Sakarya-Bolu turu (3/5)   Leave a comment

3. gün

25 Temmuz Çarşamba

Göynük-Mudurnu

54,18 km

Sabah yine çok erken saatlerde uyandık. Ancak yola koyuluşumuz 7:30’u buldu. Ayrıca konağın içine salonda bir köşeye bıraktığımız bisikletlerimizi kurcalanmış bulunca bir hayli sinirimiz bozuldu. Aklımıza fikrimize hakim olarak yola çıktık. Göynük 650 metrelerde ve yol üzerinde çıkacağımız Hacıayaz geçidi ise 1080 metre. Yolun ilk kısmında bu geçidi aşmamız gerekiyor.

Dünkü cillop ve geniş Ankara yolunu ve devamındaki tırmanışı bırakıp farklı bir güzergâha geçiyoruz. Yani Ankara yolundan ayrılıp Mudurnu-Bolu yoluna giriyoruz. Göynük’ten çıktıktan sonra, yeşillik, bahçeler ve köyler içinden geçen yolda başımıza köpekler musallat oluyor. Bir iki ciddi kovalama atlatıyoruz. Sinirlerimiz ve nabızlarımız bozuluyor. Geçtiğimiz her köyümsü yere “ileride köpek var mı?” diye soruyoruz, çünkü sürüşü gerçekten çok sıkıcı bir hale getiriyor bu dallama hayvanlar. İyi niyetli ya da değil, oyun ya da savunma amaçlı üzerimize atılıyorlar. Bir de öbek öbek takıldıkları için sıkıcı bir durum yaratıyor bu.

Köyleri geride bırakıp geçidin asıl tırmanışına başlıyoruz. Çıkışın ortalarında ayı (hayvan olan) çıkması tahminen zor bir yerde, yine ikinci kahvaltılarımızı ballı ekmek şeklinde gerçekleştiriyoruz. Yol ferah, saat erken, döne kıvrıla, orman içinde tatlı tatlı tırmanmaktayız. O da ne? Hacıayaz geçidi! Bu kadar mıydı?

Geçidin hemen yanında daha önce bize yol rotasında tavsiye edilen Sünnet Gölü tabelasını görüyoruz. Gidip gelmemiz mümkün, ama iniş-çıkış oranlarını bilmediğimizden ve Mudurnu’ya öğle güneşinden önce ulaşmak istediğimizden, buraya gitmekten vazgeçiyoruz. İyi ki de vazgeçmişiz. Mudurnu’ya girişimiz bir felaket olacaktı çünkü.

Geçitten sonraki iniş muhteşem geçiyor. Sağ yanımızda bir dere ve orman, solumuzda kayalık dağlar… Mükemmel bir doğada hızla ilerliyoruz. Yol o kadar keyifli ki durup kamerayı çıkartmaya bile üşeniyor insan. Bir de bu insan ben olunca…

İniş yavaş yavaş bitiyor. Yine köy evleri, bahçeler, ufak marketler beliriyor yolun kenarında. Bu yolu bitirip Sakarya-Bolu yoluna geçiyoruz. Tabelaları görüp gideceğiniz yöne dönmek inanılmaz zevkli. Otomobille giderken tadamayacağınız farklı bir duygu oluyor bu da.

Mudurnu’ya 15 km kala yol üzerinde bir grup yabancı öğrenciyle karşılaşıyoruz. Amerika’dan gelmişler. Başlarında türk bir profesör var. Onlar yaz okullarında kalkıp buraya gelmişler. Biz de kıçımızı kaldırıp tatil yapmaya gelmişiz. İlginç bir rastlantı. Ben yolun biraz aşağısındaki, suyu daha soğuk akan çeşmeden su doldurmaya gidiyorum. Erdem de bizi görüp ekibine mola veren profesörle konuşuyor. Karpuzlarını kesip bizimle paylaşıyorlar. Ancak hava inanılmaz ısınmış durumda. Bizim acele etmemiz lazım. Prof bize 20 km ötede konakladıklarını ve ağırlayabileceklerini söylüyor ama biz planımıza sadık kalarak yolumuza devam ediyoruz.

