Bandırma-Ayvalık turu (2/5)   1 comment

2. gün

9 Eylül Salı

Gönen-İvrindi

82,17 km

Tek başına bir odada kurduğun saate uyanmak. Kendini ikna ederek kaldırmak. Sabahın köründe pek bir şey yemeğe alışık olmadığın halde pide-şokella-bal ile mideye zorla bir günaydın demek. Ardından, bu sefer gerçek bir macera başlangıcının verdiği hafif heyecanla eşyaları toparlamak. Odadan çıkmak.

Saat 8’e doğru pansiyonun bahçesinde belirdiğimde, Ali Bey de uyanmış, beni geçirmeye gelmişti. Çantalarımı bağlayıp bisikleti yola, pansiyonun önüne çıkardık. Bir sabah önce, evimin önünde yaşanan uğurlamaya eş değer bir endişe hakimdi Ali Bey’in yüzünde. Teşekkür ederek ayrıldım yanından. O mükemmel sabah serinliğinde, Gönen kasabası boyunca sürdüm bisikletimi. Cumhuriyet meydanından Balya istikâmetine dönüş yaptım. Hava kapalıydı. Ancak meteoroloji bilimine olan saygımdan ötürü, 5 gün boyunca yağış olmadığını öğrenmiş, yanıma yağmurluk almamıştım. Tahmin ettikleri gibi de olacaktı.

Gönen’in güneyinde set gibi uzanan tepeler bugün aşılması gereken ilk kısımdı. Tek tük köyler ve ev bahçelerinin içindeki kuçuların yanından seyirttim. Tırmanış yavaştan başladığında geride kalan Gönen manzarasının üzerine hafif bir bulut serilmişti. Yokuş giderek dikleşmeye başladı. Öyle ki, bir ara ilk vitesin de para etmediği dakikalarda, yürümeye başladım. Yoldaki trafik çoğunlukla ilçeler arası servis ve kamyonlardan oluşuyordu. Beş dakikada bir araç geçiyordu. Hepsine selam veriyordum. Kornalar, el sallamaları, selektörlerle cevap alıyordum. Aşmakta olduğum yokuş itibariyle biraz acınası bakışlar söz konusu idi.

Bir süre sonra (yani yeterince yükseldiğimde) yol üzerinde kar direkleri boy göstermeye başladı. Hayli yeşil bir yoldan ilerliyordum. Ancak her taraf tepelerle çevrili olduğu için yolun önüme sere serpe serildiği manzaraları pek az gördüm. Rüzgar bugün de arkadan esiyordu. Acayip tırmanış son bulduktan sonra bunu fark etmiştim. Haritadaki kıvrım beni bir süre poyraza karşı yöneltse de tekrar güney batı yönüne doğru pedallamaya başlayınca rahatladım.

Sabahki serin bulutlar dağıldıktan sonra güneş etkisini göstermeye başladı. Eylül güneşi diyip geçmemek gerekiyordu. Yakıcı bir hali vardı. Ama bu mevsimin bisiklet sürmek için ideal olduğu bir gerçek. Artık yılın bu dilimini bir saplantı haline getireceğim sanırım.

Bir önceki günün ana konusu köpek tehlikesine değinecek olursak… Tırmandıktan sonra geçtiğim yaylaları pis pis kesiyordum. Ancak bir numara çıkmadı. Bir ara yolun karşı şeridinden tasmalı bi’ arkadaş tam gaz koştura koştura gelip geçti, o kadar. Aslında tek başıma olmasam hiç sallamayacağım bir konu. Sürüleştiklerinde tehlikeli olabilecekleri gerçeği biraz germiş beni.

Danişment köyünü geride bırakırken yaptığım sabah kahvaltısı ve yol üzerinde yediğim yarım paket çizi ve kuru üzümün ektisinin geçmekte olduğu fark edildi. Bu köyde şimdiye kadar bisiklete binerken çevreden duyulan şeylerden (tipe bak / uzaylı / bisiklete mi bilinir / hello / işin mi yok? / kafandakini s.keyim vs.) en mantıklısını işitmiş oluyordum. “Samet bak, abi bisikletle tur yapıyor”. Evet Samet! Annen haklı.

