İzmir-Kaş turu (5/11)   Leave a comment

5. gün

26 Ağustos Çarşamba

Akyaka – Dalyan

67,57 km

Gece ikide yatmış olabiliriz. Hatta ben yattığım yeri hatırlamıyor da olabilirim. Böyle tur mu yapılır lan demiş olabilirsiniz. İçinden küfreden vardır, tutamayıp sıkıntısını dışa vuran vardır. Hepsinden önemlisi iki şey vardır. Uyku ve karbonhidratlar. Sabah köründe kalkıyoruz, zıpkın gibiyim. Çakı gibiyim çakı. Mayoyu çekip sahile iniyorum. Denize burun kıvırıp pansiyona geri dönüyorum. Amma şımarttı lan beni bu tatil.

İşte yine her sabahki gibi bu sabah da toparlanıp kahvaltımızı ediyoruz. Daha temiz oluyor bu seferki aşamalar. Sandalyemiz var, masamız var. Bu altı kişi olarak yaptığımız son kahvaltı. Ozan’a şimdilik, Nur’a el veda ediyoruz. Ertesi sabah üçe düşeceğiz, bir ara yine dörtleyip, finalde yurt dışından bir transferle yine üç kişi sınırını koruyacağız kahvaltı masamızda. Bizde paylaşım esastır kardeşler. Madem ayrı düşüyoruz, bir fotoğraf çektirecek oluyoruz Esen Pansiyon’un önünde. Fırat Bey de bugün bize bir süre eşlik edecek. Biz de kim isek artık. Grup psikolojisi paramparça yerlerde. Böhü.

Tatlı tatlı dökülüyoruz Söke düzlüğüne. Hoş yollarda ilerliyoruz. Anayola girdikten birkaç kilometre sonra ovayı terk etmemizi sağlayan continuous rampayı çıkıyoruz. Lay lay lom demiyorum ama fotoğraf çekeyim diye rampayı biraz hızlı çıkıyorum. Fotoğraf çekmek için çok enerji harcıyorum, bu açık. Hatta bugünün patlama enerjisini daha ilk rampadan patlatınca, secondary bataryaya biraz erken geçiyorum (ibne gibi araya ingilizce kelimeler serpiştirme lan!). Bir iki tabela daha çekmek için yavaşlarken, bir daha yetişemiyorum bizimkilere. Ömer’den mesaj geliyor, yirmi bilmemkaçıncı kilometrede sağdayız. Yettim gayri. Dün içkiyi fazla kaçırdık, evet. Akşam yemeği yetersizdi, evet.

Daha dur diyor yükseklerden yankılanarak gelen bir ses. Ben sana neler yapacağım. Yere baktığında ayak ucunu göremeyeceksin, bir gözün bir tarafa, öbür gözün öbür tarafa bakacak, fellik fellik evin yolunu arayacaksın, çükün kuruyacak düşecek, küfürü basacaksın, sağını solunu karıştırıp, olduğun yerde sızacaksın… Daha dur. Hemen durmadım devam ettim. Yolun sağındaki taze meyve noktalarından birinde bir kokteyl içtik. Serinletiyor, ama mideye inene kadar. Yine otuz sekiz derece civarlarında bir arap taşağı sıcağı söz konusu. Belki de nümerik olarak daha sıcaktır. Taze meyve noktasından, ilerleyen günlerde sabah kahvaltısında bomba etkisi yapsın diye ufak bir kavanoz polen alıyoruz. Fırat Bey bu noktadan geri dönüyor. Akyaka misafirperverliği için çok çok teşekkürler!

Artık sıcağa küfrederek ilerlediğim için geride kalmıyorum. Hatta yol bir an önce bitsin diye yardırmalardayım. Sanki Köyceğiz’e girdiğimizde farklı bir hava soluyacağız e gerizekalı. Yine sıcak, yine sıcak. Yarım saat sonra varıyoruz. Zıkkımlanma derdindeyiz. Dün akşamki açığı kapatmalıyım. Çıtır çıtır kuşbaşılı pide götürüyorum, Penguen pide salonunda. Yemeğin sonunda çayları da hüpletip biraz pinekliyoruz. Sağ elimle destek verdiğim başımla önce biraz yere doğru kaydırıyorum bakışlarımı. Sonra iyice zemine kayıyorlar. Sağlı sollu…

Uyandığımda bizimkiler hesap ödemek için kalkmış, gözümü boş masaya açıyorum. Kendime bir yuh çekiyorum, saat 15:04 fişiyle mekandan çıkıyoruz. Ömer’le internet kafeye gidiyoruz. Bisiklete binen, İstanbul denen megaköylülerin fetişi oldukları bir şey var burada. İnternetçinin önünde bisiklet parkı var. Bir de şehirde bisiklete biniyoruz, bilinçliyiz diye gerim gerim geriniyoruz. Critical Mass falan. Hasiktirin oradan ya. Benim gibi birkaç ibnetor hobi olsun diye bisiklete biniyor işte.  Şehir şehir olsa zaten herkes bisiklete binerdi.

