Yola çıkmadan önce birkaç şey (Bandırma-Cunda turu)   2 comments

Gözüme uyku girmiyor. Gerçekten girse nasıl çıkaracağıma dair hiçbir fikrim yok. Dört dönüyorum yatakta. Bir ay olmuş turdan döneli. Bugün matını, tulumunu, çadırını, bir de sikindirik sarı deniz şortunu (onu da kızdan hacıladı ya neyse) vermek için uğradığım ibne hatırlattı. Beraber videolara falan bakıp güldük. Daha çok gülmek için Buğra’yı aradık, açmadı. Yine de gereksiz bir dert kapladı içimi. Artık eski heyecanım yok muydu, düzenli olarak yazıp çizecek, fotoğraflara bakıp seçecek; “been there, done that” hissiyatıyla değil de, seve isteye kaygılana paylaşan adam neredeydi? Dedim ya dert kapladı diye, belki derdimi paylaşmam gerekiyordu. Kalktım yataktan, pencereyi açtım. Havalandım biraz. Laptobu yatağa koydum. Kablosuz klavyeyi kucağıma çektim. Word’ü açtım. Büyüttüm de büyüttüm puntoları. Bir yanda üst üste atılmış iki ayak, diğer yanda mavi ekranlı Word 2000 sayfası üzerine düşen beyaz harfler, yatağın ucuna, fındık ve cintonik eşliğinde bakayazıyorum.

İlgi alanına yönelik içerik oluşturan blog sitesi mantığını benimsediğim için, otun bokun muhabbetini yapmak yerine salt bisiklet turlarını, spécifiquement şehirlerarası bisiklet turlarını kayıt altına aldım hep. Sanırım yine de her yazı noktasına virgülüne kendisini yazanın ruh halini ifşa ediyor bir şekilde. Kelimelerin arasında başıboş gezerken yakalayanlar oldu beni. Güzel oldu öyle, bunu hisseden 2-3 kişinin varlığını bilmek yetti. Aralarda saçmalayıp coşarak açtığım, afiyetoldu.blogspot.com ya da istanbok.tumblr.com gibi siteler de oldu. Devam etmeyeceği belli şeylerdi nitekim. Burası öyle olsun istemedim hiç. Fotoğraf makinesini çıkartmadan şahsi şahsi bisiklete binmeye, artık zaten pek sönük yaşadığım anılarımı kendime saklamaya cüret edemedim. İşte bu yüzden, bu gece gözüme uyku girmedi.

On dört ay boyunca adam akıllı bir tur yapamadım. Zaten tembel bir adam olduğum için 1-2 günlüğüne bile kaçmadım hiçbir yerlere. En son, okulun yükünü attıktan hemen sonra, ikinci gün yazısını bir türlü yazamadığım Armutlu’ya gitmiştik. O kadarla kaldı. Sonrasında staj, mezun olur olmaz girilen iş (ne kadar da ballı bir pezevenk bu) derken, zamanımı bok gibi harcamakla kalmayıp, bir de kapitalizmin kanlı emelleri doğrultusunda sattım kalan dakikaları (evet, ofiste keçi kesiyoruz).

Bir belgesel kanalında yapım sorumlusu olarak çalışıyordum. Bol bol araştırma, saatlerce uçuşlar, otel odaları, direksiyon sallamalar, fotoğraf çekme, bazen kamera kullanma, çokça amelelik, tatminkâr program metinleri yazmalarla geçiyordu zaman. Aslında ne kadar da müthiş ve bana göreydi. Ne umutlarla başlanmıştı. Sonra farkettim ki insan çok bencil bir yaratıktı, ve ben bu yaptıklarımı kendim için yapmıyordum. Hiçbir kritiğe tâbi tutulmadan, havadaki boşluğa salınıveren, insana bir şey katmak yerine, bir sürü şeyi alıp götüren bir üretim söz konusuydu. Belki de severek yapılan işler dışında hepsi böyleydi. Ben niye sevemiyordum ya da sırf bok atmak için bu role soyunuyordum? Bu, “Madem bisiklete biniyorsun, neden onunla dünya turuna çıkmadın?” gibi, varoluşsal bir sorunsal idi. Giden tüm kızlar ve yerine konmakta zorlanılanların sebebiydi. Sahiplenememek ve gereksiz derecede sahiplenenlere boyun eğmek birey bazında ve ülke çapında ciddi bir problemdi.

Kendim için yapabileceğim en iyi şey, işten izin alarak hayatıma kattığım zaman diliminde dosdoğru bisikletle tura çıkmaktı. Buğra hazırdı, Gökhan garip bir şekilde yetişecekti. Aylar olmuştu bisiklete binmeyeli. Bir gün kalktım, bisikletçileri dolaştım. Öte-beri eksik malzemeleri toparlardım. Kondüsyon yerlerde sürünüyordu. Bandırma’ya feribot bileti aldım. “Kaz dağlarına” demiştik yola çıkmadan önce, ne bir harita bastım, ne bir plan yaptım. Yollar vardı yer yüzünde (tamam abartmayalım, Balıkesir ve Çanakkale’de), her birinden, her geçişte farklı bir hikâye yaşanan. Attık kendimizi gemilere, aşmak üzere Marmara’yı. İlk gün, beş sene önce geçtiğim rotanın aynısını yapacaktık hep birlikte. Yine aynı manzaraya ve insanlara rastlayacak mıydık acaba? Aynı duyguları tadacak mıydık? İnsan zaman geçtikçe değişiyor muydu? Deniz otobüsünde yanımda oturan Çinli, Buğra mıydı?

Image

Reklamlar

Posted 27 Eylül 2013 by hammurabi in 2013

Yalova-Armutlu turu (1/2)   Leave a comment

Görsel

1. gün

21 Haziran Perşembe

Yalova – Kent Ormanı

66,58 km

Sabahın körü. Günlerden perşembe. İşsiz adam kaygısızlığı hakim. Götüm gibi bir sabah sıcağında Bostancı iskelesindeyim. Buğra’yı bekliyorum. Geliyor. Bir süre sahilden ilerleyip, Pendik’ten kalkacak olan arabalı vapura yazılıyoruz. Vapurla Yalova’ya seyirteceğiz. Oradan yola çıkıp, benim daha önce izlediğim, ama devamını getirmediğim Çınarcık-Erikli yolunu takip ederek, Delmece yaylasını aşıp, Armutlu’ya iniş yapacağız. Bok var Armutlu’da. Uzun süre sonra yokuşlu bir tur. Üstelik çadırlı bir tur. İkimizin de göt göbek kendi bağımsızlıklarını ilan etmek üzere, İmralı’dan haber bekler vaziyette. Eski Taylır Dördın günlerimizden eser yok. Bakalım kondüsyonlar ne halde.

Görsel

Bu sıcakta gerçekleştirdiğim Pendik sürüşü tipimi kaydırmaya yetti. Yalova’ya geçtik. Bir takım nevale alışverişleri yaparak Çınarcık’a doğru sürmeye başladık. Uzun ve az eğimli yokuşları olan ana yolu ıskaladık, kısa ve dik yokuşları olan baba yolda gidiyoruz. Sıcak canımıza okuyor. Çınarcık’ta mola verme kanaatindeyiz. Şehre vardığımızda iğrenç bir pazar kalabalığıyla karşılaşıyoruz. Sahile çıkacak ara sokak bulamıyoruz. Bir takım paraleller deneyip, kasabanın içinde fır döndükten sonra, sahilde bir lokantada molayı veriyoruz. Gelsin yemekler. Gitsin öğle sıcağı.

Görsel

İki saat kadar orada pinekledikten sonra pazara uğrayıp, ertesi gün mangalda cozurdatmak üzere mantar alıyoruz. Yanına biraz meyve sebze alıyoruz. Soğan var. Sucuk var. Kırmadan köy yumurtası taşınıyor. Çantamızın içinde küçük bir mutfak var zaten. On menemen gücündeyiz. Ancak bu lüks tüketim çantada ağırlık yapıyor. Oysa bizim eskiden zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yoktu! Ne ara böyle sefa pezevengi moduna girdik, bilemiyorum.

