İzmir-Kaş turu (6/11)   2 comments

6. gün

27 Ağustos Perşembe

Dalyan – Yanıklar

82,88 km

Turun en uzun günü. Gün henüz doğmadan, saat altıda başlıyor. Ertan Abi işleri dolayısıyla aramızdan ayrılıyor bu sabah. Kaldık mı üç kişi? Çok erken kalktığımız kampingden kahvaltı dahi hazırlamadan fırlıyoruz. Ertan Abi’yle vedalaşıyoruz. Altı gündür hep beraber büyük bir keyifle yol aldık. Başka bir turda görüşmek dileğiyle, o Ortaca üzerinden anayola çıkmak üzere, biz de İztuzu’na inmek üzere yollarımızı ayırıyoruz. Ertan Abi Fethiye’den otobüsle Gaziantep’e dönüyor.

İztuzu’na gitmek için esas yolu bulmadan önce, dümdüz uzanan tarlaların aralarındaki sazlı yollarda ilerleme teklifimi değerlendiriyoruz. Süper bilinçsizce bir sağa bir sola dönüyoruz. Sabahın köründe orada karşılaştığımız için sevinçle yol sorduğumuz kadın da, dünkü garip ingiliz istilası tespitiyle örtüşerek, “Vallaha bilmiyrem, ama İztuzu’na buradan yol varsa çok sevinirim” cümlesinin ingilizcesini seslendiriyor. Değişik bir yaşam tarzı tabii. Siz bakmayın her ecnebinin çok bilinçliymiş gibi takıldığına. Gelin empati kuralım. Günlerden bir gün İngiltere’ye yerleşesim geliyor. Acayip param var. Türkiye’ye fazla geliyor param. Hem sonra yazın İstanbul hiç çekilmiyor, çok nemli, yapış sıcak. Hele tatil yerleri, of off hiç sözünü açmayalım. Bayılıyorum yağmura. Durmadan geçen bulutlara bayılıyorum. Kasvet seviyorum. Yeşil çimenler seviyorum. Ülkenin güneyinde Chichester kasabasından bir ev satın alıyorum. Ufak da bir bisiklet ediniyorum. Burada her yer düz ayak zaten. İki adım ötede alışveriş merkezim var. Oradaki arkadaşlar çok yardımcı oluyorlar bana. Türkçe konuşmak için götlerini yırtıyorlar sağolsunlar. Başka türkler de yerleşmiş kasabaya. Onlar da kasvet manyağıymış benim gibi. Hayatın keyfini çıkarıyorlar. Camdan yağmur izleyerek dolduruyorlar boş günlerini. Sonra bir gün yolunu kaybeden bir ingiliz çıkageliyor. Benim türk olduğumu anlayıp, türkçe konuşuyor, diyor ki, buradan kasabanın merkezine nasıl inerim. Ben de cevap veriyorum: “Bilmiyrem ama buradan merkeze inen kestirme bir yol varsa çok sevinirim.” Çerçeve tamamlanmıştır inşallah. Bu nasıl bi laf lan?

İngilizlere hiç gol atamadan devam ediyoruz. Bir yerde girdiğimiz yollar da bitiyor ve tarlanın ortasına dalıyoruz. Sonra geri çıkarken bir araçla karşılaşıp yol soruyoruz. Asıl gitmemiz gereken yolu bulup, sabahın sessizliğine zincir gıcırtılarımızı dahil ederek ilerliyoruz. Sülüngür gölünün çevresinden dolanıyoruz bir süre. Havanın temizliği ve tazeliğinin tarifi yok gibi. Bu keretta kerettalar yumurtlayacağı yeri biliyorlar nitekim. İztuzu’ndan önce bir baba tırmanış karşılıyor bizleri. İniş başladıktan hemen sonra karşımıza çıkan araç kapısı, sabah sekize kadar gerim gerim gerinen bebek carettaların korunması maksadıyla plajın henüz açılmamış olduğunu söylüyor bizlere. Kaplumbağalarla empati kurup, biz de evimizi sırtımızda taşıdığımız için yarım saat torpilli olarak plaja erken girme hakkını kazanıyoruz. Ben zaten İstanbul’da vosvos da kullanıyorum. Bütün olayım kaplumbağalardan ibaret. Felsefemi kabuk içine oturtmuş bir insanım.

Bir şey eksik sanki, değil mi? Evet, kahvaltı edeceğiz. Her daim kahvaltılıklarımızı yanımızda taşıdığımızdan, Serpil Abla’nın benzinli ocağı sayesinde çay suyumuzu da ısıtarak atıştırmalara başlıyoruz. Burada birkaç ufak saat denize girer, güneşlenir, sonra gerisin geri tırmanıp Fethiye yönüne gideriz diyoruz. Bugün nereye gideceğimiz bu saatler itibariyle netlik kazanmadı. En başta Dalyan’da off gün vermeyi planlıyorduk. Çünkü, İzmir’den hemen ertesi gün dönecek olan Ozan da bize katılacaktı. Sanırım böyle olsaydı daha az sorun çıkardı. Chain reaction derler ya. İzleyelim görelim.

