İzmir-Kaş turu (4/11)   Leave a comment

4. gün

25 Ağustos Salı

Ören-Akyaka

47,18 km

Amele yanıklarıyla çadırdan fırladığım gibi sahilde alıyorum soluğu. İşini bilen emekliler tek tük yüzme aktivitelerini gerçekleştiriyorlar. Ah uh çok taşlıymış, evet. Floş diyerek bırakıyorum kendimi Gökova mavisi sulara. Sünger avcılarının, kendine has fırtınaların, fokların, Cevat Şakir’in Gökova’sındayım. Yüzüveriyorum dubalara kadar.

Sabah böyle uyanınca motivasyonu tamamlıyorum. Dün gece sinek ilaçlarına boğulan çadırkentimizde kahvaltı ediyoruz. Toparlanmaydı, bulaşıktı, köşedeki marketten yolluktu derken saat on biri buluyor yola koyulmamız. Hayvan gibi sıcak. O sıcakta yokuşa saracağımızı bilmek ayrı bir moral bozukluğu. Ören’in hemen çıkışındaki yol keyfimizi biraz olsun yerine getirse de, bitmek bilmez, düzensiz ve bozuk zeminli acayip rampalar o sıcakta motoru yakmamıza sebep oluyor. İzmir turundan beri bisikleti ittirmeyi özlemişim. Yürüyelim arkadaşlar!

Ölüm gibi sekiz kilometreden sonra Adatepe’ye varıyoruz. Biraz insaflı sayılabilecek dört kilometre daha giderek Kultak’taki kahveye çöküyoruz. Ramazan dolaylı bir ağırlık mevcut. Hatta kahveyi bizim için açmışlar gibi bir durum söz konusu. Elbette yokuş, grubu paramparça ediyor ve arkada yine iki kişi bırakıyoruz. İlk on iki kilometrenin bilançosu 10,2 km/s gibi bir ortalama hızla alınmış olması. Yolun bir saati de soluklanmayla geçti.

Kultak köyündeki kısa molamızı, Ömer’in bizi görmeden vızzz diye önümüzden geçip gitmesiyle noktalıyoruz. Toparlanıp yola çıkıyoruz, beş dakika sonra buluşuyoruz. Yarım saat daha gittikten sonra sağımızda acayip bir manzarayla mükafatlandırılıyoruz. Akbük koyu ayaklarımızın altına seriliyor. Manzaranın kendini ele vermesinden az önce, Muğla yönüne 43 kilometrelik bir tabela beliriyor. Yokuşlu yollarla ilgilenenler değerlendirebilir. Fotoğraf makineleri kılıflarına girdikten sonra, U dönüşleriyle bezeli bir yolda, merdiven misali denizin kenarına iniyoruz. Biraz sonra ilk gördüğümüz patikadan denize inmek gibi bir çılgınlık yaparak, Ömer’le molamızı veriyoruz. Grup dünkü gibi üçe ayrılıyor.

Denizin maviliği o kadar cezbedici ki, hemen mayoları geçirip suyla buluşma derdindeyim. Yola yakın bir kısımda bisikletleri bırakıp patikadan aşağı denize girmeye gideceğiz. Giyinmek için bir ağacın arkasına geçiyorum, yani öyle yaptığımı sanıyorum, ama ağacın arkası yola bakıyor. O sırada motoruyla yolun kenarından geçmekte olan 48 plakalı bir dayı, sanırım benim kaseyi gördükten sonra duruyor, bir sigara yakıyor. Umduğu danimarkalı turistlerle karşılaşmadığı için üzgün, sigarası bittikten sonra yoluna devam ediyor. Biz de denizin kenarına iniyoruz.

Yol boyunca gireceğim en temiz denizlerden birindeyim. Burası o kadar güzel ki, ertesi sabah yine yüz yıkama bahanesiyle ineceğim mavi bayraklı Akyaka plajını pis bularak dizlerimin ötesini ıslatmayacaktım. Yüzüyoruz, geri geliyoruz, kestaneleri görüyoruz, taşları sektiriyoruz, güneşleniyoruz, budur diyoruz ve bir buçuk saat kadar sonra ayrılıyoruz oradan. Yol boyunca benzer patikalar, müthiş manzaralar eşliğinde gidiyoruz. İnişler çıkışlar hep var ama yolun sağındaki yeşilin ve mavinin tonları tanrının paletinden fırlamış olacak ki, hayatımda gidip gidebileceğim en güzel yolda olduğumun hissi doğuyor içime. Abartmıyorum. Yirmi beşinci kilometrede ayrıldığımız deniz sefası noktasından bir buçuk saat sonra, kırk bir buçukuncu kilometrede, genişleyen sahildeki Gümüş Büfe’de ikinci molamızı veriyoruz. Öncesinde bir lokantayı daha tırıs geçiyoruz. Bu bilgileri paylaşıyorum ki, cennetteki timing için kimse hata yapmasın, bir daha, bir daha gelmeliyiz diye tutturmasın.

Teorik olarak Akyaka’dan batı yönünde altı kilometre kadar ilerde olan Gümüş Büfe ve onun sahilinde, kendime, hayata, manzaraya, meltemin tazeliğine, hafiften dalgalanmış olan denizin bitmeyen ışıltısına acımıyorum ve yarım ekmek köfteyle bir bira söylüyorum kendime. Yediğim en güzel köfte, içtiğim en güzel bira oluveriyor. Burada yaşayanların akli dengesi nasıl yerinde kalabiliyor? Yaktın beni Gökova.

Bir saat sonra ayrılıyoruz oradan. Yarım saat geçmiyor ki varmışız. Nereye mi? Esen Pansiyon’dayız. İşletmecisi Fırat Bey de bisikletçi, meşhur Gökova Pedallarımın Altında turlarının organizasyon komitesinde görev alıyor. Kısacası bugün yatak yüzü göreceğiz. Üç günde bir matı dinlendirmek lazım elbette. Tüple çalışan ocağa, iki adım ötedeki bir banyoya, koltuğa, eşya konabilecek herhangi bir yüzeye hasret kaldım. Çamaşırlarımızı da yıkama şansını buluyoruz. Evet evet, üç günde bir böyle bir şey kesinlikle lazım.

Bu sefer insan gibi mutfağımızda yemeğimizi hazırlıyoruz (yemek, mutfak ve biz insan gibiyiz). Makarna bana her zamanki gibi yetmiyor. Gece biranın yanında cipsle açığı kapatırım diye düşünüyorum. Tekelcinin buz dolabında gözüme bira değil, renkli renkli drinqa diye bir şarapımsı çarpıyor. Gönder abisi beş tane. Cipsi az, fındığı bol tutunca, bir de biranın müthiş kalorisinden mahrum kalınca, depolar tam dolmadan fişi çekmiş oluyoruz prizden. Akyaka plajındaki mavi bayrağa türlü türlü renkte şaraplar arkadaşlık ediyor. Ozan’a yarın İzmir’e dönmemesi gerektiğini anlatana kadar saat ikiyi buluyor. Evet, yarın sabah iki tane fire vereceğiz. Nur kesin dönüş yapacak, Ozan kesin olmayarak Dalyan’da bize tekrar katılacak. Durun bakalım daha neler olacak…

Reklamlar

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2009

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s