İzmir-Kaş turu (1/11)   Leave a comment

Tanrı’nın dünyayı yaratmak ve onu yönetmek için kullandığı sanat olan doğa, insanın yaptığı diğer birçok şey gibi sanat tarafından taklit edildi ve böylesine bir sanat yapay bir canlı üretebildi. Mademki hayat organların hareketinden oluşuyorsa, ki bu hareketin başlangıcı içerideki belli başlı bir yerde bulunuyor, tüm bisikletler (yani üzerine binince bizi taşıyan iki tekerlekli aletler) neden yapay bir hayata sahip olmasın? Bu tüm hareketi, zanaatçinin yararına uygun bir şekilde vücuda getiren, kalp yerine pedallar, sinirler yerine vites telleri, eklemler yerine dişliler ve göbekler değil de ne? Ama sanat, doğanın en akıllı ve en üstün yapıtını, yani insanı taklit ederek daha da ileriye gidiyor. Şeytan aleti olarak adlandırdığımız bu bisiklet, sadece yapay bir insan olmasına rağmen, doğalından daha önemli ve güçlüdür. İnsanları bir yerden bir yere götürmek için vardır. Burada ulaşım, aletin bütününe hareket birliği veren bir ruhtur.

***

1. gün

22 Ağustos Cumartesi

İzmir – Kuşadası

92,13 km

İki yıl önce sorsalar, böyle bir fikrin çok uzak olduğunu söylerdi. Asker uğurlamaları kalabalığında akşam otobüse yolcu edildi. Yeni insanlarla tanışacak olmanın tazeliğiyle sabah otobüsten indi. İki onu garda bekliyordu. Sıcak bir karşılama oldu aslında ama Üç gergindi. Eşyaları paylaşıp İki’nin evinin yolunu tuttular. Bu şehrin insanları kibardı. Ya da sadece Üç öyle görmek istediği için ona kibar davrandıklarını sanıyordu. Ekstra bir durum söz konusu değildi. Geldiği yerlerin boktanlığıydı bütün sorun. Belki de asıl sorun, Üç’ün uzun süre bulunduğu hiçbir yeri beğenmemesinden ileri geliyordu. Bu yüzden velosipet ile seyahat etmeyi tercih etmişti. Her tek bir saniye (every single minute), fiziksel olarak yer değiştirecek, zihni de bu değişime ayak uydurarak oturduğu koltuğun kumaşını kemirmesine izin vermeyecekti. Daha önce üç kez bireysele yakın seyahatler yapmıştı. Bu seferki paylaşılacaktı. Üç aslında çok bencildi, ama insanlar ona kendini unutturuyordu. Kendi kendine kalınca zaten hiç çekilmezdi.

Her şey Bir’in başının altından çıkmıştı. Üç’ün de dahil olduğu elektronik ortamlardan birinde uzaklara gideceğine dair albenili yazılar yazmıştı Bir. Kendisine bu seyahatinde katılan bir çok kişi olacaktı. Üç de her zamanki gibi içinden geçirdiği ilk düşünceye önce yabancılaşmış, sonra tartmış, bir süre unutmuş, ancak nasıl olduysa tekrar hatırlayarak, kısa vadeli işlerini ufaktan ufaktan bu seyahate göre ayarlar olmuştu. Üç, kendini zorlayacağını sandığı kararlar alırken hep aynı taktiği uygulardı. Düşünürken fikirleri, yaptıkları onu fethederdi. Sonra bir de bakardı, başka seçeneği kalmamış; gidiyor!

İki’yle Üç, zoraki bir yakınlığın ilk anlarını başarıyla atlatmışlardı. Üç rahatlamış, yeni bir yerde olmanın tadını çıkarmaya çalışıyordu. Akşam diğerleriyle buluşacaklardı. Bir, Dört, Beş ve Altı. Altı, Üç gibi muammaydı. Ama Üç kendini Altı kadar muamma görmüyordu. Oysa daha önce görüşmüş olan Bir, İki, Dört ve Beş için Üç de Altı gibi bir yeni gelendi. Üç haddini bilmeliydi, bu kadar kafa karıştırmamalıydı. Aslında her şeyin özeti buydu; Alsancak’ta bira üç buçuk liraydı.

Ertesi gün Konak’taki start yerine gidildi. Dün akşam görüşülmüş, planlar ve heyecanlar paylaşılmıştı. Hatta önceki turun son gününden kopup gelen tanıdık bir yüz; funq, bana bu iki turu eklemlendirmeme olanak tanımıştı. Sanki bisikletle İstanbul’dan çıkıp İzmir’e gelmişim ve hiç ara vermeden İzmir’den kalkıp Hatay’a doğru gidiyor gibi hissediyordum. Bu bir nevi, Dünya’dan kalkıp Ay’a gitmek gibi bir şeydi. Herhalde atmosteri yırtana kadar onlarla giderim, yanmadan geri dönerim diye düşünüyordum. Nitekim evdeki hesap çarşıya uymayacak, tur hesaplanandan farklı bir rotayla, bambaşka tarihlerde ve farklı bir hedefle sonlanacaktı. Ama olsundu, en azından bu güzel coğrafyada bir tatil yapılıyordu, üstelik tek bir tatil içinde uğranılamayacak kadar fazla koy, göz değmemiş manzaralar vardı. Bisikletle tatil yapmak eşittir; denize girdiğim her koy benim otelimin önü. Otelim; bisikletin kıçına bağlı çadır, mat ve tulum.

