Sakarya-Bolu turu (4/5)   Leave a comment

4. gün

26 Temmuz Perşembe

Mudurnu-Abant + Göl etrafında tur

37,27 km

Bugün tırmanacağız. Tırman allah tırman. Sabah yine çok erken bir saatte kalkıyoruz. Mudurnu’da çok memnun kaldığımız Hacı Abdullahlar Konağı’ndan ayrılıyoruz. Giderek bagaj toparlama konusunda uzamanlaşmaya başlamışız. Bu sabah çok rahat koyuluyoruz yola.

Mudurnu’dan hemen çıkışımız 3 km kadar iniş ve gerisi düz yol. Çok zorlanmıyoruz. Geçen sabah yaşanan köpek kovalamalarının gerginliği var üstümüzde. Sürekli tetikteyiz. Yol üstünde köpek görünce duruyoruz. Kim saldırır, kim saldırmaz meçhul. Neyse ki iki ayaklı köpekler yok görünürlerde.

Çiftlikler, bahçeler ve barınakların yanından yavaş yavaş geçiyoruz. Daimi bir eğim var ve rahat hızlanmamızı engelliyor bu. Yine “köpek çıkar mı?” diye ilerlerken hiç beklenmedik yerlerde kovalamalar yaşıyoruz. Sonunda yerleşim birimlerini geride bırakınca (en sonuncusu bir köpek barınağıydı!) ciddi çıkışımız başlıyor. Mudurnu’dayken görünen “şu karşıki dağlar” bizim bugün çıkacağımız nokta oluyor.

Yavaş yavaş, dura dinlene çok dik bir rampayı geride bırakıyoruz. Yani bıraktık, bırakacağız derken, bir viraj sonrası yine çıkışın devam ettiğini görüp başımızı öne eğerek devam ediyoruz.

Çıkışın bitmesine az bir süre kala buz gibi suyuyla bir çeşme karşılıyor bizi. Etrafında çöpler var. Buraların güzelliği biraz eskitilmiş. Sularımızı doldurup, artık elimizde taşıdığımız bisikletlerle devam ediyoruz yola.

O da ne? Tırmanış sırasında, bir “oh” çekelim diye arkamıza dönüp bakıyoruz ki bir de ne görelim? Tepeye taşlarla akp yazılmış. Dağda, taşta ve sandıkta…

Sonunda çıkış bitiyor ve masmavi Abant Gölü ayaklarımızın altına seriliyor. Manzara fotoğraflardan tanıdık. Ama bu kez kendi gücümüzle gelip görüyoruz. Hafif bir inişin ardından göle paralel yolda ilerlemeye başlıyoruz. Solda Taksim Oteli’ni ve Jandarma’yı geride bıraktıktan sonra Mudurnu’dan aldığımız yolluk ton balığımızı yemek için ahşap çardaklardan birinde mola veriyoruz.

Abant içinde çadır kuracak yer aramaktayız. Öyle bi’ yer var ama biz önce (sanırım) Büyük Otel’i ve köy ürünlerinin satıldığı yarı açık marketi de geçip başka bir restorana gidip oturuyoruz. Ekmek kadayıfı ve çay eşliğinde dinleniyoruz. Artık çadır kuracak yeri bulmanın vakti geldi. Enerjimiz de yerinde. Göl kıyısından devam ediyoruz.

İleride kamp alanının tabelasını görüyoruz ve dalıyoruz içeri. Bozuk bir yoldan tırmanarak, büyüklü küçüklü çadırların, karavanların, ve park edilmiş araçların olduğu ağaçlık alana geliyoruz. Kendimize uygun bir yer bularak çadır kurma işlemlerine başlıyoruz.

Çadırımızı kurduktan sonra öğlen ve akşam için yemeğimizi temin edebileceğimiz bir yer arayışı içinde göl turu atma niyetindeyiz. Bir süre dinlendikten sonra diğer kampçı ailelere çadırımızı emanet edip, bu sefer nispeten hafif bisikletlerle çıkıyoruz yola.

Amanın hafif bisiklet sürmek ne kadar da zevkliymiş? Gölün çevresini bir kez dolaşıp, geçerken bir restorana da fiyat sorup, tekrar kamp alanına gelmeden önce önünden geçtiğimiz köy ürünlerinin satıldığı, yarı açık sabit pazar şeklindeki yere geliyoruz. Orada sonradan kartını alarak en azından belki de soyadını öğreneceğimiz Madam Tanrıkulu ile karşılaşıyoruz. İlk olarak ondan ev için (ve bolu yolunda taşımak için!) yarımşar litre kır çiçeği balı ve dağ çileği reçeli alıyoruz. Sonra koskocaman bir köy ekmeği alıp, Madam Tanrıkulu’nun bize ödünç verdiği tereyağı, reçel, peynir ile yanına bir de kola satın alarak, öğle yemeğimizi yiyoruz. Minnettar kalıyoruz Madam’a, bizden bu kahvaltılıklar için para almıyor.