Aynı sabah Akyaka’ya geri dönen Ozan, yardıra yardıra İztuzu plajına doğru ilerlerken disk frenlerinin biten balataları sinyal veriyor. Yolda kalıyor. Minibüsle Fethiye’ye gitmek zorunda kalıyor (disk frenden anlayan en yakın bisikletçinin Fethiye’de olma sorunsalı). Biz Ozan’ı plajda beklerken ve bugün belki de Dalaman’a kadar gidecekken, gelen bu yeni haberle planları revize ediyoruz. Yaptığımız revizyondan sonra daha bir orta nokta olan Katrancı koyu yakınlarında buluşmayı düşünerek, üç saatlik İztuzu dinlencesinden sonra pılı ve pırtıyı olması gereken yerlere tıkıştırıp yeniden yola düşüyoruz. İztuzu dinlencesinden kasıt, son bir saat boyunca üzerinize konarak kanınızı emen çok işlevli karasinekler, enine boyuna geniş olan kumsala açılmış ufak yavru kaplumbağa delikleri, onların ayacıklarının izleri (bidik bidik koşturarak kavuştular denizlerine oy oy hanimiş), neresinden girsem de nereye yüzsem dedirten deniz sefası ve bir takım takılmalardan ibaret. Geri çıkışımızla bir yüz otuz metre daha irtifa kazanıyoruz. Henüz sabah ve biz üç yüz doksan metre irtifa kazandık bile. Hey maşşallah.

Kahvaltı etmiştik öyle değil mi? Kesmiyor efendim. Tepedeki gözlemecilerin çardaklarından birine kuruluyoruz. Bir saat kadar da orada pinekleyip, gözleme tüketip, sıcağı tepemize çıkarıp, allahın saat yarımında, tekrar yola koyuluyoruz. Buradaki ara yolları deneyerek Dalaman ovasına ineceğiz. Görece kısa bir süre tırmandıktan sonra, yine deniz seviyesine inerek, tarlalar arasındaki yollara giriyoruz. Burada da bir iki yol uzatma maceramız olmuyor değil. Dalaman merkezine çok az kala iki güzel Muğla kızının sattığı karpuzlar ilişiyor gözümüze. Hafif sarışın ve dolgun bir karpuzu keserek çıtır çıtır yiyoruz. Çok tatlılar, ellerimiz, ağzımız yapış yapış oluyor.

Aynı kavşaktan arabasıyla geçen sedonalı bir bisikletsever dostumuz ve eşiyle de geyik yaptıktan sonra, Dalaman’a varıyoruz. Yolun devamında meşhuur Göcek rampası var. Hatta bu şöhreti, tepesindeki paralı tüneli bisikletçilere açmamasından beri geliyor. Tüneli gördükten sonra bir yüz elli metre daha yükselmenin yaşattığı keyif başka hiçbir yerde yok. Bütün performansımı sergileyeceğim bu geçidi alt edebilmek için. Dalaman’da kola takviyesi yapıyorum. Kasabanın doğusundaki ara yollardan kaynıyoruz Fethiye yoluna. Şerefler ve Kargınkürü’nü geçip yukarı, anayola çıkıyoruz. Aslında Şerefler köyünün devamında, bize motorlular ve eskort eden bisikletli veletler tarafından bozuk olduğu söylenen bir yol uzuyor. Bu yol sizi orman içinden Göcek tünelinin başına kadar çıkaracaktır. Trafik sevmeyenlere tavsiye edilir.

Anayola kavuştuktan sonra takıyorum kulaklıkları. Tempomu yükseltiyorum. Her egosu yüksek dağcı gibi, benim de bu tepeyle ilişkili bir conflict’im var bünyemde. Yılmadan, yorulmadan, osurmadan çıkmalıyım. Çıktıktan sonra da üç yüz kırk metre rakım gösteren tabelayı kıçıma sokmalıyım. Her neyse. Tünelin başına gidiyorum. Beni almayacaklarını bile bile ilerliyorum. Güvenlik farkedip dışarıya çıkıyor. “Açsanız da geçmeyecektim tünelinizden” diyorum emir kuluna. “Biz de dediğin gibi emir kuluyuz zaten, açamayız” diyor. Hedef şaşırtıp “Sabah buraya başka bir bisikletli daha geldi mi?” diye Ertan Abi’yi soruyorum. Sağolsunlar sabahki vardiyası dolan güvenliği arayıp öğreniyorlar. On bir gibi geçmiş. Teşekkür edip, yokuşa sarıyorum.

Deli tırmanıyorum. Bir ara gerizekalı gibi fotoğraf çekmek için yolun karşısına geçerken, kulaklıklar dolayısıyla indiğini duymadığım kamyon şöförünün nabzını oynatıyorum. Bu kadar atraksiyonun gereksiz olduğunu biliyorum. Ancak o anki düşük şeker seviyesi ve ego patlamaları, geçen saniyeleri anlamsız kılıyor. İki viraj daha dönüyorum ve zirve tabelasını görüyorum. Aferin. Şimdi al eline telefonu. Kütahya’da manyak gibi dağ tepe dolaştığın Troy babanı ara. Onsuz ancak üç yüz metreye çıkabildiğini söyle. İki tekerli geyikler yap.

