İzmir-Kaş turu (3/11)   Leave a comment

3. gün

24 Ağustos Pazartesi

Bafa Gölü – Ören

89,57 km

Tam da planladığım gibi, çadırın fermuarını araladığımda huzur sunan Bafa’ya açıyorum gözlerimi. Saat henüz sabahın altısı oluyor ve gün ağarmak üzere. Kamp alanından göl kıyısına inen ufak merdivenin duvar ve basamaklarına kurduğumuz kahvaltı mutfağından yavaş yavaş atıştırarak ve çaylarımızı içerek kendimize geliyoruz. Bugün turun üçüncü günü ve her şey düzene girmiş durumda. Yol bizi kırk kilometre içinde Milas merkeze götürecek, Bodrum yolundan ayrılarak Ören’e sapacağız. Gökova körfezine hemencecik inmek gibi bir arzumuz var. İki saat civarı süren toparlanma ve kahvaltı muhabbetinin ardından yola koyuluyoruz. Birkaç kilometre daha gölle beraber seyrediyoruz, sonra gölden ayrı düşüyoruz.

Ozan’ın daha önce ziyaret ettiği sakin Milas yolu gözlemecilerinden birinde ikinci kahvaltılık molamızı vermek üzere duruyoruz. Nasıl olsa tüm gün bizim ve keyfimizin kahyasıyız. Gözlemeleri ve çayları götürmekle meşgulüz. Ancak burada harcayacağımız bir saatlik vakitte güneş öyle bir tavan yapacaktı ki, Milas’a girişimiz -dijital tabelanın yalancısı olabilirim ama fokurdayan beynimin yalancısı olamam- 38 dereceyi bulacaktı. Santigrat.

Otomobil duşlarına kafa sokmayı arzu ettirecek gözlemeciler mevkiinden sonra tırmanışa geçiyoruz. Dün Kuşadası tırmanışı öncesi hafif sızlamalar yapan sağ aşil tendonum, bu sabah da kendini yoklama listesine dahil etmişti. Ancak sürdüğüm bazı kas kremleri sayesinde ve yokuştan önceki devirli çevirme ile mekanizmayı ısıtmış, yokuş yukarı yardırmaya olanak tanımıştım. Neyse ki bu aşil tendonu olayı önümüzdeki günlerde gündemi meşgul etmeyecekti. Zaten ben de turun genel yorgunluğu yüzünden artık gereksiz yere basmayı bırakacaktım. Acaba? Bekle beni Göcek!

Tırmanışın sonu bizi Karacabel tüneline getiriyor. Kısa ama etkili bir moral kaynağı oluyor bu tünel. Devamında bir süre iniyoruz. Düz ve sıcak yollarda pedallamaya başlıyoruz. Milas’a ulaşmadan önce iki ufak mola veriyoruz. Sabah yediğim gözlemeler eridi gitti. Devlet hastanesinin kavşağına gelirken daralan yol ve çıkılan rampa yüzünden bayılmaya yakın bir hale geliyorum. Yeter! Hadi gidip Milas’ta tıkınalım.

Cehennemde cennetten gelen dondurma yemeğe kalksanız, külahınızın sağından solundan çatlamalarla beraber akar ya dondurma, hatta “plörçk” sesiyle tepede duran toplar yer çekimine yenik düşer ya. İşte havanın bu sıcaklığı, insana asfaltın dondurmasını waffle yaptığı küçük kız gibi bir şımarıklık ve üzüntü hali veriyor. En azından bisiklette giderken yüzümüze püfürdüyordu gibi avuntulara gark ediyoruz. Klimasıyla bizi kendine bağlayan internet kafeye giriyoruz. Ben müzikçalar aletimi (tamam tamam reklama girsin; ipod shuffle) şarj ediyorum. İzmir’e gelmeden önce hazırladığım komik grafiği bastırıyoruz. İzmir’den Hatay’a gideceğimizin afişi olan bu grafiği önce herkes matlarının, tulumlarının üzerine bağlıyor. Sonraki günlerde yaşanan toparlanmalar, debelenmeler, eşya aramalar sırasında teker teker parçalanıyor meretler. Son günlere kadar azimle taşıyorum, kağıdın buruşukluğu teptiğimiz yolları hatırlatıyor bana. Kıçıkırık dosya kağıdı göremedi Hatay’ı, biz nasıl göreceğiz allahaşkına. Doğru, PVC kaplatabilirdik.

