İzmir-Kaş turu (11/11)   Leave a comment

11. gün

1 Eylül Salı

Patara – Kaş

43,81 km

No need to rush. Patara’da güzel bir sabaha uyanıyoruz. Çadırımızın titreyen tentesiyle oynaşan tatlı bir kedi arkadaşımız. En güzel, en sakin, en rahat kahvaltımızı ediyoruz. Kırk kilometre sonra Kaş’a varacağız. İki tekerin bizi ulaştırdığı son yerde, seyahatimizi sonlandıracağız. Bugün sadece on birinci gün, ancak sanki aylardır gidiyoruz, manzaralar bir film şeridi gibi geçiyor, yolların güzelliği tarifsiz.

Patara’dan anayola çıktıktan kısa bir süre sonra bizi Kalkan’a kadar kadar aşmamız gereken ilk rampanın başına getiriyor. Ortalama %6’lık bir eğimle 240 metreye kadar yükseliyoruz, ve Kalkan ayaklarımızın altına seriliyor. Sonbahar’a bugün girdik. Bu Akdeniz bölgesi için kayda değer bir bilgi değil. Güneşin insafına sığınarak üstümü çıkartıyorum. Bisikletçi güneş yanıklarımı, emekli general tatil yanığına çevirme gayretindeyim. Ama o da ne? Rampanın tepesinde bizimkileri beklerken, motosikletli bir mor gömlek musallat oluyor. Abartısız üç kere yanımdan geçiyor. Emniyet şeridinden ters gidip geri dönüyor, abuk abuk bakıyor. Ben de ona dik bakıyorum. Kesinlikle dayağı hak etti. Tekrar geçmediği için çok şanslı.

Asabiyetle başladığım iniş, yine bisikletin iki teker mütevaziliğine terk ediyor kendini. Kalkan’ın içine girmiyoruz. Benzincisinde soluklanırken, kavşaktan dönmekte olan bir bisikletçi bizi görüp yanımıza geliyor. Dün bahsettiğim sürpriz bu mu acaba diye bakıyorum. Hayır, kendisi henüz teşrif etmedi. Necip Bey’le ayaküstü sohbet ediyoruz. O sırada arkadaşı kavşaktan hızla geçip gidiyor. Öğleden sonra Kaş’ta karşılaşırız heralde diyerek yanından ayrılıyoruz. O da Kalkan’a yüzmeye gidiyor.

Kalkan’dan bir süre sonra daimi virajlı, uçurum dibiyle deniz arasında gidip gelen, gölgesiz ve ıssız bir yol seriliyor önümüze. Kaputaş plajına ulaşıyoruz. Saat öğlen bir. Abartısız kırk derece bir sıcaklık söz konusu. Plaj yolun kırk metre kadar aşağısında, merdivenle iniliyor. Aşağıda hiçbir kabin ya da şemsiye yok. Uçurumun duvarlarındaki ince gölgelerde dinlenilebilir ancak. Yine de aşağısı yoldan daha ferah. Ömer’le Serpil Abla devam ediyorlar. Ben ise yine mavinin çekiciliğine bırakıyorum kendimi. Yanımda kalan suya göre hareket ederek, bir buçuk saat kadar vakit geçiriyorum o çılgın güneşte.

Bisikleti yukarıya kilitliyorum. Ayaküstü mayomu ve sandaletimi giyiyorum. Değerli eşyalarımı (bkz.değerli eşya) yanıma alıp, merdivenin başında uyuklayan jandarmaların kulübesine güvenerek iniyorum aşağı. Eşyalarımı uçurumun duvarlarındaki oyuklara bırakıyorum, ardından kendimi de mavi sulara. Üç adım sonra azur mavisinin içindeyim. Güneşlenip, yüzüp, pinekleyip, eğlendikten sonra, tekrar yukarıya çıkıyorum. Mayo ve sandaletle devam ediyorum. Üşengeçlik, sıcak, yolun sonuna varmanın gevşekliği üzerime çökmüş durumda.

Kalan yirmi kilometrenin büyük bir bölümü, demin tarif ettiğim çöl ortamında geçiyor. Bu yoldan tedariksiz devam etmenin tehlikeli olabileceğini belirtmem gerekir. Temmuz civarı kebap olur burada insan. Kaş’a üç kilometre kala yol kenarı köfte ayrancısına ulaşıyorum. Şu güneş sersemliğini üzerimden atıp, yola öyle devam etsem daha iyi olacak. Kaş’ta beni bekleyenlere bir mesaj çekiyorum. Sağ ve salimim, bir saate gelirim. Ayran üstüne ayran içiyorum, karnımı bir güzel doyuruyorum. Köftecimiz bisiklete çok sempatik yaklaşıyor. Tepemde bir tente var, elime gazete tutuşturuyorlar. Öğleyi geçirdiğimiz için hafif bir meltem söz konusu. Artık Kaş’a girecek kadar iyi durumdayım.