Görsel

Gelin görün ki, yemekten sonra vakit öldürme amaçlı oturmalar, hareketli pazar alışverişi ve şahsi hayvanlığım sebebiyle, Erikli yoluna çıkmadan hemen önce iki tane lahmacun yiyip, yanında ayran içiyorum. Fatal error. Üstüne bir de soda içiyorum. Buğra bakıyor. Saat dört olmuş. 21 Haziran’ın coğrafi konumuna güveniyoruz. Ona güvendiğimiz kadar götümüze güvensek, çoktan yaylaya varmıştık. Zaten hedef Erikli de değil, Delmece’ydi. İlk yokuşlardan sonra ne denli yalan olduğumuzu anladık. Ben bisikleti daha ilk kilometrelerde elime aldım. Nabız tavanlarda. Döne kıvrıla çıkıyor pek bilindik Erikli Yaylası yolu. Her çeşme başında verilen, yatık güneşli, yarı gölgeli molarlarla ağır ağır yaylaya varıyoruz.

Görsel

Nihayetinde yaylaya girdik. Sağda çeşitli fasiliteler ve devamında şelaleler, solda kalan kısımda dere kenarı kamp atılabilecek yerler var, eskiden olduğu gibi. Büfedeki insanlara geldiğimizi belirtip, herhangi bir ürcret vermeden dere kenarına çadırlarımızı sermeye gittik. Ve fakat orada karşılaşacağımız garip bir topluluk vardı.

Görsel

Görsel

Çember sakallı bir “ağbi”nin güdümünde 13-16 yaş aralığında bir grup erkek öğrenci yaz kampı yapıyorlar. Kampın içeriği zikirler, ilahiler, dualar ve namazlarla renkleniyor. Biz de bukalemun taklidi yaparak onların bu bağnaz hayat şekline dahil olup biraz sohbet ettik. Çocuklardan biriyle konuştuğumuzda bize söylediği şey “Abi hafta sonu çok insan geliyor buraya, kadınlar filan, rahat rahat namaz kılamıyoruz” oldu. Ormanı boş bulduklarından çeşitli avcılık, kovalama, organizasyon, la ilahe illallah danslarıyla gece boyu garip aktiviteler yapıyorlarmış. Ateşler yakılıyor, kafalar sallayarak transa geçtikleri sonsuz dualar ediliyormuş. Ergenlikle ve karşı cinsin tabulaştırılmasıyla ortaya çıkan muhteşem enerji ve zamanın bir şekilde harcanıp tüketilmesi gerek tabii.

Görsel

Sabaha karşı süren bayrak savaşları; ki menzili 2-3 kilometre çapında ve ana yola kadar çıkıyor, ve zafer naralarına karşı uyarılarak kamp alanımıza geri dönüyoruz. Ağır bir tarikat eğitimi söz konusu. Minibüslerle hafta içi hiçbir dişi gösterilmeden taşınan bu sabiler, hafta sonu gelmeden hamlıktan ağırlaşmış testisleriyle Fatih ilçesinin yolunu tutuyorlar. Aralarından tüysüz bir tanesini sikip sevaba mı girseydik acaba?

Görsel

Görsel

Yaylanın müthiş karanlığında, ocağımızda makarnamız ve konserve ton balığımızdan oluşan mütevazı yemeğimizi yemeğe koyuluyoruz. Baharat kabından, bulaşık teline kadar tüm ekipmanlar yanımızda. Mantarları ve doğal durable sucuklarımızı Delmece Yaylası’nda vereceğimiz öğle molasına saklayarak, çadırlarımıza yerleşiyoruz. Fonda, muhtemelen yukarıdaki yola park etmiş, bas +6 tiz -2 ayarında Kenwood müzik setiyle, sonsuz tekno çalan bir grup Yalova abazanının yarattığı gürültü eşliğinde uykuya dalacağız. Dım dım dım dım dım. Saatler geçiyor o dipten gelen tok ses kesilmiyor. La havle ve ya-lova!

Görsel

Posted 14 Eylül 2013 by hammurabi in 2012

LLN-Leuven turu   7 comments

26 Haziran Pazar

Louvain-La-Neuve – Leuven

~80km

Belçika’daki son günlerim. Üzerine ağır misyon yüklediğim bir tur çıkarmaya karar vermiş bulunmaktayım. Ucuz olsun diye toptan aldığım ulusal tren biletlerindeki boş gün satırları da tükenince, bir şekilde gitmek istediğim Leuven şehrine, nasıl bir şekilde gideceğim belli oluyor ve yalnızca bir hafta sonra ıskartaya çıkaracağım Travel Wolf isimli kadirşinas bisikletim bana hizmet ediyor. Atıl kurt!

Peki ben neden Leuven şehrini ziyaret etmek istiyorum? Açıklayayım. Şu anda içinde bulunduğum ve akademik faydalarını gördüğüm kasaba Louvain-La-Neuve. Bu Fransızca’da Yeni-Louvain demek. Fransızca’da “luven”, Flamanca’da “löğfın” diye okunduğunu da belirtmek isterim. Yani neymiş, burası diğer Felemenk kardeşinin Fransızca haliymiş. İkisi de şehir üniversitesi ile üniversite şehri arasında gidip geliyor. Okulların isimleri iki dilde de “Katolik Luven Üniversitesi” olarak geçmekte. Her şey ayan ve beyan.

Aslı Flaman kısmında bulunan ve benim de bugün gidip ziyaret edeceğim üniversitenin kökeni, taa Orta Çağ’a dayanmakta. Binalar felaket eski, Unesco’nun kanat gerdiği yerleri bile var. Hatta kıçıkırık bir değişim programıyla hak ettiği ünden bile fazlasına kavuşan rönesans düşünürü Ali Desiderius Erasmus, akademik hayatının bir kısmını bu şehirde geçirmiş. Hemen heykelini de kondurmuşlar, pek kıymet bilen Flaman kardeşlerimiz.

Bugün start aldığım yer, yani benim üniversitemin hikayesi şöyle: Özgürlükçü ’68 hareketlenmelerini fırsat bilip de, okulun Latino-Frankofon özlerini “hassiktir Van Der Sar” diyerek Valon bölgesine taşıyan cengaverler çıkagelmiş ve kırk yıl önce tam anlamıyla bostan olan bir tarlaya ilk kazmayı vurmuşlar. Diğerine alternatif bir üniversite şehri kurmak varmış kafalarında. Tamamen önceden planlanmış ve çizilmiş, büyük bir çoğunluğu yaya yolu olan (yaya yolu derken, otomobili geçtim, bisiklet sürmek bile rahatsız), yepyeni ve gıpgıcır bir kasaba inşaa etmeye koyulmuşlar. Zamanla –ve elbette plan dahilinde- yeni akademik binalar, yurtlar, evler, marketler, dükkanlar eklenmiş ve muazzam bir üniversite şehri halini almış içinde bulunduğum Louvain-La-Neuve. Leuven’den ayrılmışlar ama arada kız alıp vermeler devam etmiş tabii.

Yani bugünkü turum, iki ayrı dilde hüküm süren aynı adlı üniversitenin yer aldığı iki ayrı şehir arasında gerçekleşecek. Karışık gelmiş olabilir. Ancak çok basit bir bisikletle gideceğim. Öyle ki geçtiğimiz Nisan’da yaptığım Roubaix turundan beri frenleri daha da tutmaz, pedalları pek bir gıcırdar oldu. Bilek gücüyle sabit tuttuğum ön vitesi kolunu da bugün kırarım büyük ihtimalle. Kask, eldiven, gözlük, yedek iç lastik, pompa, far, tamir çakısı gibi şeyler taşımıyorum yanımda. Matara veya onun kafesi dahi yok. Tek aksesuarım kilit. O kadar yalın ki, en ufak sorunda taksiye atlayıp ardımda bırakabileceğim ve gözümün arkada kalmayacağı bir setup. Bu şekilde seksen kilometre sürmek de olayın sadece bisikletle alakalı olmadığının göstergesi. Tıpkı eskiden Peugeot’yla geçirdiğim demir günlerimdeki gibi. Sadece biraz heyecan eksik.