Sekizdi, yediydi derken, kilometreler geçmek bilmiyor. Acayip uzun iniş çıkışlar ve geniş, güneşe açık bir yol seriliyor önümüze. Geldik geleceğiz ama yok. Diğer kasabalar gibi “şu tepenin ardındayım” demiyor Mudurnu. Son yol ayrımından önce şans eseri bulduğumuz bir gölgelikte son kez nabzımızı toparlayıp, kan şekerimizi düzeltiyoruz. Çokoprensler çok işe yarıyor!

Sonunda Mudurnu’ya vardık. Süper bir sıcak eşliğinde, bu sefer öncekilerden daha farklı bakan insanların bulunduğu kasabaya giriyoruz. Girişte meşhur Mudurnu’nun tavuk heykeli karşılıyor bizi. Yine şans eseri, yol üzerinde benim dikkatimi çeken bir konak tabelasıyla, süpermarket önünde konaklanacak yer sorduğumuz gencin gösterdiği yer örtüşüyor. Aslında yol üstündeki Prof’un bize önerdiği, İlçe Orman Müdürlüğü’nde çadır kurmaktı ilk niyetimiz. Ancak konağı görünce beğeniyoruz, yine İstanbul çocuğu ayaklarına yatıp, 25 milyonu adam başı bayılarak, mis gibi yatağımıza kavuşuyoruz.

Hacı Abdullahlar Konağı’nın sahibi (tanışmadık ama büyük ihtimalle) Osman Uslupat’la ilginç bir diyalog geçiyor aramızda. Biz yola çıktığımızdan beri seçim muhabbetlerine uzak durmaya çalışıyoruz. Malum, karşımıza her çıkan o iki kişiden biri olabilir. Konağın sahibi bizim yol planımızı öğrenince “Ha oylarınızı kullanıp geldiniz yani, memnun musunuz bari?” diyince bir süre apışıyoruz. Erdem de “Demek halkın istediği oldu işte” şeklinde üç beş ucu açık bir cevap veriyor. Sonra sahibin “Biz hâlâ şoktayız” demesi üzerine biz de gülerek gayet iyi anladığımızı belirtiyoruz. Desteklediğimiz görüşün oyları bu denli düşük olunca, insan kendisini gizli cemiyet ajanı gibi “her yerde söylenmez” moduna sokuyor her nedense?

Konakta odamıza yerleşip duşumuzu alıyoruz. Bu kez siestamızın hakkını vereceğiz. Zaten ister istemez uyuyor insan. Gezinin en uzun yolunu geride bıraktık bugün. Yani şimdilik öyle sanıyoruz. Konakta tost ve ayran olayından sonra Mudurnu’yu gezmeye başlıyoruz. Geçtiğimiz diğer yerler gibi derli toplu olmasa da, gezdikçe güzeliğinin farkına vardıran bir yer Mudurnu. Osmanlı mimarisindeki evleri burada da bulmak mümkün. Daha önce Göynük’ten ufak hediyelik eşyasını aldığımız bu güzel evlerin bir benzerlerinin içinde kalıyor olmak ise ayrı bir keyif oluyor bizim için.

Akşamüstü turumuzu ilk olarak Mudurnu’nun saat kulesine doğru gerçekleştiriyoruz. Yolda giderken Erdem’in ısrarla fotoğrafını çekmek istediği evin önündeyken, evin sahibi hanım teyzemiz çıkageliyor. “Çok mu beğendiniz evimizi?” diyor. İzin isteyip fotoğrafını çektikten sonra, İstanbul’dan bisikletlerle geldiğimizi anlatıyoruz. Tam ayrılırken içeri, evi gezmeye davet ediyor bizi teyzemiz. Giriyoruz. Dışarıdan gayet eski görünen bu evin içi normal betonarme bir evin dekorasyonunu aratmıyor. Ahşap zemin zaten çok hoş bir özellik. Ayrıca evin mutfağının eviyesinin de dolaplı olması şaşırtıyor bizleri.

