İzmir-Kaş turu (10/11)   Leave a comment

10. gün

31 Ağustos Pazartesi

Ölüdeniz – Patara

72,96 km

Saat çalıyor, uyanıyorum. Hava karanlık. Bir saat içinde toparlanıp çıkıyoruz Sugar Beach’ten. Yolumuz uzun, belirsiz. Ölüdeniz’den Faralya’ya doğru gideceğiz. Kirme mahallesine sapacağız sonra. Dağı aşınca Kalkan yoluna çıkacağız. İnişte Pınara’yı ziyaret ederiz diyoruz. Çok meraklıyız ya antik sitelere. Anayola anca çıkabildikten sonra Xanthos 1km tabelası bile o yorgunlukta arkasına iki sıfır eklenerek 100km okunduğu için, bugün hem Pınara’dan, hem Sıdyma’dan, hem bu Xanthos’tan, hemi de Letoon’dan olduk. Tarihe kayıtısız bir şekilde yol alarak, soluğu Patara’da aldık. Şu da bir gerçek ki Atlas ya da National Geographic muhabirleri bisikletle seyahat etmiyorlar. Antik kentlerle sıcak hava ve bisiklet aynı koltuğa sığmıyor karpuz.

Sabah taze taze tırmanıyoruz. Yolun uçurum kısmı olan sağ tarafında genellikle koruma yok. Bazen çok daralıyor ediyor ama fazla sıkıntı çekmeden 350 metre yükseklikten Kelebekler Vadisi’nin içine bakar buluyoruz kendimizi. Kirme mahallesinin girişi de tam olarak buradan başlıyor. Yol Kirme’nin içinden ikiye ayrılacakmış. Tabii yol ayrılana kadar bir 350 metre daha tırmanmamız gerekiyor. Bir saniye, battery low veriyor. Hay allah daha da tırmanacağız sanki.

Bu vahşi yolun kalan kısmı da, yaklaşık 400 metre daha tırmandıracak bizi. Sadece bizi değil, yüklü bisikletler de katılacak bu serüvene. Abartısız bir saat boyunca bisikleti elimde sürüyorum. Hatta kaplumbağa hızını geçemediğim için kilometre saatim kayıt bile etmiyor beni. Önemsenmiyorum kilometre saatince. Bu eksik dataya rağmen ilk on beş kilometre 7,5km/h gibi rezil bir ortalamayla geçiliyor. Hiç bisiklete binmeseydim, yüksek nabızlarla uğraşmayacağımdan daha az yorulurdum. Bu bir gerçek. Artık toprak yola edilen küfürler, sinir harpleri, arkada serilen aynı manzaraya bakıp bakıp “ulan bir gıdım ilerlemiyor muyuz ne bu?” diye delirmeler (başlarda “ehe ölüdeniz, bak” şeklinde parmakla gösterilen yer, bir süre sonra, “iyice küçülmüş, bak” ya da “şu koylar dün tekneyle gittiğimiz taraf değil mi?” veyahut “ben kıllanmaya başladım abi” gibi ünlem cümlelerine bırakmıştı kendini), dönülen virajdan sonra bir sonraki tırmanılacak yolun hiçbir şekilde seçilememesi, bilinmeyene asabiyetle tırmanış hakim turumuza. Elimizdeki son damla sular da tükendiğinde, zirveye pek yaklaşmıştık, iniyoruz ulan artık demiştik, ettiğim küfürlere içerlenen birkaç tane sürpriz rampa olmuştu gerçi ve sonunda Kirme’den sonraki ilk yerleşim yerine ulaşmıştık. Artık öleceğimizi sandığım için, teyzenin evine “teyze suuu” diye bir girişim var, sonra bizimkilerin oraya bir dalışı var, gelinin bize bir karpuz kesişi var ki, sormayın gitsin.

Deniz seviyesinden 1100 metre kadar tırmandık. Bunun yarısından fazlası toprak zeminde gerçekleşti. Şimdiki aklım olsa bu aşamadan sonra çevreme dikkat kesilip Pınara üzerinden anayola inmeye çalışırım, Saklıkent’te bir gün daha mola verirdim. Ertesi gün de demin saydığım antiklerden birkaçını gezerdim diye düşünüyorum. Ancak o anda, geç gelen mükafatın ilk hevesli dondurma yalayışları, muhteşem bir manzara eşliğinde inerek şapırdatılıyordu. Sonradan eğimi azalarak potansiyel enerjimizi verimli bir şekilde değerlendirmemize yarayacak bu yol, Dogurda ve Boğaziçi’nden geçerek, bizi hızla 44üncü kilometrede anayola çıkaracaktı.

Anayola çıkmadan hemen önce kola, cips ve bir takım bisküvi takviyeleri yapıyoruz. Anayola çıkarken çevremizi saran bisikletli veletlerden de incir alıyoruz. Artık düz yolda, ama biraz da rüzgara karşı, tempomuzu bularak ilerlemeye başlıyoruz. Ben ciddi bir şekilde basıyorum. Ufak bir kola molası vermek için kapısının önündeki mıcırlı zeminine haşırt diye daldığım bir bakkal, kulaklarımdaki ezgiye uygun olarak, beni Her Şey Çok Güzel Olacak filminin dönüş yolundaki molalarından birine götürüyor. Evet, keşke bugün altımızda bir Renault Toros olsaydı da bu kadar acı çekmeseydik, ağzımızı bozmasaydık, dağlara taşlara küfretmeseydik.

Xanthos ve Kınık’tan tırıs geçerek son hızla Patara kavşağına varıyorum. O günlerden dört ay sonra suikast iddialarıyla ortalığı kasıp kavuracak bakanımız Bülent Arınç kasaba halkınca bekleniyormuş. Bir takım turistik incelemelerde bulunacakmış. Aslında Patara’ya onunla aynı günde varıp trafiğe ve kalabalığa yakalanmak gibi bir talihsizlik yaşamamız mümkünken, bakanın gelmesi çarşamba gününe ertelendiği için, biz yine anonim bisikletçiler olarak çadırımızı kuruyoruz.

Bu akşam İstanbul Pansiyon’un bahçesinde konaklıyoruz. Yüklerimi bıraktığım gibi, Patara’nın köy kısmını geçip, antik kentine ve sahiline uğruyorum. On kilometre uzunluğunda hayvan gibi bir plaj. Ucu bucağı görünmüyor demek saçma, çünkü uç ya da bucak yok. Bir de kalkıp burda denize girmem, kendimi dünya üzerinde sandığımdan çok daha küçük hissetireceği için, böyle bir girişimde bulunmuyorum. Dağlar aşmışım, yorulmuşum. Zaten yarın bir kartpostala dahil olarak, Kaputaş plajının mavinin tonlarından ton beğenen muhteşem denizine girecek, İzmir’den oraya kadar çevirdiğim tüm pedalların öcünü tek kulaçta alacaktım.

Turu yarın Kaş’ta bitireceğiz. Hedefi yakına çektikçe motivasyonumuz iyice düştü. Artık son pedallar dönecek, son değişen manzaralar izlenecek. Kaş’ta bize ufak bir sürpriz var. “Bize” derken, yerküreyi ikitekeriyle arşınlayanlardan bahsediyorum. Tee Kuşadası’nda “size yetişirim” diye söz veren biri vardı hani… dağ dağa kavuşmaz, insan da insana kavuşadursun, bisikletliler birbirlerine göbekten bağlıdur!

Reklamlar

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2009

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s