Bandırma-Ayvalık turu (3/5)   Leave a comment

3. gün

10 Eylül Çarşamba

İvrindi-Bergama

81,01 km

Alarm, saat, zırt, kalk, toplan, ye, tıkan, su iç, bir daha ye, toplan, taşı, in, çık, taşı. İvrindi’de serincene bir eylül sabahı. Ben ve iki isviçreli. Üç tane “turcu”. Önceki akşam, sabah bir şeyler yeriz gibisinden konuşmuştuk. Ben yine de kahvaltısız harekete geçemediğim için odada tıkındım. O da nesi? Marketten sadece 2 paket hurma ve dimes karışık meyve suyu aldılar. Demek daha az yakıtla giden insanlar da mevcutmuş.

Sabah güzel bir yola çıkıyoruz. Sağımız solumuz hafif yeşillik. Dünkü az manzaralı vadi yollarından eser kalmadı. Sağı solu seyrederek gidiyoruz. Benim daha önce tur planlarımda 3. geceleme noktası olan Korucu’ya doğru pedallıyoruz. Rüzgar da pek bir yardımcı. Bandırma’dan bu yana poyraz esmekte. Yoksa bu günlük kişisel rekorlar bir raslantı mı?

İlk dakikalarda hızlı gideceklerini sanmıştım. Biraz tedirgindim. Sonra baktım insan gibi gidiyorlar. Dik yokuşlarda ufak viteste tıngır mıngır, yokuş aşağı frenle 40’ın üzerine çıkmadan. Aslında benden daha çok yükleri var ama, aletlerimizin arasında büyük farklar mevcut. Benzer koşullardayız. Sakin sakin gidiyoruz işte.

Korucu’dan geçiyoruz. Burada in cin çift kale maç. Üçüncü gecemi geçirmeyi düşündüğüm yerin ıssızlığına ve günde 50 kilometrenin artık az görünmesine şaşıyorum. Yani sabahtan akşama kadar binmek lazımmış. Yoksa ulaştığın yer şehir değilse, gerçekten gereksiz vakit kaybı yaşanabilir. Buna örnek olarak da Gönen’de geçirilen bayık öğleden sonrasını verebiliriz.

Grubumuz uyumlu. Başlarda önden Geo gidiyordu. Sonra Michael çekmeye başladı. Arada bir ben fırladım. Aramızın bir hayli açıldığı zamanlar oluyordu. Hatta bir ara ben coştuğumda, Michael gelip “istersen devam edebilirsin, bizi beklemene gerek yok” dedi. Ben de öğleden sonra pilimin bitmeye başlayacağını bildiğimden “rica ederim, olur mu öyle şey” dedim.

Yine bir tarladan geçerken, Geo’yu beklemek için duruyoruz. Elinde keseriyle bir genç köylü çıkageliyor. “Gidin bir motosiklet alın” diyor. Michael anlıyor, gülüyor. Sonra “senin işin yok mu?” diye soruyor Michael’e. “Var” diyor Michael. “Sen burdan sonra nereye gideceksin?” diyor gence. Soma tarafındaki madende çalışmaya gitmeyi istediğini söylüyor genç. Ben tercüman konumundayım. Sonra, kulağında kulaklıla, Geo geliyor. “Maraba.”

İki yabancıyla kendi ülkende gezmek çok eğlenceliymiş. Çevreden gelecek abidik gubidik (ve benim de cevap vermekte tıkandığım) “iş, güç, amaç?” sorularının tümü onlara yöneliyor. Ben de arada kaynıyorum. Tabii onların “merhaba, güle güle” salütasyonlarını bilmesinin üzerine, benim de direk konuşmaya girmem, çevredeki insanları bayağı bir memnun etmekte.