Eksik olan heyecanı yerine koymak için de evden çıkarken cüzdanımı yanıma almayı unutmam yetiyor. Gerisin geriye dönerek üç kilometrelik sabrımı taze taze harcıyorum. Yola çıkış saatim öğleyi geçiyor. Farım yok ama çok kuzeyde olduğum için hava akşam saat 10’a kadar aydınlık kalacak. Acelem de yok haliyle. Elimde basılı bir harita bulunmuyor. Sadece Google’dan baktığım ve kafama kaydettiğim bir şema var. Yanımdaki deftere de “ikinci sola gir, 200 metre düz git” diye karaladığım üç sayfa yazı mevcut. Haydi bakalım aganta!

Çizdiğim rotaya sadık bir şekilde ilerliyorum. Adamların yaptığı bisiklet yolları o kadar belirgin ki uydu haritalarından bile görünüyor oluyor. Yolun hangi tarafında kalmam gerektiği ve kavşakları nasıl kullanacağımı incelemiştim. Çünkü buralarda asıl sorun tereddütte kalıp size ait olmayan bir yere dalınca başlıyor. Arabalar acımadan selektör ve korna ile sizi o yola gireceğinize bin pişman ediyor. Çünkü zaten sizin kendi yolunuz var ve eşeklik etmenize hiç gerek yok. Tek bir istisna var; bugün günlerden pazar ve yol bisikleti dediğimiz alet yoldan gitmek için yapılmıştır, bisiklet yolundan değil.

İzlediğim yol kuzeyde kalan Leuven’a azıcık doğudan gidecek, ormandan geçecek. Dönüşte ise batıda kalan küçük kasabalardan geçerek güneye ineceğim. Dümdüz batıya gidersem de Brüksel’e çıkılabiliyor. Üzerinden geçtiğim otoban da bunun göstergesi. Genelde böyle üst geçitlerde durup arabaların altımdan geçmesini izlerim. Ancak burada bir gariplik var, BMW’ler yolun sağından gidiyor. Neden mi? Soldan Porsche’ler geçiyor da ondan! Canım Kuzey, ne kadar da zenginsin.

Yol çok radikal dönüşler yapmadan beni Leuven’e götürecekti. Valon sınırından çıkıp Flaman bölgesine girince bir orman (Meerdaalbos) karşıladı beni. Daha önce içinden araçla geçtiğim dipsiz orman yoluna girince de bende bir merak uyandı ve sola saparak daha çok kütükle haşır neşir olabileceğimi düşündüm. Bir bisiklet tabelasında da “Leuven” diye görmüştüm belli belirsiz. Tabelaya ve hemen önümden orman yoluna dalan bisikletli Flaman hatunlara güvenerek sola saptım.

Her an asıl rotaya sadık kalma kararsızlığıyla ilerliyordum. Geçtiğim her kilometreye ufak ekmek kırıntıları atıyordum. Sonra baktım ki orman ne güzel, sağa –yani kuzeye- dönerek yine bıraktığım yola, hatta daha ilerisine çıkabileceğimi düşündüm. İlerde bir harita görünce durdum. Tamamı Flamanca olduğu için bön baktım ve oradan ormanın derinlerine doğru ilerlemeye karar verdim. Ancak bu kısımda biraz çamura giriyor ve bisikleti gereğinden çok zorluyordum. Sinekler can sıkmaya başladı. Bazen solumda ağaçlardan arınmış Van Gogh tarlaları beliriyordu. Pazar gününü at binmeye ayırmış insanlara rastladım. Aynı şekilde bisiklete binenler ve yürüyüşe çıkanlar da vardı. Çok uzakta olamazdım. Bir kiliseye geldim, sonra bir gölet ve araç yolunu geride bıraktım. Daha sonra tekrar bir araç yoluyla kesiştim ve doğru yönde olmadığımı hissederek karşıdan gelen bir bisikletliye yol sordum. “Excuse me, do you speak English?”

Evet, buralarda Fransızca işlemiyordu. Sorduğum sorunun çok gereksiz olduğunu kanıtlarcasına akıcı bir İngilizce’yle cevap verdi bisikletli kadın. Düz devam edince şehre çıkacakmışım, ancak caddenin devamını bir festival için kapatmışlar, orada elime alıp yürüyebilirmişim. Haritada çizdiğim yola çıktığımı anlamam için birkaç yüz metre ilerlemem yetti. Festivalin ortasına girdim. Bu daha çok garage sale ile pazar arası bir oluşumdu. Aralarda müzik ve yemek sunan çadırlar vardı. Cadde boyunca kalabalık içinde yürüdüm. Sonra ortaçağ şehrini çepeçevre dönen geniş bulvara çıktım. Belçika’nın eski yüzlü şehirlerinde sıklıkla görülen bir hadise bu. Gar şehrin çizdiği çemberi teğet geçer ve içerisi örümcek ağını andıran aptal sokaklarla bağlanmıştır. Bu sokaklardan merkeze dik giden bir tanesini tuttum ve işte Leuven’a hoş gelmiştim.

Yanımda getirdiğim makarnaya arkadaş ton balığı, bira, krik krak gibi şeyler aldım. Gotik mimariye sahip belediye sarayının ön yüzündeki 236 heykel dik dik bana bakarken,  binanın merdivenlerine kurulup öğle yemeğimi yemeğe başladım. Üstelik burası gölgeydi ve hava da yeterince sıcaktı. Bana gölgeden başka bir ihsan etmeyen bu binanın tarihi 1439 yılına kadar dayanıyormuş. Cephesindeki nişler 1850 yılına kadar boş durmuş. Taa ki günün birinde ünlü fransız yazar Victor Hugo bu oyuklara 236 adet heykel koydurmayı önerene kadar! Heykellerden her biri belli suç ve ceza sahnelerini temsil edermiş. Aferin Victor.

Yemeğim bittikten sonra bisikleti bir ağaca bağlıyorum. Demin oturduğum yerin karşısında, çatıda, altın rengiyle gülümseyen, metalden bir başka heykel, her yarım saatte bir kilisenin çanına vuruyordu. Oldukça ilgi çekiciydi. Kilisenin kapısına doğru yaklaşınca, kapı beni fark etti ve kendiliğinden şak diye açıldı. Dışarıya doğru açılması pek güven vermese de içeriden sızan kutsal ışığa doğru hareket ediyorum. Kilisenin içinde İsa’nın kaburgalarını sayıyorum.

Şehirde ufak bir tur atıyorum. Meşhur barlar sokağına, sponsorum Erasmus’un heykeline, şehrin içinden geçen kanala, kütüphaneye, gözüme güzel görünen birkaç üniversite binasına uğruyorum. Okulun binaları dört bir yana yayılmış durumda. Hani bir okul kapısı, çiti, güvenlik gibi şeyler yok ortada. Her binanın ve fakültenin kendine ait bir fonsiyonu var. Adresi ve kapı numarası var. Şehir üniversitesinin tanımı her neyse, buraya bakılarak baştan yazılmalı.

Buradaki bisiklet kullanımının oldukça yaygın olduğunu söyleyebilirim. Zaten Belçika’da Valon ve Flaman şehirlerinin arasındaki temel farklardan biri de bu. Dizayn farklılıkları ve insanların ulaşım alışkanlıkları bu yönde bir ayrım yapmamıza fırsat veriyor. Aslında kafasına koyan adam her türlü şehir ve coğrafyada bisiklete binebilir. Ancak ulaşıma katkı anlamında düşünüldüğünde, bunun toplumsal bir refleks olması şart. Bu refleks de Flaman kardeşlerimizde fazlasıyla mevcut.

Şehri geldiğim yoldan daha farklı bir yönde terk edeceğim. Periferik bulvarı geçtikten sonra otoban bağlantısı olan bir yolda ilerliyorum. Burada bisiklet yolu yok ve yol dipsiz göründüğünden bir süre tereddüte düşüyorum. Ancak notlarımda yazdığım kavşak muhtemel bir mesafede karşıma çıkınca dönüş için doğru yolda olduğumu anlıyorum. Bu seferki yol belli bir süre kasabalar arasında gideceğinden biraz dar. Asfalt o kadar yeni ve mükemmel ki, insan bisikletinden utanıyor.