Sabah Varyant yokuşunu tırmanaraktan İzmir’e elveda diyoruz. Düşündüğüm kadar korkunç olmayan bir yoldan terk ediyoruz şehri. Bir ara yolda giderken fotoğraf makinemin ayarlarını kurcalıyorum ve önüme baktığımda bir yol bağlantısı için yavaşladığımızı fark ediyorum. Ancak ben yavaşlamış değilim. İlk dakikadan iki kişilik bir kaza yapacağıma kendimi yere atarım diyorum, ön freni sıkarak bisikleti altımdan savuruyorum. Sağ elimde fotoğraf makinesiyle, gidonun üzerinden zıplayarak ve koşarak sıyrılıyorum bisikletten. Demek ki elimde viski kadehiyle de böyle bir düşüş gerçekleştirmem mümkünmüş! Biri SPD mi dedi? Bir anda bülbül gibi çözüldü.

Şehrin çıkışında Kipa’da mola veriyoruz. Bir takım yiyecek takviyesi yapıyoruz. O sırada otoparkta toplaşmakta olan bol BMW’li motosikletli gruba yavşıyorum. Hayvani aletler var. R1200ST, K1200S falan. Bunların yanında Transalp gibi makinalar sönük kalıyor tabii. Bir baba Harley çekiyor önlerine. Riding is a way of thinking diyor motorcunun tişörtü. Öyleyse, cyling is meditation! Toplu sürüş için toplaşmış iki tekerlilerin geyiklerini dinliyorum. Bir eğitim sürüşünden sonra eğitmenleri, solladıkları aracın içindeki çocuk sayısını sormuş. Risk yönetimiymiş efendim, bunlar önemli şeylermiş. Hadi ordan diyorum içimden. Asıl risk yönetimi, pazar günü Riva yolunda seni sollayanın Şahin olduğunu ve camlarından sarkan ayakların sayısını bilmektir.

Yolumuz rahat, düz sayılır. Zaten bugünün pek bir esprisi yok. Öğle sıcaklarını atlatmak için anayoldan paralele girip Değirmendere’de mola veriyoruz. Buradaki paralel yol daha da tenha olduğundan seyahat pek bir keyifli görünmeye başlıyor gözüme. Atıştırmamızı gayet ucuz yöntemlerle gerçekleştiriyoruz. İki çay, bir kola ve yarım ekmek köfteye beş lira veriyorum. Normalmiş yahu. Köyde uzun bir mola verdikten sonra tekrar yola koyuluyoruz. Deniz kenarına ulaştığımız zaman rampalar da sertleşmeye başlıyor.

Asıl Kuşadası yolu olan Efes’in ve Selçuk’un bağlantısına geliyoruz. Uzunca bir rampayı daha atlarak Aydın sınırını geride bırakıp Kuşadası’na giriyoruz. Doksan küsur kilometre devirmemize rağmen öğleden önce rüzgar desteği ile düz yollarda rahat rahat gittiğimiz için yorulduğumuz söylenemez. Zaten böyle uzun planlanan turlarda “big picture” düşünülmeli, enerji patlatmak, rampalarda şova kaçmak gibi aktivitelerden sakınılmalıdır. Bunu ancak aklıselim insanlar başarabilir. Oysa pedal torku sükunetsizliği hemencecik, yarın, Kuşadası çıkışında kendini gösterecekti. Ama biz şimdi Kuşadası’na hemen girişte solda kalan Önder Kamping’e kapağı atmakla meşgulüz.

Kampingde çadırkentimizi nereye kuralım diye devinirken, “Hop hemşerim! Yarın sabah oradan araç manevra yapacağğğ” diye karavanından kopup gelen bir mösyöyle karşılaşıyoruz. Karı koca yirmi senedir Türkiye’yi gezen fransız çiftle geyiğe giriyorum. Antalya’nın hemen girişinde müthiş ve serin bir kampingden söz ediyorlar. Kaputaş plajını ısrarla öneriyorlar. Anamur’dan sonrası için “Il y a rien” diyorlar. Türkçe meali “bi bok yok”. Daha doğrusu civar yollardaki onlarca kilometrelik ıssız ve uçurumlu kesimlerden bahsederek bisiklet için sevimsiz olduğunu söylüyorlar. O yollar hakikaten öyle mi, hatta her fransıza bisiklet konusunda güvenilmeli mi bilmiyorum. Kendim gitmeden bir yargıya varmayayım. Fakat o akşam zaten Hatay’dan önce bir yerlerde bitirmeyi düşündüğüm turu, kafaca Antalya’da bitirmeme sebep oluyor bu gezgin fransız çift.

Güneş batarken cumburlop denize giriyoruz. Manzaramız güzel. Tatilimiz başlamış bulunuyor. Herkeste bir tur mutluluğu hakim. Akşam Kuşadası merkezde dolanıyoruz. Yemeğimizi esnaf lokantasından altı liraya temin ederek kampa geri dönüyoruz. Bizi bugün son rampalarda geride bırakan başka bir bisikletli grup da bizim kampta kalıyor bu gece. İçlerindeki tek alman Peter, Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki dünya kupasına gidiyor. Oha. Diğer arkadaşlar ise Ankara’dan Kuşadası’na gelmişler. Turlarını bitirmenin haklı gururunu yaşıyorlar. Peter’e yarın beraber binme teklifi götürüyorum, bize katıl diyorum. Biraz dinlenirim heralde, geç çıkarım diyor. Normal zamanlarda çeşme başı türevi yerlerde kaldığını, göllerde yıkandığını, kendi yemeğini pişirdiğini söylüyor. Görebileceğimiz en lüks hali buymuş. Hadi canım ordan! Peter’i daha lüks yerlerde de görecektik. Ama “size yetişirim” dediği ertesi gün değil. On gün kadar sabredin…

Reklamlar

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2009

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s