Akşam için mangalda sucuk için geleceğimizi söyleyerek ayrılıyoruz oradan. Yine de farklı bir yemek de denenebilir. Kamp alanımıza dönüp, duş alıp dinleniyoruz. Bugün siesta yok. Zaten güneş bizi pek etkilemedi. Yüksek rakımda olduğumuz için hava bir nebze serin.

Kamp alanında biraz foto çekeriz, hafif bir yürüyüş olur diye dolanıyoruz. Çevreden gelen (aslında Erdem’in duyduğu) “Bak yavrum gavur” “Geberesiceler…” gibi sosyal aşağılanmalara dayanamayıp Erdem’in İstanbul’dan beri taşıdığı şanlı türk bayrağını çıkarıp, asıyoruz çadırın üstüne. Hadi bakalım!

Kamp alanı genelde ailelerle çevrilmiş olduğundan, biz, alternatif gençler olarak mimleniyoruz. On beş yaşlarındaki aile kızları tarafından da göz hapsine alınıyoruz. Özellikle de uzun saçlı olanımız! Derken bir görevli geliyor yanımıza. Hoşbulduk! Bize diğer kampçıların çok masa aldıklarını, bir tane de buraya taşımamız gerektiğini belirtiyor. Memnuniyetle gidip, dört masa kapatmış olan oportünist piknikçilerden alıyoruz masamızı. Sonradan, yeni gelen diğer kampçılarla yapılan konuşmalardan anladığımız kadarıyla adam başı ücret gibi bir uygulama olduğunu öğreniyoruz. Ama bu bizden istenmedi. Üstelik görevlinin bizzat gelip bize masa taşıdığı halde. Şaşırtıcı. Ses etmiyoruz…

Madam’ın yanına geri dönüyoruz. Mangal taşımaktan vazgeçmiş durumdayız. “Biz sucuğumuzu alalım sen tavada pişiriver teyzeciğim” durumu söz konusu. Madam harika bir insan. Kendi elleriyle kesiyor, pişiriyor ve aldığımız ekmeklere teker teker dolduruyor sucukları. Sucuk da bir harika, dana koyun bilmemne karışımı ve baharı da öldürmüyor. Yemeğimizi yine hemen arka taraftaki piknik masalarında yiyoruz. Sucukların pişirildiği esnada yanımızda bir velet bitiyor. Adı Ömer. Biz tıkınırken hikayelerini anlatıyor. Ne sorsak anlatıyor! Kendisi Arabistan’da doğmuş. Babası da göle gezmeye gelen arapların rehberi. Buradaki araplar da salak. Bisiklet kiralayıp yokuş aşağı kaptırıyorlar. Bazıları da çok eşliliği tercih ediyor.

Ömer bir yandan, öküz doyuran ekmek ve sucuk diğer yandan, iyice darlanmaya başlıyoruz. Sonunda ekmek bitiyor. Madam’a çok teşekkür ederek ayrılıyoruz yanından. Ömer de o dakikalarda bisikletleri iyiden iyiye kurcalamaya başlamış, hehe’lerden hıhı’lara terfi ettirmişti bizleri.

İşte korkulan oluyor ve tıkınmamız süresince iyice kuvvetle esmeye başlayan rüzgar havayı soğutuyor. Acayip kara bulutlar ve sis çöküyor gölün tepesine. Yola çıktığımızdan beri havada gördüğümüz ilk nemli durum bu. Ölmeden kampa dönelim diye hızla yola çıkıyoruz. Kampla bu yemek yediğimiz yer arası iki kilometre kadar var. Yolda yüzümüze çarpan rüzgar bizi üşütüyor. Bir de denyo bir köylünün keyfi biçimde traktör sürüşü benim sinirlerimi tepeme çıkarıyor. Kampa döndükten sonra 5-10 dakika, sakinleşip, ısınmakla geçiyor.

Sonunda güneş batıyor. Hava duruluyor. Yine serin ama korkutucu bir soğuk yok. Arkadaşlardan temin ettiğimiz süper kamp malzemelerinden biri olan kafa lambalarını kullanıyoruz. (Tekrar çok teşekkürler) Elimiz kolumuz boşta, rahat rahat takılıyoruz her baktığımız yön aydınlıkken.

Yatıyoruz uyuyacağız ama kamp alanı gürültülü. Bıcır bıcır muhabbet haline millet. Okey oynayan insanlar bile var. Ara sıra çıkıp sesli öksürüp, hava alıp, geri giriyoruz çadıra. Sabah çok soğuk olacak, o yüzden süper erken kalkmayacağız. Bolu yolunun uzun bir kısmı iniş. Öğle vakitlerinde şehire varmış olmayı umuyoruz. Bugün göl etrafında gördüğümüz, zifte batmış, kahverengi otomobiller biraz kuşku uyandırıyor bizde. Bekleyip göreceğiz…

Reklamlar

Posted 27 Haziran 2010 by hammurabi in 2007

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s