Uzun bir süre bisiklet yoluna rastlamıyorum. Arabalar arkamda sıraya giriyorlar, uygun anı kollayıp ikişer üçer geçiyorlar. Korna çalıp rahatsız etmeye meraklı değiller. Kulağımda müzikle rahat rahat ilerliyorum. Tamam, Belçika bir bisiklet ülkesi ve saygı hat safhada filan ama, başıma münferit bir olay geliyor ve sollayan bir araçtan biri sarkıp laf atıyor. “Danimarka’da bisiklete binenlere başbakan çek yazıyormuş” türünden fantezilere kapılmaya gerek yok. Her türden gerzek, her yerde karşınıza çıkabilir.

Dönüş yolum, geliştekine göre daha fazla pazar bisikletçisi ihtiva ediyor. Bunda yolun daha tenha olmasının ve iniş çıkışlı olup tempoyu zorlamasının etkisi olabilir. Solumda kalan kısımda bir %17’lik çıkış tabelası görüyorum ki, devamındaki yol duvar niyetine tırmanılır. Göbekli yol bisikletçileri geliyor karşıdan peşi sıra. Uzun süre yoldan kopmadan ilerliyorum. Kenarda süper şık evler ve ufak kırsal ofisler sıralanıyor. Katologlardan fırlamış gibi duran bu binalar bazen benim de frenlere asılmama neden olmuyor değil. Refah seviyesi göklerde. Bizimkilerin istikbâli aradığı yerde yani.

Birbirine benzer döner kavşakları da geride bırakıp, anımsadığım çevreye yaklaştığımda bir mola veriyorum. Hava aşırı derecede sıcak olduğu için fazlasıyla yorulmuş durumdayım. Sağda solda su bulmak pek kolay olmuyor. Açık yakaladığım bir benzinciden tedarik ediyorum. Tekrar Valon sınırlarına girdiğimde panoya yapıştırılmış ufak bir yazı gözüme ilişiyor, Flamanca olarak şunlar yazılı: “İncelik Flamanca konuşmaktır”. Kavga etmesenize oğlum, zaten Konya kadar ülkeniz var!

Kalan birkaç kilometrelik yokuşlu yolu da eriterek Louvain-La-Neuve’e geri dönmeyi başarıyorum. Bahsettiğim üzere bisikletin sol ön vites değiştiricisi artık sizlere ömür. Daha fazla sürmeyeceğim için pek de önemsemiyorum aslında. Bisikleti, ihtiyacı olan biri çalar umuduyla evimin karşısındaki lisenin otoparkına kilitliyorum. Tabii ki bu otoparkta da diğer hepsinde olduğu gibi bisiklet için ayrılan bir bölüm var. Belçika’da bisiklete her zaman yer var. Ancak, zoru seven insanlar için Türkiye daha eğlenceli bir ülke, özellikle İstanbul vazgeçilmez.

Sözlerime üstat Erasmus’un Deliliğe Övgü adlı eserinden uyarladığım bir alıntıyla son vereyim: “Görüyorum ki son bir söz bekliyorsunuz; eğer size burada söylediğim bütün gevezelikleri hatırladığımı sanırsanız, gerçekten pek yanılırsınız. Grekler eskiden: Belleği fazla olan davetliden nefret ederim, derlerdi; ben de size şimdi: Her şeyi hatırlayan bir okuyucudan nefret ederim, diyorum. Elveda, bisikletin yüksek ve aziz dostları; beni alkışlayınız; size sağlık ve güzel eğlenceler dilerim.”

Posted 30 Temmuz 2011 by hammurabi in 2011

Paris-Roubaix gezisi   5 comments

10 Nisan Pazar

Tournai-Mouscron

~50 km

Bu aralar Belçika’da ikâmet ettiğim için bahar klasikleri diye adlandırılan yol yarışları çok yakın çevrelerde cereyan etmekteydi. Bu yarışlardan Paris-Roubaix de en babalardan biriydi. Uzun süredir de bisikletle yaşadığım kasabadan fazla uzaklaşmamış olmanın verdiği o “dağlar üzerime geliyor” hissi mevcuttu. Gerçi etrafta dağ filan yoktu ama derdime derman olur diye bir yerlere sürme isteğimi, havanın çok güzel olacağı bu pazar gününde hayata geçirdim.

Evden uzakta olmaktan ve yaşayanan yerdeki sürenin kısıtlı olmasından kaynaklanan bir takım eksiklikler oluyor (kısaca tembellik de denebilir). Kısıtlı eşya hacmim nedeniyle kaskım yok, eldiven almadım (niye bilmiyorum), spd ayakkabılarım yok (zaten ona göre pedal da yok), gidon çantam ve kilometre sayacım da yok. Güzelim bisikletimi İstanbul’da bıraktım. Burada da acayip ucuz bir fiyata, Shimano Deore arka vitesten biraz pahalı, peki tamam söylüyorum; 75 liraya bir bisiklet edinmiştim. Birkaç ay içinde de ön vites değiştiricisini kırmıştım, ancak elimle çevirip tutarak büyük viteste gidebiliyordum. Arka fren zaten tutmuyordu. Ön fren idare ediyordu. Selesi garip bir şekilde rahattı ama jantların akordu bozuktu. Kasabada öğrencilerin düzenlediği beleş bir bisiklet tamir gününü yakaladım da biraz akord yaptırma fırsatı buldum. Her şeye rağmen bu 75 liralık bisiklet çok güzel görünüyordu, ziyadesiyle hafifti, ve en önemlisi “ayağımı yerden kesiyordu”. Hem böylesi daha heyecanlı ve sahici oluyordu (Ebay’de kaçırdığım Trek yol bisikletini  alsaydım böyle saçma sapan çıkarımlarda bulunacak mıydım acaba?).

Lafı ve kendimi daha fazla dolandırmayayım diye, adam gibi harita çalıştım yola çıkmadan önce. Kilometreyi de hesaplayamadığımdan bastıracağım haritalar ve yanıma alacağım notlar önem taşıyordu. Gidip son gece rotada değişiklik yapınca, pazar sabahı açık fotokopici bulunmadığından yolun yarısında “camiden sonra sola” türevi notlara baka baka gidecektim. Burada nedense kasabalar ve şehirler ana bir cadde üzerine kurulu olmuyorlar. Dön baba dönelim modeli, hiçbir yol düz gitmiyor. Benim de sinirimi dingildetiyor.

Tur planı ekonomik olması için şöyle gelişti: Belçika’nın güney şehri Tournai’ye trenle gidecektim, oradan Kuzey Fransa’ya pedallayarak yol kenarından yarışı izleyecek, ardından finişin gerçekleştiği Roubaix velodromuna gidecek, sonra da Mouscron adlı diğer bir Belçika şehrine geçerek, trenle evin yolunu tutacaktım. Bakalım aynı yoldan geri dönmeyi sevmeyen bünyeyi nasıl bir pazar günü bekliyordu?

Türkiye’ye gelemeyen bahara nispet edercesine şeker gibi bir havada garın yolunu tutuyorum. Direkt dört beş kilometre ötedeki aktarma istasyonuna pedallıyorum ki, bisikleti trene indirip bindirmekle uğraşmayayım. Yollar boş. Zaten bisiklet yolları da var. Civarda üstü açık klasik arabalarıyla peş peşe turlayan insanlar var. Bütün Belçikalılar bu pazar kendi hobilerini icra ediyorlar demek ki.

Gara vardıktan sonra trene atlıyorum. Tek günlük bisiklet taşıma bileti de almıştım, ama bilet kontrolörleri oralı olmuyor. Ceza yemekten iyidir diyerek bir tren daha değiştiriyorum ve toplam iki saatlik yolculuğun sonunda Tournai kasabasına varıyorum. Belirlediğim izleme noktasına varmak üzere üç saat kadar vaktim var. Geze geze çıkıyorum kasabadan. Barın birinden amcanın teki fırlayıp “Roubaix’ye mi gidiyorsun evlat?” diyor, “Evet amcacığım” diyorum. Fransa sınırına doğru yöneliyorum.  Pasaportum yanımda ama kontrol eden olmayacak. Fiziksel olarak sınır diye bir şey söz konusu değil. Tournai kasabasını Lille yolunu takip ederek geride bırakıyorum. Buralardaki tarlalarda hayvancılık yapılıyor. Tezek kokusuna karışmış Porsche egzosu: işte size Avrupa kırsalı özeti. Yolun iki kenarında da tek şeritlik bisiklet yolu var. Hayatımın en rahat sürüşlerinden birini gerçekleştirmekteyim. Derken küt diye Fransa’ya giriyorum. Burada bisiklet yolunu ana yoldan ayırmışlar, iki şerit karşılıklı gidiş ve geliş yapmışlar. Yolu sağlı sollu ağaçlandırmışlar, aferin lan Fransa!