İki saatlik yemek molasının ardından, Milas’tan ayrılıyoruz. Yol kenarlarında eski fransız işi konaklar göze çarpıyor. Şehrin hemen çıkışında, sağ taraf Bodrum, sol taraf Yatağan-Muğla yolunu işaret ediyor. Biz düz giderek, Ören yoluna giriyoruz. Kırk kilometremiz daha var. Aşılacak iki tane daha sırt var. Bel var, boyun var. Bizim “Karacabel” ya da “Bilmemne Beli” dediğimiz isimlendirme şekli, fransızlarda da “Col de Corbier” şeklinde gözlemleniyor. Tıpkı ünlü Mont Ventoux’nun aslında Türkçe’ye çevirince Yelli Tepe gibi gerzek bir isme dönüşmesi gibi…

Başlarda tempolu girdiğim yolda, bir süre sonra mola veriyorum. Mola verdiğim yerde tekrar buluşmamız yarım saati buluyor. Sonra grubu üçe ayırıyoruz. Muhtemel ki, biz varana kadar hava kararacak ve önden giden birilerinin kalacak yer problemini açıklığa kavuşturması gerekecek. Ömer’le ben önden basıp gidiyoruz. Bir set daha tırmanmamız gerekiyor. Üstelik bu rampalar düzensiz olduğu için acayip derecede yoruyor. Evet, sıcağın etkisi bu dakikalarda geçmiş durumda, ama bütün gün tokatlayıp tokatlayıp şapşala çevirmişti güneş. Yine zaman, akmayan kilometrelerden hızlı akmıştı. Son rampalardan birinin tepesinde Ömer’in yanında taşıdığı pekmezden bir yudum alıyorum. İhenah! Kılcal damarlarıma uzanan glikozun keyfine varıyorum. Niye gidip onlarca para sayıp kokain çekeyim ki? Tanrı bize çok acayip bir vücut vermiş. Kasesini biraz hırpalayınca çıkıyor bişiler.

Uzun süren çıkışın, hayli uzun bir inişi oluyor. İnmekten bile yoruluyorum. Aşağıda, meşhur termik santral karşılıyor bizleri. Hatta iş inmekle de bitmiyor, göbek çatlatan bir düzlükte beş kilometre daha çeviriyoruz koya ulaşmak için. Aradaki grup bu düzlüğün başında yakalıyor bizi. En geride kalan üçüncülerimiz ise dolmuşla varıyorlar. Bugünkü yol, bütün seyahatin en yorucu rotalarından biri olabilir. Siz siz olun, Milas’tan Ören’e giderken bir daha düşünün.

Fiyat bakımından yakın olacağını düşündüğümüz için bir apart oda sorgusuna gidiyoruz, ancak yine daha ucuz olan çadırkente kuruluyoruz. Bu sefer biraz karanlıkta kuruyoruz çadırları. Burası kaldığımız en angut kamping olarak kayıtlara geçiyor. Daha tozlu şartlarda kalacağımız bir yer daha olacaktı, ama orası henüz kamping statüsünü kazanmadığı için listeye dahil etmiyorum. Yan komşudan gelen börülceyle makarnamızı arkadaş ediyoruz. Hayli geç gelen Ozan ve Nur’la bir sefer de pideciye gidiyorum. İletişimsizlik yüzünden hababam sınıfındaki Ahmet karakterinin başına gelenler gibi makarnadan da oldular. Nedense hababam sınıfındaki bu karakterin yaşattığı conflict uzun seneler komik olmaya çalışan türk dizilerini domine ederek, iletişimsizlik üzerine kurulan parodiler ortalığı kasıp kavuracaktı. Garip. Pidecinin yanındaki kahveden Diyarbakır-Fenerbahçe maçına bakıyoruz.

Gece saat iki sularında çadırımdan donla fırlayarak, bütün kamp alanını sinek ilacına boğan aracın yanına gidiyorum. Araç sahibi ortalıkta yok. Elimdeki feneri sağa sola tutarak adamın dikkatini çekiyorum. Gebericez ulan, bu ne gürültü bu gaz? Çek şu arabayı öteye! İnsana zarar vermezmiş. Uykusundan ediyor ama n’aber? Neyse sakin olmakta yarar var. Alt tarafı, bir don ve çadıra sahipsin. Boşver, yarın sabah yüzünü yıkamak yerine denize girersin cumburlop…

Reklamlar

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2009

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s