İnternet kafede bir saat pinekliyoruz, müzikçalar yine şarj oluyor. Aç bir şekilde mailler gözden geçiriliyor. Facebook’ta münasip yerlere yorumlar yazılıyor. Aptal aptal ekrana bakıp sırıtılıyor. Yeterli dozu aldığımızı sandığımızda çıkıyoruz. Şöyle bir göl kenarına uzanıyoruz. Turist ofisinden büroşür alıyorum. Dalyan’a devam edeceğiz. Ara yola girmeden önce ana yolda çalışma varmış. Yahu biz bu mereti nerelere sürdük, o da bir şey mi diyorum. Abant gölünden bir inişimiz var, zifte bata çıka çıka, yaaa!

Dalyan’a giden yola girdiğimiz vakit, yine ön taraf basıyor, ben geride kalakalıyorum. Bu sefer yorgunluktan değil, yolun güzelliğinden. Etraf yemyeşil, yol düz, hiç yorucu bir yanı yok. Bu yol göl kıyısından açıkta, gölü çevreleyen tepeler başlamadan önceki düzlükte yer alıyor. Kıyının açığından, hep düz devam ediyor. Atmosfer muhteşem. Güneş düşmüş, hava olmuş şeker gibi. Sakin sakin sürüyorum. Çıkarıyorum telefonumu, handsfree’ye alıyorum, bir iki eş dost arıyorum. Hasret gideriyorum. Hasret giderirken ilerliyorum, ilerlerken hasret gideriyorum. Yolun bu aralığı da tüm turun en keyifli kısmı olarak zihinlerde yer ediyor. Zaten bi’ yemek yerken, bir de yemekten sonra keyifleniyorum, nedir bu gırtlak derdi, anlamış değilim.

Dalyan’a yüzümde bir gülümsemeyle giriyorum. Bizimkileri girişte beklerken buluyorum. Sonra carettaların heykelini dönüyoruz. Bir yerlere saparaktan kampingi buluyoruz. Gayet hoş bir yer. İlk egzantrik duş tuvaletleri burada görüyoruz. Siyah fayans kullanılmış. Lavabo kısmında bazı taşlar ayna niteliğinde. Duşlarda ise vücudunuzu görüyorsunuz ama ışık duvarları göstermek için yetmiyor. Bir garip. İyi porno çevirilir aslında. Bu akşam alışveriş için fedai benim. Hem güneş daha batmadan birkaç foto çekerim. Suyumuzu makarnamızı alırız. Bir yerlere saparaktan bulduğumuz kampingi öyle bir kaybederiz ki. Şehrin meynanıyla Kaunos’a bakan derenin aktığı istikameti de kaybederiz. Ulan! Aptal gibi dolanıyorum ortalıkta. Sağa sola kamping nerede diye soracak oluyorum. Beni “buranın yerlisidir ona sorun” diye bir adama yöneltiyorlar. “Büyrün nasil yardimci olabilirim?” Allah’ın Dalyan yerlisi ingilizinden de yol tarifi aldıktan sonra, dayanılmaz bir hafiflikle, artık küfürler saçarak dolanıyorum. Hava karardı ve ben gerizekalıyım.

Bu arada Dalyan’dan izlenimler köşemize gelecek olursak. Deli gibi ingiliz kaynayan bir kasaba. Publarla dolu caddeden iki sokak içeri geçince iftar açan Muğla’lı görmek mümkün. Zaten bu gezi boyunca ilk kez iftar açan görüyorum, Güney’e tanrı uğramamış tezimi pekiştiriyorum. Ertesi sabah daha da ayyuka çıkacak sağı solu parsellemiş ingilizler gerçekten merak uyandırıyor. Ne işiniz var kardeşim burada demezler mi adama? Havasına, suyuna, taşına, toprağına.

Ömer’in yardımlarıyla kamp yerimizi bir şekilde bulduktan sonra, Antalya’lı çadır komşularımızdan edindiğimiz tüp ile hızlıca makarnamızı pişiriyoruz. Dört kişiyiz ve yarım kilo makarnayı komple pişiriyoruz. Alabildiğiniz kadar alın, gerisini çatlayana kadar ben yiyeceğim! Yemeği yemek için terasımsı bir yere çıkıyoruz. İşte dere, işte hafiften ışıklandırılmış Kaunos kral mezarları. Güzelim manzarada, çok şık bir akşam bizi bekler. Biralar biraz ısınmış olsa da, 48 plakaya iyice alışmış bünye, bu gece de çadırında güzel bir uyku çekecektir.

Reklamlar

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2009

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s