Sınırın orada bir şey beceriyormuşçasına fotoğraf çekerken yol bisikletli bir grup beni geçiyor. Ancak on beş dakika sonra Cysoing’e dönen kavşakta yakalıyorum yavşakları. Naber lan spor giyim mağazası reyonu kılıklılar? Kendimi vaktiyle İznik gölünün orada bizim dağ bisikletli grubumuzu gömlek-atlet-kumaş pantolon kombinasyonuyla geride bırakan bisikletli dayı  gibi hissetmekteyim. Yine aynı kavşakta İngiltere’den gelmiş bir bisikletliyle sohbet ediyoruz. Sağa dönüp devam ederse Roubaix’ye doğru gideceğini, ama asıl kıyametin sol tarafta pave tabir edilen yolda kopacağını belirtiyorum kendisine. Fransızca’sı “pave”, İngilizce’si “cobble stone” olan bu kafam büyüklüğündeki taş kesmeleri bu bölgedeki (Nord Pas de Calais)  köy yollarının döşeme şekline deniyor. Bizim bildiğimiz arnavut kaldırımından farkları ise yokuş amacı gütmemeleri. Su tahliyesinin doğal oluşu. Kağnıların tekerleklerinin rahat dönüşü falan filan. Ayrıca bizim “tuğla gibi kalın kitap” tabirimiz fransızlarda “pave gibi kalın kitap” olarak geçiyor. Gereksiz bilgilerden sıyrılacak olur isek, bu yollar bölgenin kendi taşlarından yapılmakta ve Paris-Roubaix turunun efsaneleşen karakteristiğini temsil etmektedirler. Yarış boyunca düşmeler kalkmalar sıkça yaşandığı için tahmin edilemez sonuç ve sadece güçlü olmanın kazanmaya yetmemesi, kaldırım taşı şeklinde tasarlanmış birincilik ödülünün değerini artırır. O yüzden yarışı yol kenarından izlemek istediğim yer, finişten önceki yedinci pave kısım olacaktı.

Kavşak noktasından Cysoing’e dönen yol jandarma tarafından araç trafiğine kapatıldığı için son kilometrelerin keyfine diyecek yok. Biraz ilerledikten sonra da yarışı önden koşan genç klasmanı ve onların toz dumanını görerek heyecan kat sayımı artırıyorum. Yarış güzergâhına geldiğimde, geleceğin büyük bisikletçileri önümden geçiveriyorlar. Ayrıca o takım arabaları nasıl da basıyor, gözümle görmesem bu kadar hızlı gittiklerine inanmazdım. Düz yolda abartısız seksene filan çıkıyorlar, çünkü virajlara bisiklet kadar hızlı dalamıyor bu dört tekerler. Gereksiz bir gürültü de cabası.

Asıl grubun gelmesine iki saat kadar var. Yol kenarı tam bir piknik-karnaval havasında. Mangal yapan Valonlar, portatif televizyon sistemi kurmuş Flamanlar, bira içen Fransızlar mı ararsınız? İngilizce ve İspanyolca da sıklıkla telaffuz ediliyor çevremde. Atlı ve yayan polisler dolaşıyor güvenlik amacıyla. Ancak öyle ciddi bir tehdit unsuru yok. İzlemeye gelenlerin yarış bilinci hat safhada. Ben de sözde dağ bisikletimle birkaç yüz metre sürüyorum bu pave yollarda. Yüzeyleri yuvarlanan koca koca taşlarda hakimiyeti sağlamak ve ilerlemek gerçekten ayrı bir iş. Bunun bisiklete binmekle, yarışmakla falan alakası yok, tam anlamıyla işkence. Bir de hava bugün yağmurlu olsaydı, kim bilir ne eğlenirdik!

Türkiye’ye, Erdem kardeşimize telefon açarak, finişe 15,2 kilometre kala, pavenin en boktan yerinde konuşlandığımı ve elimde A4 sayfa boyutunda bir Türk bayrağı bulunduğunu bildiriyorum. Gerekli mercilere durumu bildirmesini rica ediyorum. Reklam arabaları geçiyor peşi sıra. Asıl bekleyiş başlıyor. Önce Fransız Chavanel’in düştüğü haberi geliyor. Sonra uzaktan helikopterler görünüyor. İlerdeki tarlada bir toz bulutu. Beş dakika sonra tam önümden bi’ ikili geçiyor, Van Summeren’le Tjallingi olması lazım. Motosiklet kamerasıyla Van Summeren arasına Türk bayrağını uzatıyorum. Tam geçerlerken geri çekiyorum. Hep televizyonlarda izlediğim gibi, çarpıcakmışçasına korkutan deli seyirciyim. Ancak o sırada kameralar başka bir motosiklet tarafından atağı kesilmiş olan Spartaküs’e çevrili. Akşam televizyonda kendimi görüyorum ama geçmiş ola. O anın heyacanıyla artık bağırıyor muyum, deliriyor muyum, çığlık mı atıyorum farkında değilim. Bayrağı havaya filan da tutuyorum helikopterler  görüntüsünü alır diye, ama nafile. Şöyle beş metrekarelik Valon bayrağı gibi olsaydı, çubuğuyla sallayıp dalgalandırsaydık keşke.

Onbeş dakikalık geçit merasiminden sonra toz içinde kalıyorum. Elim ayağım titriyor heyecandan. Herifler bu yolda nasıl oluyor da o hızda gidiyorlar? Sarsıntıyı önlemek için uçmaya karar vermişler sanırım. Takım arabalarından artık takada tukada sesler gelmeye başlamış. Makinenin dayanamadığı şeye insan vücudu direniyor. Vay be, klişe sıçıyorum! Geride kalanları izleyip alkışlama idealistliğine kapılmadan toparlanıp Roubaix’ye doğru basıyorum. İlk hedef  Roubaix belediyesi spor merkezi, yani velodrom.

Yolun devamı için elimde harita yok. Yol notları ve görsel google maps hafızam var. Nitekim bu bileşim meyvesini veriyor ve sorunsuzca velodromu bulabiliyorum. Lider çoktan geçmiş bitirmiş. Belçika’lı Van Summeren kazanmış. Bir Belçika rezidanı olarak gurur duyabilirim. Bir süre geride kalanların finişi geçmelerini seyrediyorum. Sonra o meşhur, eski şampiyonların adlarının soyunma kabinlerine plakalarla çakıldığı, yarışın bittiğini beton gerçekliğiyle bisikletçilere anlatan duşların olduğu tarafa gidiyorum. Takım otobüslerinde hummalı bir temizlik çalışması sürüyor.

Benim gibi bireysel olarak orada bulunan bir sürü insan var. “Kimse nereye gidiyorsun kardeşim?” demiyor. Açıkta bir bisikletçi görünce imza ve fotoğraf için koşuşturuyor millet. İlk önce yarışın galibi Johan Van Summeren’i görüyorum! Kendisine gösterilen ilgi yoğun. Ben de bir fotoğrafını çekiyorum. Sonra bir koşuşturma daha oluyor. Herkesin ağzında tek bir isim dönüyor. Bugün ikinci gelen Cancellara! Spartaküs’ü canlı göreceğiz demektir. Ben de takılıyorum milletin peşine. Trek Leopard takım otobüsünün önündeyiz, Fabien çıkıyor meydana. Mekaniklerle bi’şey konuşuyor tırın arkasında. Millet kümeleniyor. Kadınlar aralarında “Hmm yakışıklı çocukmuş” diye geyik yapıyorlar. Gülüşmeler oluyor. Dönüp otobüsüne yöneldiğinde herkes “Hop Fabien” diye sesleniyor. Ben de sesleniyorum. Dünya gözüyle göreyim derken fotoğraf çekmeyi de beceremiyorum tabii.

