Körfez turu (2/3)   Leave a comment

18 Eylül Cuma

Köseköy – Sapanca

35,19 km

“Yolda içersin ya!” diyerek elime tutuşturmuştu bira şişesini. Aylardan ramazandı bile. Sahil kasabalarına tanrı uğramamış. O yüzden herkes kendince bir parça tanrı. Sağolsun, ama bisikletin o her şeyi koyamadığınız çanta düzenine cam şişeyi eklemlendirmek sıkıcı oldu. Şimdi olsa içer miydim bilmiyorum. Belki otobüste uyumama yardımcı olurdu. Zaten üç gündür burada tatil yapıyordum. Bisiklet gezisinin yorgunluğunu atmıştım. Otogara gidene kadar içiverecektim işte… Ne alemi vardı şimdi bir Miller’ı çöp tenekesinin içine bırakmaya. Hem de soğukken!

İki bin sekiz eylülünden kalma bu hatıra, daha sonraları cereyan edecek olaylarla, psikanalitik yorumlara açık bir travma olduğunu belli edecekti. Şimdi, sabahleyin Erdemler’de uyanıyorum. Dün vardığımız uzlaşma doğrultusunda Sapanca gölüne şöyle bir uzanacağız. Aramızdaki oluşabilecek performans farklarının dün yaptığım uzun yolun yorgunluğuyla dengeleneceğini varsayıyorum. Ancak gaz bir insan evladı olduğumu hesaba katmayı unutuyorum.

Aslında bu gezicik, blogumuzun meşhur domain adına hitap etmekte sıkıntı çekiyordu. Nitekim gelen bir telefon üzerine, babama bisikletle İzmit’e geldiğimi söylemiştim. O da nesi? Madem haşırt diye bunu dillendirebiliyordun, neden daha önce söylemedin? Neden kaçamaksın? Bunun cevabını, bu gezinin son bölümünde vereceğim. Daha doğrusu cevap kendi kendini ele verecek. Kendiliğinden. Tam bir fenomen gibi davranacak.

Eski çılgın turcular, sabahleyin gayet serin bir şekilde hazırlanıyorlar. Daha önce beraber çok kilometreler erittikleri için hayli tecrübeliler. Bu tur onlar için omuz üzerinden fıskeyle ötelenen bir toz parçasından ibaret. Dosdoğru, D100 adlı karayoluna dökülüyorlar. Oradan Maşukiye yolunu tutup tekrar Adapazarı yönüne dönüyorlar. Gölün güneyinde seyir ediyorlar. Pek bi’ mutlular!

Sapanca gölünün güneyindeki profil, genel olarak Sakaryalı insanlardan müteşekkil. Ancak 4×4 olarak adlandırılan, bir boy büyük arabalı ve genelde karanlık camlı grup, Körfez civarına gidip alışverişlerini yapan yeşil yamaçların lüks site sakinlerini işaret ediyor bizlere. Doğası çok güzel olan bu yerde, biz de kendimize bir ödül olarak Yanık köyünde mola verip, bir şeyler atıştırıyoruz.

Yolun devamında Kırkpınar’ı da geride bırakarak Sapanca’ya ulaşıyoruz. Göl kenarına iniyoruz. Oradaki deniz bisikletlerinin yanında duran gençler bize kola ısmarlıyorlar. Ayaküstü, kıl dönmesi, jilet ve sele üzerine sohbet ediyoruz. Elbette pek iç açıcı konular. Biraz ilerleyip, pek bir marifetmiş gibi göle nazır fotoğraflar çektiriyoruz. Sonra bir banka çöküyoruz, ardından bir çay bahçesine çöküyoruz.

Laf peynir gemisini yürütmediğinden, havanın karararacağı saati de hesaba katarak, başlıyoruz geri dönüşümüzü sorgulamaya. Gelirken gereksiz yere bastırdığım için, dönüşe aynı enerjiyi saklamamış durumdayız. Bulutlar da bir kara çöktü ki sormayın. “Hayda bre!” ünlemiyle, tren seçeneğinden kendimizi mahrum bırakarak, dönüş yoluna koyuluyoruz. Tempoyu iyice düşürüyorum. Erdem arkadaşımız da, üç vakit evvel elin gavur labirentlerinde nezih nezih bisikletine binerken, birden kendini benim sado-mazo sürüş karakteristiğimin ve taytlı götümün arkasında buluverdi.

Sakin tempoyu yakaladığımızı sandığım bir noktada, hafifçene hissettiğim açlığımı bir şişe birayla bertaraf edip, gezintimize renk katma planları yaparken, arkamdan kimsenin gelmediğini acı bir ifadeyle fark ediyorum. Aynı acı ifadenin son sürümünü, iki yüz metre geri gittiğimde Erdem’in yüzünden okuyorum. “Bişi attı abi!”

Çantamdan çıkardığım medikal kitin içinden, Erythropoietin iğnesini buluyorum. Halk arasında Contador macunu diye geçer. İkimize de birer doz uyguluyoruz. Aslında bunu bir sonraki katılacağım Fransa bisiklet turu için saklıyordum ama kısmet bugüneymiş. Devam ediyoruz dönüş yoluna. Ama bu sefer çok yokuş çıkıyoruz. Yanlış yola mı girdik, ne oluyor derken, bir de ne görelim? Kartepe’ye tırmanmışız. Kaç kere söyledim… “Dikkat et şu tabelalara, şimdi boşu boşuna saatte 110 kilometre hızla inmek zorundayız!” demek isterdim. İnsan minibüsle seyahat ederken hayallere dalıp gidiyor işte.

Hava kararmadan eve varıyoruz. Aklımızda bisikletle geçen bir günden eğlenceli kareler var. Çayır, çimen, ağaç, göl, çay, denenmemiş Adapazarı ekspresi, iftara yardıranlar, otostop nedir bilmez 54 plakalar ve beklentilerin ötesine geçen iyi minibüs şöförleri… Evdeyiz, mutluyuz. Hoş bir tatil oldu benim için. Yarın da trene atlar dönerim. Bir saniye! Çantada bir doz daha şırınga olacaktı…

Reklamlar

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2009

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s