Tabii ki Mudurnulu misafirperver teyzemiz bizi şaşırtarak öncelikle “ikindi kahvaltısı” teklifinde bulunuyor. Henüz karnımızı doyurmuş olduğumuzdan kibarlıkla bu teklifi geri çevirip, bir bardak suyun yeterli olacağını söylüyoruz. Bu, gerçekten çok şaşırtıcıydı ve her iki taraf için de tanışık olmamanın üstesinden iyi niyetle gelinebileceğinin küçük bir örneği olmuştu.

Teyzemizin yaklaşık yüz yıllık tarihi evinden ayrılıp saat kulesine çıkıyoruz. Oradan aşağı okula, ve büyük ihtimalle adı Armutçular Konağı olan güzel ahşap yapıya iniyoruz. Devamında Yıldırım Bayezid Camii ve aynı adı taşıması gereken hamamı da görüyoruz. Mudurnu gözümüze güzel görünmeye başlıyor iyice. Ertesi gün için kahvaltılık ve yemeklik bir şeyler almak için süpermarkete uğruyoruz. Konağa döndüğümüzde yemek saati gelmiş oluyor.

Yemek için yine ucuz opsiyonları değerlendirmeyi düşünürken, konağın ahçısı olduğunu düşündüğümüz abi, bize yöreye özgü bir cevizli mantı öneriyor. Çorba, salata, bir sürahi dolusu su (çok su tüketiyoruz) ve bu üstü kavrulmuş cevizli ilginç mantıyı afiyetle yiyoruz. İnanılmaz bir lezzet ve miktarının az görünmesine rağmen yemek masasına mıhlayan bir yoğunlukta bu mantı. İstanbul’a döndükten sonra yaptığım ufak araştırmayla, adını ve tarifini öğreniyorum. Tadı hâlâ damağımda…

Kaşık Sapı

Bu tarif, 1991 yılında yapılan Mudurnu Yemek yarışmasında, 3. olan Mürüvvet Öztürk’e âit.

Malzeme:

Yarım kilo un
1 adet yumurta
Tuz
1 su bardağı su
100 gr. Keş (Yağsız sütten yapılan peynir ya da kurutulmuş yağsız yoğurt.)
1 yemek kaşığı tereyağı
1 fincan sıvı yağ

Hazırlanışı:

Unu, yumurtayı, tuzu ve suyu bir kaba boca edin. Katı bir hamur yoğurun. Ve, bu hamuru yarım saat kadar, bir kenarda bekletin. Sonra, bu hamuru üç parçaya bölün. Bu üç parçayı, ayrı ayrı açıp kare kare kesin.
Kesilen karelerin karşılıklı köşelerini birleştirip uçlarını fiyonk şeklinde bitiştirin. Sonra, derin bir tencerede kaynattığınız suda haşlayın. Pişince, soğuk suya atın. Fazla bekletmeden, soğuk sudan alın ve kesme makarnayı süzün.
Düz ama yayvan bir kapta, bir kat makarna, bir kat rendelenmiş keş, ve dövülmüş ceviz karışımı olmak üzere, birkaç kat hâlinde yemeğinizi hazırlayın.
Beri yanda, küçük bir tavada sıvı yağ ve tereyağını eritin. İyice kızdırın. İçine, ceviziçi ve rendelenmiş keş koyun. İyice kavurun. Ve, evde kotarılmış lezzetli makarnanın üzerine dökün.

Afiyet olsun!

Yarınki yol kafamızda belirli. Mudurnu’dan sonra devamlı bir çıkış olacak. Tabelalar 23 kilometre gösteriyor Abant Gölü’ne kadar. Ancak tırmanış 1300 metrelere kadar gidiyor. Abant 1200 metrelerde. Yani tuluma girecek kadar serin olacak gibi görünüyor. Abant daha çok turizme açık olduğu için yumuşak başlı hallerimizden biraz arınmak durumundayız. Yüz kilometreyi aşkın bir yol boyunca taşıdığımız matlar, tulumlar ve çadır, artık yarın gün ışığına çıkacak.

Reklamlar

Posted 25 Haziran 2010 by hammurabi in 2007

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s