Bu güzel organizasyonu geride bırakarak Roubaix şehir merkezine doğru ilerliyorum. Artık kaçırmamam gereken bir 20:24 son trenim var. Bu kısımlarda bisiklet yolu olmamasına rağmen hiçbir sorun yaşamadan, sıkışıklık veya korna sesi ile karşılaşmadan Roubaix’ye varıyorum. Pita Bodrum adlı Türk dönercide hızlı bir atıştırmadan sonra Mouscron, yani Belçika’a sınırına devam ediyorum. Roubaix ve etrafı, endüstri devriminden kalma ama şimdilerde önemini yitirmiş olan koca koca fabrikaları ve onların arazilerini çevreye kazandırma telaşı içinde. Ayrıca burası göçmenleriyle sürtüşme içindeki Fransa’nın sonu olduğundan, birçoğunun yığıldığı bir sınır bölgesi olarak göze çarpıyor. Ancak İstanbul Fikirtepe’de karşılaşabileceğiniz türden tipler ve gereksiz hızlara çıkan modifiye spor arabaları buralarda görmek mümkün. Geliş yolundaki nezih Avrupa’nın dönüş yolundaki dandik yüzü. Bu sefer sınırı geçerken tabela bile yok. Bir dört yol ağzında değişiveriyor memleketin ismi. Belçika’ya girdiğimi bira tabelalarından anlıyorum.

Hesaplarımı uzun süredir çok kilometreli bisiklet turu yapmadığımdan bol tutmuştum ama sondan bir saat önceki trene yetişebildiğimi fark ediyorum. Bugün yarışı yerinde izlemeye gelen herkes gibi güneşten ensem, yüzüm ve kollarım kızarmış vaziyette. Ter, tuz ve toz birbirine karışmış, derimin üzerinde parlamakta. Elli kilometrelik tura bunca güzel olayın sığdırılabilmesinin getirdiği tatlı yorgunlukla, raylar üzerinde evin yolunu tutuyorum.

Posted 18 Nisan 2011 by hammurabi in 2011

İstanbul-Altınoluk turu (8/8)   2 comments

8. gün

1 Eylül Çarşamba

Altınoluk-Akçay-Altınoluk

32,94 km

Aslında tur bitti, ama uzatmaları oynatıyorum. Bu konuda rahatım; hakem de, futbolcu da, top da benim. Tek sorun var, yakında saha kapatma cezası gelebilir. Her neyse… Bir zafer bayramını da Altınoluk’ta kutladıktan sonra sonbahara giriş yapıyoruz. Ama ne giriş! Takvimlerin Eylül 1’i gösterdiği sabah bardaktan boşanan bulutlar kapkara yağmurlar yağdırıyor. Denizle gök bir oluyor. Gündüz ise gece.

Bunca tasviri haksız çıkartacak derecede güzel bir güneş açtıktan sonra, öğleye kadar her yer kuruyor yine. Bize de, benim İstanbul’a geri döneceğim gecenin gündüzünde, ufak bir sahil turu atma fırsatı doğuyor. İstikâmet Tahtakuşlar köyü, sonrasında Akçay. Özgür’ün lastiklere havayı bastığımız gibi çıkıyoruz yola. Tertemiz bir gök mavi, gıcır gıcır zemin. Ağırlıklardan kurtulmuş haldeyim, kuş misali gidiyoruz.

Tahtakuşlar’daki müzeyi ziyaret edip, Akçay’a iniyoruz. Merkezde vakit geçirip güneşi batırdığımız  ve dönüşte de zifiri karanlığa kaldığımız için, kendini neredeyse kamp ışığı olarak kabullenmiş aydınlatma cihazlarına ne olduklarını ve kime hizmet ettiklerini hatırlatıyorum.

Evet, hakem uzatmaların bittiğini belirten düdüğü çalıyor. Gece oluyor. Özgür beni bisikletle otogara bırakıyor (bkz.hoşçakal kardeşim). Bagajda jant tellerinin stres mukavemetinin denendiği sekiz saatlik bir yolculuk yapılıyor. Zannedersem dördüncü kez aynı amaçla (eve dönme amacı), nüfus-eğitim-işlevsellik oranı dünyanın en boktan sekizinci ilçesi Dudullu’ya varılıyor, sabahki rush saatlerinde. Yine şehrin hengamesinden “kendini sahile atma” çabaları. Döner viyadükler, batçık kaldırımlar, yüksek yollar. Sahilden sonra geriye kalan yolu bisikletin kendisi de gidebiliyor zaten.

Saha kapatma cezası demiştik… Tur bittikten iki hafta sonra bisikletten ne kadar süre ayrı kalacağımın meçhul olduğu yerlere gidiyorum. O çok sevdiğim eylül ayını Marmara’da geçiremiyorum. Hop, iki ay sonra yeni bisikletimin üzerindeyim, ama lastikler başka bir ülkenin topraklarına temas ediyor. Topraktan evvel kar ve buza temas ettiği de oluyor ama artık olur o kadar! Şimdilik sezonu kapatıyoruz efendim. Bizi takip etmeye devam ediniz, ettiriniz. Vatana ve millete, ihtiyaç dahilinde olmasa da, bir hayrımız dokunuyorsa; ne mutlu.

Posted 22 Mart 2011 by hammurabi in 2010

İstanbul-Altınoluk turu (7/8)   4 comments

7. gün

29 Ağustos Pazar

Tavaklı iskelesi – Altınoluk

87,34 km

Bizim memlekette… (Hayır, bu başlangıç olmadı.) Memleketimizde… (Bu da olmadı; böyle başlayan yazıların sonu iyi gelmez ve de böyle başlayan yazılar, yazarına uğursuzluk getirir.) Bizde… (Bırak bizi yahu, sen başka laf bilmez misin? Yaz şunu doğruca, ne yazacaksan…) Türkiye’de… (Bre arkadaş, yazıya yumuşak gir, yumuşacık.) Bir yolculuk anımı yazacaktım, bir türlü giremedim yazıya.

Bir zamanlar… (Ha şöylece. Sen bu yazarlığı öğreneceksin ömrün elverirse.) Evet bir zamanlar bir kuzenimin bisikletle İstanbul’dan çıkıp, Ankara yolunda ilerlerken Bolu’ya kadar vardığını işitmiştim bizimkilerden. Ölçeği çok büyük bir şeydi bu benim için. O zamanlar “sitenin dışında” bisiklet sürmezdim. Yıllar sonra altta kalan bu anıyı hatırladığımda, böyle bir olayın gerçek olup olmadığı bile meçhuldü. Ama ben kalkıp kendim deneyecek kadar büyümüştüm.

Bu hatıraları taşıyan kafamı kaldırıp uyandım. Son gün. Çadırı, eşyaları topladık ve koyulduk yola. Kahvaltısız ve yalın olarak gerçekleştirdik bu işi. Önümüze gelen ilk köye tekme atacağı… pardon, ilk köyde çay-simit yapacağız. Zeytin ağaçlarının çevrelediği yolları geride bıraktıktan sonra garip kaya oluşumları ve aralarından kaynakların fışkırdığı Tuzla’ya geliyoruz. Sabahın bu saatinde bütün köy ayakta. Etraf renault toros ve traktör kaynıyor. On altıncı kilometredeyiz, yola çıktığımızdan beri bir saat yirmi dakika olmuş, çay 30 kuruş, rüzgar ters.

Gülpınar’a doğru devam ediyoruz. Apollon Smintheus tapınağını ziyaret ediyoruz. Buralarda bayağı yokuş var. Tapınağa inmek çıkmak o sıcakta yoruyor. Gülpınar’ın içinde de bir hayli uzun sürüyor rampalar. Babakale’ye sapmadan Behram ile Ayvacık tabelalarını takip ediyoruz. Bir süre sonra da Çanakkale’nin en güney batı ucuna vararak yüzümüzü doğuya çeviriyoruz. Buralarda sert rüzgarla birlikte çetin bir tırmanış başlıyor. Öyle azımsanacak cinsten değil. 300-350 metre kadar yükseldiğimizi düşünüyorum. Bir süre sonra çevredeki bitki örtüsü (zaten zeytin ağacından başka bi’ bok yok) de ortadan kayboluyor. Adeta bir Mont Ventoux etabı. Tek fark tırmanışın sonlarında kule yerine benzinci olması. O benzincinin de “Referandum’da hayır mı diyeceksin? Neden hayır diyorsun peki?” şeklinde sorularla tecelli etmesi. Yorgun bünyeyi dingildetmesi.