Michael’in gps’i, benim yol notlarımla birleşince, yol, “şu tepeden sonra yokuş bitiyor” kesinliğinde tahminlere bırakıyor kendini. 600 metrelik piki aştık. Bu kısımlarda benim durumum gayet iyi. Önden gidiyorum çoğunlukla. Yolun devamında birkaç iniş-çıkışımız daha olacak. Arada bir yanımdaki negrolara falan davranıyorum. Onlar ufak tefek hurma atıştırıyor. Gayet ilginç olan nokta ise, henüz dün akşamdan beri adam gibi bir şey yememiş olmaları. Neyse devam edelim bakalım, onlar da insan.

Güneş iyice tepeye çıkmış durumda. Önce Manisa, sonra İzmir sınırını geride bırakıyoruz. Burası üç ilin uç noktası gibi. Trafik yok denecek kadar az. Çok seyrek geçiyor araçlar. Bir yerde rampadayken Michael’le yan yana tırmanarak on dakika civarında geyik yaptığımız oluyor. Araç geçse bile istifimizi bozmuyoruz. Havadan, sudan, İsviçre’den, aslında orta halli olan yaşam koşullarından, nedense zengin olduğunun düşünülmesinden, ya da bu hobisinin (seyahat yöntemi de denebilir) yeterince anlaşılamamasından, uçaklara binip gezecek kadar rahat olmadığından, İsviçre’de yaşayan türk arkadaşının daha yüksel model otomobil peşinde koşmasından bahsediyoruz. Zaten yol boyunca fotoğraf çekmemelerinden, uçandan kaçandan haberdar olmaya çalışmamalarından, sadece kendi şahsi zevkleri için böyle bir tatile çıktıkları anlaşılıyor. Bu pişmiş abilerin yanında, İzmir il sınırı önünde fotoğraf çektirmek de komik kaçıyor tabii. Reklam kokan hareketler.

Ne diyorduk? Yemek. Yolda not tutmadığım için, fotoğraf detaylarından kestirebildiğim kadarıyla, yaklaşık bir buçuk saat makineyi kullanmadığım aralıkta, kan şekerim bir hayli düşmüştü. Tabii o yorgunlukta ve dik güneş altında fotoğraf çekmek anlamsız. Artık bir öğün gereksinimi duyduğum anlaşılıyordu. Saat 12 gibi aştığımız pikten sonra tekrar başka tırmanışlara geldiğimizde bayağı geride kalmaya başlıyorum. Tahminen saat 1’e doğru pilim bitik haldeyken bir rampada bizimkileri yakalıyorum. Michael balıkadam diliyle uzaktan halimi vaktimi soruyor. “Bütün göstergeler aşağı bakıyor” cevabını veriyorum. Yanına gelip, kaskı çıkarıp, kenarda bir taşa oturuyorum. Geo devam ediyor. “Bir şeyler yemem lazım, yoksa devam edemicem” diye geveliyorum Michael’e. Çok yorulmuşum, konuşacak halim yok. Çokoprens’leri çıkarıyorum. “Ben Geo’ya yetişeyim. Seni ilerde bekleriz.” diyor. “Tamam, 5 dakika sonra toparlanmış olurum.” diyorum. “Sen onu 10 dakika yap.” diyip uzuyor Michael.

Üç dilim çokoprens bu kadar mı işe yarar allahım? Tekrar yola koyuluyorum. Bir süre sonra yetişiyorum. “Yes, I’m fine.” Bu noktadan sonra tempom düşük. Ya da onlar açıldı, basmaya başladılar, bilmiyorum. Yemek yenecek bir yer bulursak duralım temennimi belirtiyorum. Ama artık Bergama’ya az bir yolumuz kaldı. Nitekim, yol üzerinde bir bok olmadığını görüyoruz. Bir tabela, yoldan 4-5 kilometre içerde alabalık bulunduğunu söylüyor. Yolu uzatmamak için sapmıyoruz. Ben de o kadar kötü durumda değilim zaten. Son 15 kilometrede bir yol ayrımına geliyoruz. Tabela falan yok. Geçen bir kamyonete soruyoruz. “Allianoi ne tarafta?” Sanki 33 dereceye çıkan bu havada, limitli enerjiyle bir de arkeolojik site gezebileceğim. “Yeni yol burası” diyerek, sağ tarafı işaret ediyorlar. Michael de “eğer söylediği yol doğru değilse, we’ll kick his ass!” diyor. Sağ taraftan devam ediyoruz.