Her çıkış gibi bunun da bir inişi oluyor. İndiğimiz yer Göcek koyu oluyor. Markete girip türlü alışverişler yapıyoruz. İki tane de ufak bira alıyoruz. Bakımlı Göcek sahilinin yeşil çimlerinde hüpürdeteceğiz. Soğuk soğuk ve iyi gelecek. Bu arada güneş batma hazırlıklarına girişti. Nasıl mı? Gözlemeciden ayrıldıktan iki saat sonra Dalaman’a varmışız. Dalaman’da yarım saat mola vermişiz. Anayola çıkışımız da yarım saati bulmuş. Kırk beş dakika ise geçidi aşana kadar geçmiş. Tepede oyalan, inişte dur fotoğraf çek, marketin kliması da ne tatlıymış ayol derken saat altı oluyor. Göcek’ten çıkışımız abartısız yediyi buluyor. Tatil modundayız zaten, önemli değil. Önemli olacak tek şey havanın kararması ve bizim Yanıklar köyüne, Pastoral vadiye gidiyor olmamız!

Gidiyoruz gidiyoruz yol bitmiyor. Bitmese de olur, yemyeşil, geniş, tertemiz yollar. Bir çıkıyoruz, bir iniyoruz. Bir daha çıkıyoruz. Ulan amma da çok çıktık. Bir de bakıyoruz burası da Metris geçidiymiş. Yüz kırk metre daha yazıyoruz elevation tahtasına. İstanbul’a döneyim U2 dinleyeceğim. Geçidin yakınlarında Pastoral vadiye telefon ediyorum. Durumumuzu belirtiyorum falan (bkz.durum belirtmek). Bu arada… Ozan nerede? Unutmadınız değil mi? Minibüsle ulaştığı Fethiye’de frenlerini tamir ettirip uzunca bir süre oyalanmış Ozan. Sonra bizim, yerinde durmak bilmez telefonlarımıza dayanaraktan, Fethiye’den çıkmış, bize doğru gelerek Katrancı koyuna demir atmıştı. Henüz çadırını kurmamıştı. Bizim de ona katılmamız beklenirken, Yanıklar’a çağırdık onu. Bu görüşme sırasında hava tamamen kararmıştı. Gerzek bir yol ayrımındaydık. Sabah ola hayrola dedik. Ertesi gün aydınlıkta Yanıklar’a gelecekti Ozan. Maalesef tekrar ayrıldık.  Biz niye o gün dizimizi kırıp Katrancı’ya inmedik de, (hem sabah denize girerek uyanırdık yine) ekolojik çiftlik sevdasına giriştik, bir fikrim yok. Sonuç olarak dört kilometre çapında bir alanda ayrı düşmeyi becerdik.

Yanıklar’a gelir gelmez geçtiğimiz ufak köprüden sola kıvrılıyoruz. Akan dere boyunca ilerliyoruz. Sonra yol hafif hafif tırmanmaya başlıyor. Bisiklet flaşörlerinin bir sikime yaramadığı belli oluyor. Kamp için getirdiğim kafa lambasını sokuyorum devreye. Bunun yol tabelasındaki fosforu parlatan bir gücü var. Ancak şimdi toprak yolda, takur tukur taşlar fırlatarak, mutlak karanlığa doğru ilerlediğimiz için durumumuz pek parlak sayılmaz. Bir ara sağ taraftan gelen “plörçk” sesi üzerine ışığı oraya tutuyoruz. Yolun kenarında kanal varmış. Plörçk eden şey de balıkmış. İnsan hayret ediyor tabii. Oysa bizim için hayat, önümüzde ancak görülebilen bir metrelik yol parçasının taşlı zemininden ibaret. Bu şartlar altında Pastoral vadinin tabelasını bulmamız da skor hanemize yazılmayı hak ediyor.

Vadinin içi nemli ve serin. Kamp zeminimiz gevşek ve tozlu. Çiftlik harikulade, ama her güzel yer gibi bisikletle ulaşması zahmetli. Açık büfeden multiorganik yemeğimizi yiyoruz. Çiftliğin sahibi Ahmet Bey’le bir kısa sohbetten sonra çadırlarımıza çekiliyoruz. Yarın için off verip vermemeyi düşüneceğiz. Resmen altı gündür yoldayız. Hayvanlığın lüzumu yok. Ama bir türlü off gün verip, popomuzu yirmi dört saat boyunca seleden uzak tutmayı başaramıyor muyuz ne?

Reklamlar

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2009

2 responses to “İzmir-Kaş turu (6/11)

Subscribe to comments with RSS.

  1. Blue Cruise Fethiye is the ideal place. The islands, coves awaiting your discovery.

    Historical places are also at the beginning of the ancient city of Kayakoy Hidden City, Tlos, Xanthos between must-see destinations.

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s