Kaş’a varır varmaz, Kaşspor’un çay bahçesine giriyorum. Bizimkiler orada bekliyor beni. Buzlukta bekletilmiş soğuk bardağa erir gibi akan altın rengi Efes oluyor ödülüm. Cehennemden cennete terfi etmenin torpilli formülü. Turu bitirdik, herkese geçmiş olsun. O halde turda kaybettiklerimizi yerine koymak için tıkınmaya başlayabiliriz! Çay bahçesinden kalktıktan sonra çorba içmeye gidiyoruz. Kaş’ın içinden bir bisikletli geçiyor, bu mu acaba büyük sürpriz? Islıklarla çeviriyoruz, bir çay ısmarlıyoruz kendisine. Kalkan’da karşılaştığımız Necip Bey yine. Bisikletli hikayelerini anlatıyor bizlere. Günde 100-160 kilometre gidiyor, ince tur lastiği aksine geniş buldozer lastikleri var, daha önce Napoli-Porto yapmış, Akdeniz kıyılarına fazlasıyla hakim olduğu her halinden belli. Ciğer hacminin benimkinin iki katı olduğuna dair su götürmez kanıtlar verecek hikayeler anlatıyor. Bilindiğin aksine, geceleri yol alıyorlarmış. Sabahları rüzgar çok esmezmiş, ortalama tutturmaları zor oluyormuş. Kadans ve nabız işlerini ise “insan kendini dinlemeli” diyerek kestirip atıyor. Has bisikletçi diye buna derim. “Oley! İzmir-Kaş yaptık, sevindirik olalım” derken, yine işin ehli birine tosluyorum, yeni planlar için elleri ovuşturmaya başlar buluyorum kendimi. Tüm bunlar konuşulurken, caddeden bir bisikletli turcu daha geçiyor! Aha bu kesin turist olmalı. Sesleniyoruz ama duymuyor.

Lokantadan kalktıktan sonra, Serpil Abla, Kaş Kamping’in yolunu tutuyor. Biz de otobüs terminaline gidiyoruz. Necip Bey bu akşam dönüş yapıyor. İşleri dolayısıyla tatili burada bitirmek durumunda. Ömer yarın akşam için bilet alıyor. Ben de ondan bir sonraki gün için biletimi alıyorum. Tur bitti, tatilin ne zaman biteceği de netlik kazandı. O zaman çadırlarımızı kurup denizin keyfini çıkarmanın zamanı gelmiş demektir. Necip Bey’le vedalaşarak, kampingin yolunu tutuyoruz.

Bildiğiniz bütün kamp yerlerini unutun. İzmir’den Kaş’a kadar olan yoldaki en iyi kamp alanı. Kaş Kamping. Hiçbir çadırın diğerinin manzarasını zedelemediği set set yerleşimi, iskelesi, muhteşem berraklıktaki denizi; güneşlenilecek, uyuyacak, başladığınız kitabı bitirene kadar rahatsız olunmayacak sakin yerleri ile, kişisel olarak kendisiyle bir gönül bağı kurduruyor burası. Kampa girer girmez “Bakın burada kim var!” efektiyle tekrar karşılaşıyoruz büyük sürprizimizle. Lokantadayken seslendiğimizi duymayan yabancı turcu, Kuşadası’ndan sonra bize yetişecek olan zat, Peter burada! Nam-ı diğer Vélogod Peter. On gün sonra tekrar karşılaşmanın garipliğiyle, aynı yolun farklı hikayelerini paylaşıyoruz beraber. Başka ailelerin yanında büyümüş ikiz kardeşler gibiyiz. Bizim dinlendiğimiz bir çeşme başı, onun geceleyin konaklama noktası olmuş yeri gelince, fotoğrafını çektiği bir manzaraya, biz başka bir gün, başka ışıklar altında tanık olmuşuz. Sanırım hikayelerimiz ortak. En azından bu dakikadan sonra ortak olacak.

Kaş’taki kalan günler, tatilin tadını çıkarmakla geçiyor. Hayatımda görmediğim çeşitlilikte ürün satan Muhtar marketi, bir tanesinin önünden geçerken Dust In The Wind çaldığını duyarak çok şaşırdığım butik butik lokantaları, güzel restore edilmiş bakımlı sokakları, geceleyin cıvıldayan meydanı, güneşin en güzel batırıldığı antik tiyatrosu, denizinin tertemizliği ile kendisine hayran bırakıyor Kaş. Tura devam edecek olsaydık bile burada bırakırdım diye düşünüyorum bir an için. Bu cennetten sonra yol dağlara doğru kıvrılıyor. Tırmanmaya üşenmemek için bir neden göremiyorum ben!