Evet, yol yeni. Ama bok gibi. Çanakkale yolundan Gönen’e saptığım boş duble yola benziyor. Deli gibi sarsıntılı. İşte Türkiye’nin yeni yolları. Rezil olduk adamlara görüyor musun? Yukarlarda çok çeşme olduğu için, su ikmali yapmamışım. Yeni yol denen zımbırtıda hiç bir şey olmadığı gibi çeşme de yok. Neyse ki bir süre sonra Soma-Bergama yoluna çıkıyoruz. Trafik artıyor hemencecik. “Hadi yemek yemedik, bari ilk çeşmeye dalalım!” diyorum. “Merak etme, benim de bu kadar (çük kadar) suyum kaldı, insan susuz 2 saat dayanır, Bergama’ya 10 kilometremiz var yok.” cevabını alıyorum Michael’den. Durumumuzun ehemmiyetini rakamlara vurmuş anlaşılan. Benim de sevdiğim bir metot. Ancak bu sıcakta değil! Neyse ki bir süre sonra çeşme tabelasına ve arkasındaki çeşmeye rastlıyoruz. Matara doldurmaktan öte bir işlem söz konusu. Neredeyse duş alıyorum. Kollarım kızarmış tavuk götüne döndü. Geo, ferahlamak için, uzun kollu üstünü çantadan çıkarıp yıkıyor, sonra da üstüne giyiyor. Ne de olsa artık İzmir sınırları dahilindeyiz, yükseltimiz 60 metrelere düştü, eylül de gayet sıcak geçebiliyor.

Bergama yoluna çıkınca Allianoi’nin yalan olduğunu anladık. Michael de “yolu sorduğumuz adamın tipini hatırlıyorum, Bergama’da bulur ve kick his ass!” diyerek kopartıyor beni. Bergama’ya az kala medeniyetle yüzleşiyoruz. Benzin istasyonu, binalar falan. Gönen’den beri, yol üzerinde büyük benzin istasyonu gördüğümü anımsamıyorum. Bir süre sonra, şehir merkezine sapıyoruz. Trafik ışıkları falan var. Öne ben geçiyorum. Bir dükkana yemek yenecek yer soruyorum. Yolun devamında bir meydana geliyoruz. Kilometrem 80’i gösteriyor. Bergama’nın göbeğindeyiz. Arkadaşlar da acıktı sanırım, ya da bana ayıp olmasın diye acıkmış gibi yapıyorlar. Bir lokantaya giriyoruz. Aslen pideci. Hafif bir şeyler yiyeceğiz diyorlar. Domatesli ve peynirli pide var hafif. Ben onu alıyorum. Onlar da pilav üstü kuru ve salatayla yetiniyor. Buradan sonra 30 kilometreye yakın yolları var, Çandarlı civarında bir kamp alanında konaklamayı planlıyorlar. Ben olsam, bu şartlar altında 1,5 pide yerdim.

Yemek yedikten sonra dinlenme haline geçiyoruz. Masamızda haritalar var. Posta adreslerimizi falan alıyoruz, Geo hemen yandaki marketten elma suyu alıyor. Yanındaki şişeye dolduruyor. Güzel bir matara kafesleri var, şişe taşımak için tasarlanmış. Şişe uzunluğuna göre boyu ayarlanabiliyor. İsviçre çakıları da var doğal olarak. Tam teşekküllüler. Acayip geyik yapıyoruz bu noktada. Ben bir ara “hıyarın iyisi gölgede yetişir” muhabbetine kadar gidiyorum. Ben kendilerini genç sanıyordum ama Michael 34, Geo da 38 yaşındaymış. Onlar da benim 25 olduğumu sanmışlar. Bıyıktan heralde. Neyse. Bir süre sandalyede uyukluyorlar. Ben telefona sarılıyorum. İbrahim Toprak’tan yol tarifi alacağım. Berber Nurullah Bey’i bulmam gerekiyor. O da beni bir otele götürecek. Adı Manolya pansiyon.