Köy meydanından uzaylı gibi geçtikten iki dakika sonra, oturup yanımdaki ton balığını yeme fikriyle geri dönmeyi düşünüyorum. Derken bir tabelayla karşılaşıyorum. Alabalık. Oh yes. Bir ritüel. Güzel bir molayı hak etmiş durumdayız. 35 km ve tırmanışları geride bıraktık.

Taşlı topraklı yoldan alabalık piknik yerine gidiyorum. Orada iki tane kuçu çoban karşılıyor beni. Başta biraz gürültü ediyorlar. Onlar geleceğin bisikletçisavar hayvanları olacaklar ne de olsa. Sonra gidip biraz sevince, mayışıp, köy rutinlerine geri dönüyorlar. Bahçemizde karı koca iki Danişmentli, bir de alabalık sorumlumuz var. Gayet cana yakın insanlar. Hemen muhabbete başlıyoruz. Sigara ikram ediyor bir tanesi. Sportif adam ayaklarında reddediyorum. Alabalıkçı beni havuza çıkarıyor. “Bir tane mi istiyorsun?” sorusu üzerine “Kaç tane yemeliyim acaba?” sorunsalı zühur ediyor. Kepçe daldırılıyor havuzun içine. Az sonra kızaracak balıklardan biri takılıyor ağımıza. “Nasıl iyi mi?” “Gayet Nemo!”

Balık mutfakta feleğini şaşıradursun, ben Danişmentli karı kocayla konuşmaya başlıyorum. Ancak her nedense yolumun Bergama’ya değil, Ayvalık’a doğru olduğunu anlatıyorum. Arada sırada böyle taktiksel hatalar, farklı feedbackler sunmuyor değil. Örneğin hiç uygulamaya geçirmeyeceğim güzel bir Edremit yolu tarifi alıyorum. Haritaları açıyorum tekrar, gösteriyorum. Biraz iletişim sıkıntısı çekiyorum aslında. Yoğun bir Ege şivesi hakim ortamda. Ardından balık geliyor. Salata, ekmek, su ve turşu da yanında. Yumuluyorum bir güzel. Taze balık parçalamak pek bi’ keyifli. Salata ve ekmek yolun geri kalanı için çok işe yarayacak. Böyle zamanlarda bulduğum her şeyi son damlasına kadar tüketmem gerekiyor. Ekmekten kalan son dilimin parçası, salata tabağında biriken bir zeytinyağı damlası bile bir pedal daha fazla yakıt yerine geçecekmiş gibi bir his oluyor içimde.

Masadan kalkmak üzereyim. “Başka bişi ister misin?” sorusuna yanıt verirken, garç diye kramp giriyor sağ bacağıma. “Ögh hayır” diyip salıncak koltuğa uzanıveriyorum. Kazma gibi oturup balıkla meşgul olmaktan, kendi uzuvlarımı ihmal etmişim. Normalde olmaması gereken bir hadise. Kalsiyum ve potasyumu kuru üzümden alıyoruz ya… Biraz fazla robotik ve nümerik önlemler aldığımın farkındayım. Şanssızlık faktörünü ekarte etmek içindir tüm bu çabalar. Gezimizin doğallığına biraz sıçıyoruz haliyle.

Yeterince dinlenip, neskafemi höpürdettikten sonra, kuçulara son bir selam edip ayrılıyorum Danişment alabalık piknik yerinden. Önümde 20 km var. En azından şu an için öyle sanmaktayım. Devam ediyorum. Yolun manzarası çok enteresan değil. İnişi var, çıkışı var. Balya’ya yaklaşırken fransız işletmelerin zamanından kalma bir evin önünden geçiyorum. Geçen yüzyılın başında bu bölgeden yabancı ortaklı bir işletme ile hayli yüklü maden çıkarıldığı biliniyor. Hatta altın çıkarıldığına dair söylentiler bile var. Gönen’deki pansiyon sahibi Ali Bey, açık kömür madenine rastlayabileceğimi söylemişti. Ancak bu yerler ana yoldan 5-10 km kadar içerde olduğundan pek görme fırsatım yok. Bir an önce Balya’ya ulaşma niyetindeyim.