Yokuşta basıp basıp gittiğim için Ozan 5-10 dakika sonra geliyor yanıma. Her turda olduğu gibi burada da dersimi almamış, insan gibi tırmanmamıştım. Öğle molamızdan sonra düz yolda yaşayacağım tempo sıçışları, bana bir kez daha enerjimi toplam mesafeye eşit miktarda yaymam gerektiğini hatırlattı durdu. Tepelerdeki yollardan, köylerden devam ettik. Yol hep inişli ve çıkışlıydı. Assos’a kadar da öyle devam etti nitekim. O benzinciden sonra daha sık mola verebilecek yerler vardı. Sokakağzı denilen hoş tatil koyunun yol ayrımını da bu kısımda geride bıraktık.

Assos’a vardığımızda artık saat bir buçuk. Güneş alnımızda parlıyor. Limana inme fikrinden vaz geçiyoruz. Ayvacık yolunu tutmayı bırakıp, Kadırga koyuna salıveriyoruz kendimizi. Kalabalık ve gürültülü sahilleri özleyeniniz var mı? Aslında yok, ama karın doyurmak açısından iyi. Oturuyoruz arkatarı çadırdan mütevellit tatil köyü olan tente restorana. Bir bira söylüyorum yemeğin üstüne. Radyoda Chris Rea beni soruyor, “where have you been, where are going to?” diyerek. Buradayım abi, birazdan denize gireceğim. Evet, bu sıcakta bir de yemekten sonra denize girmemiz elzem. Ciğer denilen organın nefes alma fonksiyonlarını yeterli veririmlilikle yerine getiremediğine şahit olmam için iki kulaç yetiyor. Derman kalmamış lan! İyisi mi sudan çıkıp, kuruda bildiğimiz en iyi işi yapalım, bisiklete geri dönelim.

İki saatlik tembel molasının ardından tekrar yoldayız. Koydan biraz yükselerek çıkıyoruz ama ondan sonra yolun devamında ciddi bir tırmanış olmuyor. Yol genellikle dar, trafik var ama sürücülerin hepsi tatil modunda olduğu için acele yok, sıkıştıran görülmüyor. Karşılıklı gelen araçlar bizi görünce durup birbirlerine yol vermek zorunda kalıyor. Bu yol üstünde inanılmaz sayıda pansiyon, kamping, sahil ve türevi şeyler var. Ekolojik kamp filan var. Yolun bitimi Çanakkale-Edremit güzergâhına çıkmamız demek oluyor. Sonrasında ise hemen Küçükkuyu’dayız. Burada hala çoğul konuşuyorum ama o demin bahsettiğim, sabahtan tüketilen enerji kırıntıları yüzünden, ancak yarım saat sonra yakalıyorum Ozan’ı. Ama o benim gibi yalnız kalmamış, yanında amerikalı bir bisikletli var.

Çalışmayan bir benzin istasyonunun çatısı altında birbirleriyle sohbet eden bisikletçiler düşünün. Zaten başka kim öyle bir yerde tanışırdı ki. “İstasyon kapalıymış, market yokmuş” olumsuz önermesiyle karşılaşmış Ozan da Arthur’la. Arthur amerikalı ama, böyle “şu anda bir macera (adventure) içerisindeyim” diye sayıklayarak yaptığı şeyin bokunu çıkaranlardan değil, gayet samimi. “Bisikleti iki hafta önce Çanakkale’den aldım ama döküldü” diyor. Cüzi bir fiyata bütün ayarları kaçmış bir bisiklet alıp, tamir ede ede buralara kadar gelmiş. Sırt çantasını iç lastikle tutturmuş arkaya. “Sıkıldım, fazla zamanım kalmadı, bu gece İzmir’e varmak istiyorum” diyor. Bizle karşılaşmasaydı bisikleti biraz daha erken bırakırdı heralde. Hep beraber Küçükkuyu merkeze gidiyoruz. Bu arada saat akşam 6 olmuş ve sıcaklık, merkezdeki tabela beni yamultmuyorsa, 33 derece. Oha.

Küçükkuyu’dan birkaç kilometre daha Altınoluk yönüne ilerliyoruz. Arthur için yolun sonu. Otostop çekerek İzmir’e devam edecek. Sırt çantasını bisikletten ayırmaya koyuluyor. Hemen ötemizde kafasını dizlerine gömerek oturan, ben diyeyim depresyon, siz deyin sıcaktan uyuklama halinde bir genç var. Bizden henüz haberi yok. Hatta Arthur’un ona bisiklet hediye edeceğinden hiç haberi yok. “He doesn’t know yet, but today is his lucky day” diyor. Gülüyoruz. Kısa maceramızın iyi dilekleriyle ayrılıyoruz yanından. Son kilometrelerimi pedallıyorum artık.

Mıhlı çayını aştığımızda Balıkesir il sınırını geçmiş oluyoruz. Altınoluk’tayı. Hedefe varıldı! Ozan bir 15 kilometre daha devam ederek, ilerde kamp atacak. Ertesi gün de körfezi dönerek İzmir’e doğru yol alacak. Ben ise Özgür’den aldığım tarife göre Ahmet Taner Kışlalı stadyumuna gitmek üzere ana yoldan ayrılıyorum. Altınolukspor’un maçı varmış, hiç kaçar mı?

“Duysun cümle alem
Bu büyük sevdayı.
Altınoluk’um için
Yıkarız dünyayı.”

Posted 21 Mart 2011 by hammurabi in 2010

İstanbul-Altınoluk turu (6/8)   Leave a comment

6. gün

28 Ağustos Cumartesi

Çanakkale – Tavaklı İskelesi

78,82 km

Erken bir saatte uyanarak Ozan’ı iskelede karşılamaya gidiyorum. Sonra arkadaşın evine dönerek son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Ozan’ın internet üzerinden ulaştığı Çanakkaleli bir bisikletçi arkadaşıyla buluşmak için tekrar meydana iniyoruz. Kamil bize bugün yolun yarısından da fazla bir mesafe boyunca eşlik edecek. Özellikle Çanakkale çıkışımız onunla birlikteyken rahat bir yoldan ve eğlenceli geçecek. Yarım saat çay ve tanışma faslından sonra saat sekiz civarında pedallara basıyoruz.

Çanakkale’ye vardığım günde de bazı bisikletseverlerin dikkatini çekmiş, bira içerken “Bugün yüklü bisikletle gelen sizdiniz değil mi?” türünden sorulara maruz kalmıştım. Şehir küçük, bisiklete ilgi de çok olunca böyle hoş manzaralar ortaya çıkabiliyor. Kamil de bu bölgede fazlaca pedallamış ve performansı her ne kadar “bayadır binmiyorum abi” modunda olsa da iyiydi. Zaten ben Çanakkale’ye gelene kadar geçen ilk beş gün kendimi parçaladığım için artık bu bedenden hayır gelmeyeceğini biliyorum, kıyaslamalarımı bu doğrultuda yaptığım ayrıntısını atlamayalım.

Kepez ve Güzelyalı civarlarını alternatif yoldan sohbet ede ede geçip, ufak bir mola veriyoruz. Sonra tekrar Çanakkale-İzmir ana yoluna çıkarak İntepe’yi tırmanmaya başlıyoruz. Zaten öyle abartı bir tırmanma söz konusu değil. Ancak hemen tırmanışın başlarında fotoğraf çekmek için yine o her zamanki yersiz ve ritim bozan duraklamalarımdan birini gerçekleştirirken, otomobil ve koca koca kamyonların motor gürültülerinin sakladığı, ince miyavlamalar duyuyorum. Evet! Yol kenarından, çalılıkların arasından miyavlamalar geliyor. Miyavlama da denmez, miyuvlama. Yavru kedimiz tek başına kocaman açılmış mavi gözleriyle bana bakıyor. Çevreye şöyle bir göz gezdirdiğimde ona analık edecek başka felis catus’a rastlamıyorum ve ufak çapta bir kurtarma operasyonu yapmaya karar vererek, miyuvlayan arkadaşı gidon çantamın içine atıyorum; kafası dışarıda, bana bakıyor, ben yola.