Hesabı ödeyip kalkıyoruz. İzmir yönünde, Bergama’nın ana caddesinden (lisesi, karakolu, müzesi, cumhuriyet meydanı) geçiyoruz. Ben dönmem gereken yeri atlıyorum. Sonra durup dönmem gerektiğini belirtiyorum. İyi yolculuklar diliyorum Michael ve Geo’ya. “Seni Avrupa yollarında görmek isteriz.” diyorlar. Umarım, ama heralde en az on sene sonra! Vedalaşıp ayrılıyoruz.

Yine yalnız kalıyorum. Acayip yorgunum. İki gündür peş peşe mesafe rekoru kırmaktayım. Nurullah Bey’in berberine ulaşıyorum. Sıcak bir karşılama sonrası dükkanda oturuyoruz bir süre. Kendisi de bayağı ilgili bisiklete. Olay zaten imrenilmeyecek gibi değil. Ben de İzmir sınırını geçmiş bir adamım artık. Çok gaza gelmişim. Yarım saat oturduktan sonra Manolya pansiyonun yolunu tutuyoruz. Kendi bisikletiyle eskortluk ediyor bana. Pansiyon, şehir merkezinden korktuğum kadar uzakta değilmiş neyse ki. Bir odaya yerleşiyorum. Artık duş vakti.

Kısa bir istirahatin ardından, İbrahim Toprak’ı arayarak yerleştiğimi belirtiyorum. Planım burada iki gece konaklayarak cuma günü Ayvalık’a gitmek. Ancak çok yorgun olduğum için, Kozak yolundan gözüm korkmuş durumda. O taraftan gidecek olursak, 75 kilometrede, Bergama’dan net 660 metre tırmanışla bir yaylaya çıkıp, fıstık çamı ormanlarının arasından neşe ile Ege Denizi’ne doğru salınacağız. Bir diğer alternatif ise, anayoldan, fazla tırmanmadan ilerleyerek, Dikili-Altınova-Sarımsaklı yaparak, 60 kilometre civarında işi bitirmek. Bu ikinci yoldan gidebileceğimi belirttiğimde, İbrahim Bey, yarın Dikili’den kalkıp gelmesine değmeyeceğine, o yolun bir esprisinin bulunmadığına dikkat çekiyor. Madem öyle, ben de, cuma günü yine yalnız kalmadan, çok rampası da olsa güzel bir yoldan gideceğimi tekrar düşünerek, baştan planladığımız rotaya sadık kalacağımı belirtiyorum. Sonuç olarak, yarın ben Bergama’yı yayan bir şekilde tavaf ederken, İbrahim Bey de, Dikili’den buraya kendi bildiği alengirli ve güzel yollardan bisikletle gelecek. Ertesi gün ise bana eşlik ederek Dikili’ye geri dönmüş olacak.

Odadan çıkıp biraz internete uğradıktan sonra, Nurullah Bey’in yanına gidiyorum. Bir lokanta ismi alıyorum. İskender yiyeceğim. Çatlayana kadar yemek istiyorum zaten. Yarın Bergama’da geçireceğim bir tam günüm var. Popom sele görmeyecek. Hiç uğraşamam. Akropol zaten dağın tepesinde. Aslında o dağların kralını geçerek geldim buralara ama, gereksiz yorulmaya değmez. Taksi tutarız kuzum!

Reklamlar

Posted 27 Haziran 2010 by hammurabi in 2008

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s