Kasabaya giriş hayvani bir rampayla gerçekleşiyor. Saat öğlen iki suları. Taksi durağındakiler öğretmen evinde kalabileceğimi belirtiyor. Oraya yazılıyorum. Yalnız daha dün ilköğretim yılı yeni açıldı. Bütün öğretmenler mobilize halde. Tabii ki yer yok. Üzgünüm diyor pek sevimli resepsiyonist kızımız.

Hasiktir yahu. Taksi durağındakiler İvrindi’ye devam etmemi, orada otel bulabileceğimi söylüyorlar. İvrindi’ye 26 km daha var. Ben 54 km gelmişim Gönen’den beri. 720 metre de irtifa kazanmışım yol boyu. Daha önce bir günde aldığım en uzun yol 70 km bile değil. Yeni bir rekor denemesi geliyor. Hem de bagajlı!

Taksi durağında bir süre mola veriyorum. Söylediklerine göre bir süre yol inşaatı ve çıkış var, ardından gelen yol iniş ve kolay. Yine de taksi durağının telefonunu alıyorum. Olur da geberirsem veya vazgeçersem bir şekilde paçayı kurtarmamız gerekebilir. Gün gün bastığım haritalardan birini tükettim. Diğerini çıkarıp, gidon çantasının önüne yerleştiriyorum. Evet efendim, takvimin önüne geçiyoruz. Evdeki hesap çarşıya uymuyor, ya da ben biraz abartıyorum, hepsi bu.

Yol toprak olduğu için tırmanış biraz yoruyor. Sonrasında tepelerden bir maden inşaatı (ya da direk maden) manzarası görünüyor. Bir süre daha gittikten sonra yemyeşil bir yola giriyorum. Bir ara popomu dinlendirmek için seleden kalktığım sırada, yanımda bir araç yavaşlıyor. 34 plakalı 2.0 tdi passat. “Birader n’apıyosun yahu?” şeklinde, menşei İstanbul bir soruyla karşılaşıyorum. İstifimi bozmadan, gayet optimist bir şekilde, insan sevgim dorukta; “İvrindi’ye gidiyorum, sağolun” cevabını patlatıyorum. 40 yıl bisiklete binsem böyle cevap vermem heralde. “Deli galiba” bakışlarıyla uzuyor passat.

Ha babam, de babam giderken, Akbaş köyünün kahvesinde bir mola veriyorum. Çok iyi amcalar var. “Evladım seni merak eden yok mu?” diye bile soruluyor. Ramazan olmasa çay da ısmarlayacaklar. Yolumun açık olması temennisiyle ayrılıyorum. İstanbul’da endişe eden stabillere gidiyor birden aklım. Yani babama ve onun gibi tepki vereceklere.

Gide gide, Balıkesir-Edremit yoluna çıkıyorum. Artık trafik var. İvrindi ayrımına az kaldı. Bir süre batı yönünde ilerleyip, tekrar güneye, Bergama yoluna sapıcam. Saptıktan hemen sonra da İvrindi kasabası görünecek. Şimdi, tatilcilerin geçtiği bu Edremit yolu üzerinde, İvrindi’li köylülerin kavun standları var. Başka meyveler de var. Birkaçını geride bırakıp, sulu bir şeyler bulurum ümidiyle, dayanamayarak dalıyorum bir tanesine. Şükrü Dayı’yla tanışmamız da burada gerçekleşiyor.

