Sakarya-Bolu turu (2/5)   Leave a comment

2. gün

24 Temmuz Salı

Taraklı-Göynük

29,39 km

Sabah yeteri kadar erken kalkmaya çalışıp, “güneş yükselmesin, sıcaklar canımıza okumasın” endişesiyle hızla toparlansak da yola koyulma saatimiz 8:00’i buluyor. İlk benzincide su ikmâli yaptıktan sonra diğer sabahların da ritüeli olacak huysuzluklarımızı sergiliyoruz birbirimize. İlk saatlerin verdiği “gidilmesi gereken yol” hissi, sanırım bizi bu gerginliğe iten. Tabii bir de günün devamındaki gecenin hangi koşullarda geçirileceğinin bilinmez oluşu da pay sahibi bunda.

Bugünün yolu kısa. Eğimi az. Elimizdeki bu bilgiler bizi rahatlatıyor. Çünkü bir önceki gün çok yorucu geçti ve aldığımız uyku yetersiz gibiydi. Güzel ve düz bir yoldan paşa paşa ilerliyoruz. Derken Bolu il sınırını geçiyoruz. Artık 41’li, 54’lü plakaların yanına bir de 14 eklendi. Her ne kadar geçtiğimiz yolda araç trafiği fazla olmasa da benim ilk dikkat ettiğim şey plakalar oluyor.

Yolun üçte birlik kısmını geride bıraktığımızda, sabah yediğimiz çeyrek ballı ekmeğin yeterisizliği baş gösteriyor. Yolun kenarında düzenli ağaçların arasından ince bir yol bizi Göynük’e bağlı olan bir un fabrikasının eşiğine getiriyor. Orada molamızı verip, aynı kahvaltımızı tekrarlıyoruz. Hep selam verip geçen kamyonların ve traktörlerin aksine bu sefer genç bir Bolulu Özcan geliyor yanımıza. Biz kahvaltı ederken Erdem onunla biraz sohbet ediyor. Bizimle bayağı ilgileniyor Özcan ve gün içinde Göynük’te olacağını, eğer orada karşılaşacak olursak bizi gezdirebileceğini söylüyor. Tanıştığımıza memnun bir şekilde ayrılıyoruz oradan.

Yolda bir ara il sınırı civarında bisikletlerden inmiş fotoğraf çekerken, ayı kamyoncular, yarışarak yanımızdan geçiyor. Rüzgarları bile yol kenarında durmakta olan bizi gayet tehlikeye atıyor. O ayılar geçerken biz de yolda olmadığımız için seviniyoruz ama yine de yolun geri kalanı için bir tedirginlik yaratmıyor değil bu durum.

Güneş yavaş yavaş etkisini gösterip, bu sefer karşıdan yükselip tepemize gelmeden, bizi Göynük’e çıkaracak olan yokuşun başına geliyoruz. Yol tabelası 7 km çıkış olduğunu gösteriyor. Gücümüz yerinde. Su takviyemizi de henüz yapmış olduğumuzdan çok zorlamıyor bu yol bizi. Zaten Göynük de bu yokuşun ortalarında bizi karşılıyor. Akşemsettin’in diyârı güzel Göynük! Hoşgeldiniz tabelasının önünde Erdem’in gelmesini beklerken yanımdan, zannedersem belediyeye ait bir araç geçiyor ve içindekilerden biri camdan “Hoşgeldiniz” diye sesleniyor. Hoşbulduk efendim!

Göynük’e giriyoruz. Dünkü pansiyon deneyimi iyi geçtiğinden yine çadır mevzusuna soğuk bakmaktayız. Karşımıza çıkan ilk taksi durağı bize Caferler Konağı’nda kalmamızı öneriyor. Adam başı 20 ytl’ye anlaşıyoruz bu sefer. Odalarımızı gösteriyor ismini sonradan öğreneceğimiz Harun. O, hem yolun karşısındaki lokantada çalışıyor, hem de konakta mobil resepsiyonist olarak görev alıyor. Talep az olduğu için, iş gücünü bölmüşler heralde!

Odamıza girip duş alıyoruz. İnanılmaz bir yorgunluk var üstümüzde. Ama saat daha erken, uyumamalıyız. En azından şimdilik siesta vakti değil. Öğlen saatlerinde odadan yayan olarak çıkıp, Göynük’te ufak bir tur atmaya karar veriyoruz. İlk etapta konağın sahibinin lokantasına gidiyoruz. Orada sahip bizi karşılıyor, birer çay ısmarlıyor. Laf lafı açıyor ve Erdem’in okulunda okuyan ortak bir tanıdık akraba çıkıyor. Hatta lafta kalmıyor durum. Sahip Amca açıyor telefonu “Bak kızım kim var yanımda” diyerek Erdem’e veriyor telefonu. Hikayenin gerisine ben karışmıyorum! Sahip Amca’nın yanından ayrılıp, ufak gezimize başlıyoruz. Akşemsettin parkının önünden geçerken Özcan’la karşılaşıyoruz. Evet dünya küçük, Göynük de miniminnacık.