Akşamları makarnamızı ve biramızı paylaştığımız, sabahları omlet hünerlerimizi birleştirdiğimiz Peter’in yolculuğu Almanya’dan başlamış. Taa Güney Afrika Cumhuriyeti’ne kadar devam edecekmiş. Bir kolu doğuştan sakat olan bu cesur Alman, tahmin edebileceğiniz gibi, bisiklet turuna iki dünya kupasını birbirine bağlamak gibi bir misyon yüklemiş. 2010’daki açılış maçına yetişmeye gidiyormuş. Siz bakmayın onun neredeyse bir yıl sürecek bu tur için yola çok rahat çıkmış gibi göründüğüne. Bisikletini ve fotoğraf makinesini sponsorlar sağlamış. Yoldaki giderlerini de, Almanya’da boşalttığı evinden gelen kirayla karşılıyormuş. Homeless’la turcu arasındaki ince geçişi tutturanlardan Peter. Gerçek bir gezgin.

Gerçek demişken, turun gerçeklerine gelecek olursak… turdaki gider bölüşümünü bakkal defteri hesabıyla yaptık. Herkes o gün ortak kullanılan şey için yaptığı harcamayı söyledi ve bunları not ettik. Yeri gelince aramızdan biri yemeği ısmarladı, diğerimiz çadırların parasını verdi, bir başkası market alışverişini üstlendi. Aralarda ve en sonunda yaptığımız toplama ve çıkarmalarla birbirimize ne kadar borcumuz olduğu ortaya çıktı. Bu konudaki üstün becerisi nedeniyle Ömer’e teşekkür ediyorum. Bu şekilde aramızdan birinin banka olmasına gerek kalmadı, bir kişinin çok nakit taşıyarak sorumluluk almasının önüne geçmiş olduk. Tur boyunca otobüs ulaşımları hariç, ortalama 30-35 lira/gün gibi bir harcamam oldu. Şartlar yiyecek ve içecek kısmından zorlanırsa 20 lira/gün gibi bir ortalamaya rahatça inilebilir diye düşünüyorum (öğle yemeklerini de manuel yoldan sağlamak, daha az içki, powerade ve kola tüketmek). Turladığımız bölgenin turistik olması sebebiyle ortalamanın bu seviyede bulunmasını normal karşılıyorum. Kaldı ki tur boyunca 15 şişe kadar bira içmişim. Keyfimizden şuncacık ödün vermemişiz.

Nihayetinde, iki gün sonra bütün turcular Kaş’tan ayrılmış oluyor. Herkes hayatına kaldığı yerden devam ediyor. Bu Kaş için, bir şeyi değiştirmiyor. Geride bıraktığımız tüm sahiller ve tüm güzellikler için de bir şey değişmiyor aslında. Değişen şey, kilometre sayaçlarındaki rakamlar, jant göbeklerinin kalan mekanik ömürleri de değil. Değişen biziz. Gözümüz görmesi, kulağımızın duyması değişti. Ha tabii… bir de elbet bacak kaslarımızın çapı değişti! Sağda solda yüklü bisikletçiler görürseniz onlara lütfen kibar davranınız, elbet hepsinin anlatacak bir hikayesi vardır.

***

Büyük bir karanlık perdesi var bu olayda. Neresi olursa olsun, bir yerde, hiç görmediğiniz bir turcunun bir rampayı tırmanıp tırmanamadığı, bisikleti seven bizler için çok şeyi değiştirir. Gökyüzüne bakın ve sorun kendi kendinize: Evet mi, hayır mı? Bisikletçi rampanın tepesine ulaştı mı, ulaşmadı mı? Bakın nasıl her şey değişecek… Ve bisiklete binmeyen kimse, bunun ne denli önemli olduğunu anlamayacaktır! Bu benim için dünyanın en güzel ve en hüzünlü resmidir. Bir önceki sayfalardaki resmin aynıdır, ama belleğinize iyice yerleşsin diye bir daha koydum. Bir bisikletçinin zirveye ulaştığı ve inişe geçtiği yerdir burası. Bu resmi iyice inceleyin ki, bir gün yine yollara, dağlara düşerseniz, orayı tanıyabilesiniz. Yolculuğunuzda bu noktaya gelince, n’olur acele etmeyin. Bir süre pırıltının tam altında bekleyin. Karşınıza bir bisikletli çıkıyorsa, gülüyorsa, güneşten yanmış bronz bir teni varsa, sorulara karşılık vermiyorsa, biliniz ki odur. O zaman n’olur yüreğime su serpin. Haber salın, geri döndüğünü bildirin bana.

Reklamlar

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2009

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s