İvrindi’nin Soğanbükü köyünde yaşayan Şükrü Bozbey, eşiyle beraber tarlalarından çıkan ürünleri yol kenarında satmakta. Diğer İvrindili köylüler gibi. Her sene kendisine uğrayan, kavununa hasta olan, daimi müşterileri var. Bana da bir kavun ikram ediyor. Normalde sevmem. Ama bu bal gibi. Şükrü Dayı kavunu dilimlerken, İvrindi’deki panayırdan bahsediyor. İnternette araştırırken yakaladığım bir bilgiydi bu. Ama aynı güne denk geleceğimi bilmiyordum. “Herkes oradadır şimdi. Kasaba boştur, bütün gençler oradadır. Çingeneler de vardır, malına falan dikkat et.” Aslında benim derdim, Balya’da söylenen, İvrindi’de otel bulabilme vaadi. 80 kilometreyi bulacak İvrindi’ye ulaşmam. Bugün kazandığım irtifa 1000 metreyi geçti. Kişisel rekorlardan rekor beğeniyorum. Aşırı yorgunum. Çadır kuracak halim yok. Tabii bunlar içimden geçirdiklerim. Şükrü Dayı, mükemmel bir “saat dörtbuçuk” güneşinin altında. Domatesleri, hıyarları ve kavunları arasında renk cümbüşünde. Ona belki otuz yıldan sonra gri görünen bu görüntü, bende sapıtma etkisi yaratmakta. Kavun faslından sonra çıkarıyorum makineyi, tam olarak istediğim kare olmasa da, yakın bir şey çekiyorum eşi yanındayken. Adreslerini alıyorum. Bastırıp posta olarak atacağım. Evet, çok romantiğim.

Beklenen yol ayrımından dönüyorum. Az sonra İvrindi’ye varıyorum. Yine hedefim taksi durağı. İşte günün Balya kazığı! İvrindi’de değil otel, pansiyon bile yok! Belediye’ye gitmemi tavsiye ediyorlar. Gidiyorum. Böyle, böyle. İstanbul’dan geldik, yolcuyuz, geceyi burada geçireceğiz. Memur Abi benden dertli. Bir telefon trafiği başlatıyor. Panayır dolayısıyla Savcı Bey’i ağırlıyorlarmış. Misafirhaneleri doluymuş. Karakola, oradan da panayıra yönlendiriyorlar. Panayıra iniyorum. Evet, ilk defa bir kasaba panayırına denk geliyoruz. Çok kalabalık, çok gürültü. Bir yandan tekno, bir yandan türko. Mal satan çevre köylüler, yemek yenecek çadırlar, lunaparkımsı eğlence alanları. Aslında böyle bir kasaba için hayli canlı bir organizasyon. Benim içinse yorucu.

Panayırdaki polis noktasına yazılıyorum. Altı yedi kadar memur, sorumlu bir zabıta, tek katlı, içi boş bir kulübe/oda önünde oturuyorlar. İçeride bir masa, bir sandalye, bir de telefon var. Ne yaparım ne ederim diye konuşuyoruz. Bazı polisler İstanbul’da görev yapmış. Onlarla geyik halindeyim. Heralde buralarda bir yerde çadır kuracağız. Çok yorgunum, gürültü beni gebertiyor. Bir an önce matı atıp serilmek derdindeyim. Zabıta Halil hemen “açsındır sen” diye beni bir çadıra sokuyor. Bisiklet, polis noktasında park halinde. Çantamı falan da oraya bıraktım. Gayet yalın bir halde, bilmediğim bir yerde, tanımadığım biri tarafından ısmarlanan yemeği yiyorum. Survival niteliğinde bir yemek bu. Demek ki midededi alabalık dayanamadı bunca yola.