Özcan ile anonim arkadaşı bizi Göynük’teki zafer kulesine çıkarıyorlar. Burası cumhuriyetin kuruluşunun şerefine yaptırılmış ahşap bir kule. Göynük’e tamamen hakim bir noktada. Her iki yandaki vadinin ortasında bir çıkıntı. Tüm kasaba ayaklarınızın altında. Eğitim durumlarımızdan, yaşadığımız ilden, hayat koşullarından ve kent-köy kıyaslamalarından konuşarak yavaş yavaş iniyoruz kulenin bulunduğu tepeden aşağı. Tabii daha çok Erdem konuşuyor. Ben de fotoğraf çekmekle, etrafa bön bakmakla meşgulüm.

Artık Göynük’lü dostlarımıza karnımızı doyuracağımız uygun bir yer sormanın vakti geliyor. Bizi bir lokantaya götürüyorlar. Biz yemek yerken bekleyebileceklerini belirtiyorlar ama estağfirullah arkadaşlar! Siz gidin, gerisini biz hallederiz. Teşekkür ederek ayrılıyoruz Özcan ve arkadaşından. Lokantamız standart, lezzetli ve ucuz. Adam başı 6 milyona tandır, pilav, ayran, salata ve çay yenip içiliyor. Yemeklerden sonra çay içmeye pek bi’ alıştık. Burada zaten olayı çözmüşler. Çatalı elimizden düşürdüğümüz anda pat diye bir bardak çay bitiveriyor masada.

Göynük’ün çoğunu gezdikten sonra, hamam ve caminin yakınlarındaki Akşemsettin parkındaki çardakların birinde oturup gazoz içiyoruz. Tarihi hamamı da merak edip dalıyoruz. Hani gezip bakarız fotoğraf çekeriz diye ama nafile. İnanılmaz sıcak, yani şu salak genelleme cümlesini kurmama gerek yok heralde; terliyoruz.

Ben, gündüz uyumama taraftarıyım ancak “siesta” diye bağırıyor göz kapaklarımız. Mecbur, gidiyoruz odaya, 2 saate yakın zıbarıyoruz. Bunun adı uyku olamaz. Sıcak, yorgunluk ve sürekli yeni şeyler görmenin bünyede yarattığı “refresh” edelim duygusu herhalde. Saat 7’ye kadar dinlendikten sonra tekrar çıkıp yemeğimizi, bu kez benzer bir menüyle, konağın sahibinin lokantasında yiyoruz. Ancak fiyat biraz daha tuzlu, 8 milyona geliyor adam başı. Harun bizi yemekten sonra iki gündür yokluğu nedeniyle işkence çektiğimiz bir bisiklet ayağı bulabileceğimiz nalbura götürüyor. Ama nafile. Uygun bir ürün yok, zaten yoldayız, şimdi mekanik işlerle uğraşmanın zamanı değil.

Belboy Harun, gece birkaç arkadaşıyla konakta eğleneceklerini ve eğer buyurursak çok mutlu olacaklarını söylüyor. Biz de ertesi gün yine kargalarla bok yarışına gireceğimiz için pek sıcak bakmıyoruz bu davete. Ertesi sabah için suyumuzu ve ekmeğimizi temin ediyoruz. Erken kalkan yol alır hesabı. Aynı gün içinde bir bakkala iki kez girip toplamda 4,5 litre su almamız da komik durumlardan biri oluyor. Ayrıca gün içinde anonsları yapılan mevliti de akşam, caminin avlu duvarından canlı canlı dinliyoruz.

Gece ve gündüz nispeten serin olan güzel ahşap yapı içinde uyumak üzereyken, Harun’un bahsettiği eğlencenin sesleri gelmeye başlıyor kulağımıza. Ancak bunlar genç sesinden çok demlenmiş adam hırıltısına benziyor. Zaten çok yorgunuz. Uyuyoruz.

Göynük, Taraklı’dan bir kademe daha canlı, yine kendine özgü ve dingin bir kasaba. Misafirperverlik ve hoşgörü yine standartların üzerinde. Deresiyle ve yamaçlara kurulmuş evleriyle güzelliğine diyecek söz bırakmıyor. Ertesi gün Mudurnu’ya gideceğiz. Önümüzde 1080 metrelik bir geçit var ve de uzunca bir yol. Taraklı ve Göynük’ün güzelliklerini geride bırakacağımız için üzülüyoruz. Açıkçası Mudurnu’dan olağanüstü bir güzellik beklemiyorum. Ama yolculuk devam ediyor…

Reklamlar

Posted 25 Haziran 2010 by hammurabi in 2007

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s