Ön maşanın sabit oluşundan nasibini alan kedicik, ufak beyin sarsıntıları geçiriyor. Bir süre sonra ilerde Kamil’i yakalayarak kedi için ne yapabileceğimizi konuşuyoruz ve ilk gördüğümüz, lokantası olan ve insanların gelip geçeceği bir tesise bırakmaya karar veriyoruz. Çok geçmeden de uygun bir yer bulup salıyoruz kediciği. Yine aynı gözler, yine aynı miyuvlar ama artık anayoldan bir fersah daha uzakta, muhtemel beslemelere açık bir şekilde hayatına devam edeceğini umarak devam ediyoruz. Biz kedi derdine düşmüşken Ozan uçtu gitti çünkü!

Ozan’ı bayağı ilerde yakalıyoruz ve yol devam ediyor. Bir ara yolun sağ tarafına kurulu manavdan elma alıyorum kendime, ama o tarafta  ilgilenen kimse olmadığı için, kendim poşetleyip, yolun karşısına geçip ücretini ödeyip, oradaki adamlarla da geyiğe giriyorum. Tabii ana konumuz “Neeeey İstanbul’dan mı geldin??” olarak. Saat on buçuk gibi, kırkıncı kilometrede, ana yoldan ayrılacağımız noktaya geliyoruz. Sağa dönüş yapacağız ve tabelalarda Bozcaada, Geyikli ve Mahmudiye yazmakta. Ayrıma yakın bir benzinlikte su takviyesi ve bir takım serinleyici önlemler alıyoruz. Yine ve yine sıcak olduğunu söylememe artık gerek yok sanırım.

İşte şimdi de harita hünerlerimizi sergileyeceğimiz ana geldik. Bu GPS’sizlik başa bela, ancak Türkiye yollarında sorun olmuyor, çünkü gerçek demokrasilerde çarelerin tükenmeyeceğini biliyoruz. Ayrıca “bütün yollar Roma’ya çıkar” deyimi kapı gibi aklımızın bir köşesinde. Parçalı bulutlu haritaları birleştirerek gidilecek en kestirme yolun Pınarbaşı, Bozalan, Mecidiye, Geyikli olduğunu belirliyoruz. Hani Mahmudiye’nin içinden geçip, Bozköy üzerinden de gidebilirdik yani. Sıkıntı olmasın sonra…

Bir tarafta termik santral manzarası, bir tarafta deniz üzerinden Bozcaada manzarası derken, asfaltın sakız gibi olmasına neden olan sıcaklardan ve düz yollardan geçerek, Bozcaada feribotlarının kalkmadığı, bir güneydeki iskelenin sahilinde buluyoruz kendimizi. Bu aralıktaki yolda benim en çok sinirimi bozan iki şey termik santralin tozlu görüntüsü ve camları tamamen kapalı lacivert Tuareg cip oluyor. Güneşten derimiz gerilmiş; üzerinde ter damlacıkları belirmiş, sıcak rüzgar dudaklarımı kurutuyor. Dinlendiğim noktada klimalı cip bana bakıyor, ben ona bakıyorum. O bana bakıyor, ben de ona bakıyorum. Demir yığını canım (yazar burada kendine bile inanmıyor).

Bozcaada’ya nazır fotoğraflarımızı çektikten sonra, öğle molamızı veriyoruz. 61 kilometre olmuş yola çıkalı, Assos’a daha 70 kilometre var. Arada bir yerde duracağız elbet, ama nerede? Yolun devamıyla ilgili kalacak yer araştırması yapmamıştık ama bu güzel batı sahillerinde geceleyecek bir yer bulunacaktı elbet. Bir saat kadar süren moladan sonra Kamil’le yollarımız ayrılıyor. Ona da bugünlük minimum 120 kilometre bir antrenman yaptırmış olduk. Bir sonraki keşisen yolda görüşmek üzere!

Yirmi dakika ilerlemiyoruz ki, yolumuzun üzerinde Dalyan köyüne yakın antik şehir Alexandria Troas’a varıyoruz. Türkçe meali Troya İskenderiye’si. Yağmalamalar ve depremlerle talan olmuş bu antik liman kentinin sağlam kalan tek arkını ve birkaç taş yığınını görmekle yetinerek, sıcaklara daha fazla şans tanımadan yola devam ediyoruz. Behramkale tabelalarını takip ederek ilerliyoruz. Yolda gördüğümüz bir başka tabelanın yönündeki Kestanbol kaplıcalarına sapmıyoruz. Aksi halde tam anlamıyla bir haşlanma gerçekleşebilir çünkü. Şu dakikada hamam, banyo ya da kür olmaz; olsa olsa deniz olur. Hem Altınoluk yolunun iki güne bölünmesi, hem de Ozan’ın dün gece İstanbul’dan otobüsle gelmiş olmasının getirebileceği muhtemel yorgunluk ile ağır ve bol mola vererek gidiyoruz.

Bir hayrat molasından hemen sonra (U2 sponsorluğunda gerçekleşti), yemyeşil çimenleriyle bizi adeta tekrar dinlenmeye davet eden kafeye dalıyoruz. Böyle de laçka olunmaz ki ama, tur mu yapıyoruz, Vedat Milor mu kasıyoruz belli değil. Artık saatler üç buçuğu gösterdiğinden hafif bir sıcaklık insafı söz konusu. “Oh her tarafı da sulamışlar burada ne güzel” şeklinde dolaşırken birbirine geçmiş üç tane tüy yığınıyla karşılaşıyoruz. Bugün yavru havyanlardan yana şansım açık. Ağaçlardan birinin gölgesinde uyuklayan şapşal köpek yavruları bunlar da. Daha fazla dayanamayarak kurcalıyorum onları ve uykularından oluyorlar. O sırada beri yandan, neredeyse yere değen memeleriyle, anneleri geliyor. Bana iki tane sağlam havlayıp, kovalayacakmış gibi korkutup, beni kaçırdıktan sonra, yavrularının yanına kuruluyor. Ben de kolamı yudumluyorum ötede. Saygılar.

Bu molayı da bitirip, belki on beş dakika bile sürmeden tekrar çıkarıyoruz spd’leri. Sabahın sağlam temposu yetti de arttı. Hazır iki günlük yolu yarılamış, düzgün bir tesis ve güzel bir sahil bulmuşken, burada geceleyelim diyoruz ve saat dört sularında, plaj havlusunu serip denize girmek üzere, günü noktalıyoruz. Normalde bungalow ve ağaç evlerle hizmet veren Agora Meyhanesi’ne, çadırcı kisvesi altında giriyoruz. Duşumuz, tuvaletimiz var. Denize atlıyorum hemen. Bütün kiri pası alsın diye. Abuk güneş yanıklarına da bir yararı dokunur belki. Yok, o iğrenç izlerin geçmesi biraz zaman alacak. Bisikletle tatil yapmanın “tek” olumsuz tarafı.

Vardığımız yerin adı Tavaklı İskelesi. Tenha ve yayılmış bir yer. Sahilinin manzarası çok güzel, çünkü batıya bakıyor. Güneş bir şeftali gibi akıp gidiyor önümüzden. Biz de portatif ocaklarımızda makarna haşlamaya geçiyoruz. En rahat çadır kamplarımdan birini yapıyorum. Burasının tamamı kamping olsa tadından yenmezdi tabii. Görünüşe göre yarın Altınoluk, benim için turun son günü olacak. Ozan da üç gün daha devam ederek İzmir’e gidecek. Tabii son gün geliyor diye sürprizlere kapalıyız denemez, daha yeteri kadar yabancı turcuyla karşılaşmadık mesela. Hatta, Altınoluk’ta emekli gibi oturup bisikleti bir köşeye koyacağımızı sanıyorsanız, çok büyük yanılgılar içerisindesinizdir.

Posted 13 Mart 2011 by hammurabi in 2010