Yemekten sonra dönüyorum polis noktasına. Zabıta Halil bir görünüp bir kayboluyor. Bir ara müdürüne benim durumumu anlatıyor sanırım. Ben o adama da durumu anlatıp konaklayabileceğim yer soruyorum. Bir sonuç alamıyorum. Ardından bir polis memuruyla panayır içinde yürüyüşe çıkıyoruz. Çadır kurabileceğim yer bakıyoruz. O, gece karanlık olmasın derdinde, ben gürültü olmaması taraftarıyım. Aslında bir yer daha varmış, yukarda, kasabanın içindeki sabit pazarda, depomsu bir yerden bahsediyorlar. Ya da itfaye mi? Herneyse, geri dönüyoruz. Yine polis noktasında boş boş oturuyorum. Yarım saat kadar sürüyor bu kısım. Bütün umutlar tükenmiş durumda. Bir polis “o zabıta halletmedi mi senin işini hâlâ?” diye sinir yapıyor hatta. Sonra yine geliyor zabıta. Boş odaya geçiyoruz. Bir kağıt tutuşturuyor elime. Üzerinde bir numara. “Misafirhaneyi açtırdım. Bu adama git, hemen oradadır zaten.” Oley! Hatta şappi!

Belediyede yaşanan telefon trafiği sırasında orada gördüğüm Kader Bey’le, misafirhane önünde karşılaşıyoruz. “Gel gel, şuraya koyarsın bisiketi, ben suyu açıyorum…” Meğerse üstlerinden izin alamadıkları için bir şey diyememişler başta. Acayip müteşekkir durumdayım. Baştan ilgilenilmemeyi göze almıştım, ya da aldığımı sanmıştım. Ama öyle misafirperver davranıyorlar ki, yardım edememek üzüyor sanki onları. Bu da bende “nasıl daha alttan alabilirim?” ezikliği yaratıyor. Çok güzel, yepyeni yatakları olan bir misafirhaneleri varmış. Üç oda var, ikisi kısmen mobilyalı, dört tane de ranza var toplamda. Kendisinden yemek yenecek en uygun lokantayı da öğrendikten sonra, Kader Bey ayrılıyor. Ben de biraz dinlenme moduna geçiyorum.

İnce bir hareket yaptığımı düşünerekten, sabah beni pansiyonundan uğurlayan Ali Denizli’ye telefon açıyorum. O da teşekkür ediyor, dünkü konuğunun tek parça olmasından memnun bir halde. Ardından bir telefon geliyor. Arayan İbrahim Toprak. Bergama ile ilgili yaptığım araştırmada ulaştığım isim. Birkaç günlük mailleşmelerden sonra, son etabımın verilerini maille atmıştı. Turu çok ciddiye almıştı ve destek vermişti. Yalnız çıkma konusunda çekincemi gidermemi sağlayanlardan biri de İbrahim Bey olmuştu aslında.

Takvimin önünde gittiğimi belirtiyorum kendisine. Bergama’da tanıdık pansiyonlarda yer olmadığını, ama yine de bir yer ayarladığını söylüyor. Ben de yarın büyük ihtimalle bir 80 kilometre daha patlatıp Bergama’ya ulaşmış olacağımı söylüyorum. Bergama’ya vardığımda kendisi orada olmayacakmış. Bergamalı berber Nurullah’ın telefonunu veriyor. Ertesi günümüz garantilenmiş durumda. Sağolunuz İbrahim Bey…

Biraz dinlendikten sonra havayı karartıyorum. Çıkıp bir çorba içiyorum. Bir şişe de kola alıp, not defterimle birlikte bir banka oturuyorum İvrindi’nin meydanında. Hani, gün yeterince uzun geçmiş, bir sürü olay yaşanmış falan… Ne güzel di mi? Ama dur, daha bitmedi. Şaka gibi ama gerçek, iki tane bisikletli, yanlarında yayan bir polis memuruyla meydana giriş yapıyorlar. Belediyeye gidiyorlar doğrudan. “Ulan n’oluyor?” diyip yanlarında bitiyorum. O sırada etraflarını saran veletlerden tek farkım İvrindili olmamam. “Where are you from?”

“Switzerland.” Çüş. Geo İsviçre’den beri yoldaymış. Arkadaşı Michael ona İstanbul’da katılmış. Bugün, geçen sabah benim kullandığım Bandırma feribotuyla gelip, iki günde geçtiğim tüm yolları tek günde aşıp, İvrindi’de beni yakalamışlar. Hatta İvrindi’yi şehir zanneden Balyalılar tarafından pompalanan, “otel vardır” ümidiyle gelmişler buraya. Yarın da Bergama üzerinden Çandarlı’ya doğru yol alacaklarmış. Tesadüfün böylesi. Çay ikram ediliyor, benden daha newcomer arkadaşlara. Ben onlarla geyik halindeyim. Veletler soruyor; “öğretmen misin abi?” diye. “Hayır, ama yarın uluslararası tur deneyimi yaşayacağım!” Belediyedekiler yine canla başla “nasıl yardımcı olsak?” diye uğraşıyorlar. Kader Bey’yi arıyorum. “Dur hemen geliyorum” diyor. Misafirhane onlara da açılmış olacak. Formalite icabı kimliklerimizin fotokopisini çekiyorlar bu sefer. Misafirhanede bisiklet koyacak başka yer yok, belediye binasındaki odaya bırakıyoruz aletleri. Sabah sekize doğru odanın açılacağını söylüyorlar. Bagajlarını alıyor uluslararası turcularımız, misafirhaneye gidiyoruz.

Ortamdan gayet memnunlar. “Wow, yeni yatak!” ünlemiyle yerleşiyorlar yan odaya. Sonra Geo’yla ayaküstü haritalı bir geyiğe giriyoruz. Kendisi yirmi gündür İstanbul’da geziyormuş. Antalya’da bir arkadaşlarının düğününe gideceklermiş. Sonra Michael’in kız arkadaşıyla buluşup, onla beraber üç kişi, Denizli üzerinden kuzeye dönüp Bergama’yı tekrar geçip, Edremit, Çanakkale yönüne pedallayacaklarmış. Takdir ettim. Ben ise kıçıkırık yaz tatilimi ekstrem bir şekilde geçirdiğimi sanıyordum.

Geo yol güzergâhı konusunda danışacak adam aramış İstanbul’da. Herkes aynı adamı önerip durmuş. “Anadolu yakasındaydı, böyle uzun saçlı falan” diyince, Yeşil Bisiklet, Gürsel Akay olduğunu anlıyorum. Tabii ismi hatırında yok. Benim de şans eseri yanımda, bir gazetenin pazar ekinden kesip aldığım, Akay ailesi röportajı var. “Yeah that guy!”

Saat on bir civarında. Ben zaten yorgunum. “Yemek yemeğe çıkıyoruz, gelir misin?” diyorlar. İyi, gidelim. Akşam çorba içtiğim pideci hala açık. Ramazan olduğu için geç saatte yemek sıkıntısı da yok. Onlar bir şeyler yerken, ben de bir soda içiyorum. Sonra, doğal olarak, turkish food geyiğine giriyoruz. Bir sürü şey tatmışlar. Onlar tarif ediyor ne yediklerini. Ben de telaffuz ediyorum. Hurma favorileri arasında. “Sweeet!”

Ertesi sabah 7:30 için saat ayarlıyoruz. Yarın aynı yolun yolcusuyuz. Onlar için sıradan, benim için transeurope bir gün olacak. “Birlikte çıkmamıza gerek yok” diyor Geo. “Sen mola verirsin biz sana yetişiriz” gibisinden şeyler de mümkün. Ben aslında ayak uydururum ama, üst üste kişisel rekorlar nasıl bir yorgunluk verecek, onu kestiremiyorum. Bir de onların bisikletleri incecik, tam turluk. Basıp giderler gibi geliyor. Rampanın en soluk kesici yerinde “I’m done, you keep on…” demek istemiyorum açıkçası. Ama yarın, yolun bir kısmından sonra Bergama’ya kadar iniş hakim. Ona güveniyorum. Ve artık yalnız değilim, ona da güveniyorum…

Reklamlar

Posted 27 Haziran 2010 by hammurabi in 2008

One response to “Bandırma-Ayvalık turu (2/5)

Subscribe to comments with RSS.

  1. web siteniz çok güzel başarılarılarınızın devamını dilerim…..

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s