Köseköy-İstanbul turu (3/3)   2 comments

3. gün

25 Nisan Pazar

Şile – Ev

87,89 km

Bisikleti odanın içine soktuğum sikten boktan pansiyonda uyanıyorum. Hava kapalı. Ama raporlara güvenim tam olduğundan şort tshirt fırlıyorum. Fırının birinden poğaçamı alıyorum. Kahveye oturuyorum. Tanımadık cıbıl bir gençle bu pazar sabahı karşılaşan amcaya doğru “Günaydın” diyorum. “Aleykümselam” diyecekken tıkanıp “A…günaydın” diye karşılık veriyor. Bir takım konuşmalar oluyor. Daha fazla üşümeden çıkıyorum yola.

Turu ilk planladığımda Sofular-Sahilköy yoluna çıkmak vardı aklımda. Böylece otobanı minimumda kullacaktım. Kuzey’den Kuzey’den dönecektim. Ancak dönüş yolu dediğimiz şey hep sıkıcı ve aceleci gerçekleştirildiği için (dağcıların %80’i inişte kaza yaparmış gibi bir istatistiki yalan da atayım oldu olacak) basıp devam ediyorum İstanbul yönüne. Bir buçuk saat sonra 20’li kilometreleri doldurmuşken, Ömer’li kavşağından önceki yolda, gözlemeci-menemenci mekânında mola veriyorum.

Motosikletli abilerin olduğu menemenciye giriyorum. İki masaya yayılmış ekipmanlarıyla çay içmekteler. Aramızda bir selamlaşma falan olmuyor. Yorgunum, yalnızım ve kendimi kapatmışım yine. Yan masadaki muhabbet tamamen motor ekipmanları, viraj ve yol üzerine. O kadar teknik ve bayık ki içimi sıkıyor. Hangi ekipmanın kaç lira olduğuna, kaza anında nasıl koruduğuna, bilmemne yolunda kaç basıldığına dair geyikler dönüyor. Hiç manzara, hava, güneş, temiz gibi kelimeler yok literatürlerinde. Caddebostan sahilden öteye uğramayan ful ekipmanlı bisikletçileri koyduğum kefeye koyuyorum bu abileri de.

Tepeyi aştıktan sonra Ömerli kavşağına kadar süzülüyorum. Yolun devamındaki trafiğin korkunç olacağını bildiğim için, Beykoz yönüne sapıyorum. Önümde yine ne kadar tırmanış içerdiği meçhul bir yol var. Düz giden her kilometre benim için sevinç kaynağı.

Güzel kır düğünü mekanlarının, villa dış cephe kaplama malzemesi satan dükkanların önünden geçiyorum. İstanbul’un yeşil yüzü burası. Sultanbeyli gibi gecekondu yeşili değil tabii, suburban green. Sırasıyla Sırapınar, Hüseyinli, Öğümce, Mahmutşevketpaşa geçiliyor. Öğümce’den sonra poligonun üzerinde kalan yol çok temiz, yeşil ve tenha. O derece ki köpekler asfaltın ortasında yatıyor. Çok uyuşuklar ve hiç kovalamaca olmuyor. Yolda bir rampayı çıkarken, karşı taraftan trailer’ında ufak çocuğunu taşıyarak gelen başka bir bisikletçiyle karşılaşıyorum, selamlaşıp devam ediyorum. Yakın çevrede oturduklarına dair bir kanaat geliştiriyorum. Şehrin asıl güzelliklerinden tam anlamıyla faydalanan bilinçli sportif baba profili. Ben baba olacak yaşta bunu yapmaya üşenebilirim. Devam…

Mahmutşevketpaşa’yı da inip çıktıktan sonra, rampalardan bayağı bezmiş vaziyette Riva yoluna çıkıyorum. Viyadükle Kavacık’a uçarak gitmek saçma geliyor ve tekrar Batı’ya sapıyorum. Şehir içindeki eski bir turumda bir alt paralel olan Karlıtepe yolunu geçtiğim için, bu sefer Örnekköy, Elmalı, Beykoz yapıyorum. Yol artık deliriyor, hiçbir standartı kalmıyor. Hangi yöne gideceğimi defalarca soruyorum. Rampa canavarı oluyorum, yeşeriyorum, psikopat çizgi karakter Hulk edasıyla Beykoz korusunun oradan inerek Boğaziçi’ne kavuşuyorum. Ne yoldu be!

Boğazı gördüğüm için artık evde hissediyorum. Bir yirmi kilometre daha trafik içinde eriyor. Tenha yollarda yorgun düşüp de, onun üzerine şehir içindeki düzensizliğe tahammül etmek benim açımdan çok zor. Nitekim Beylerbeyi-Nakkaştepe çıkışı sırasında zurna zırt diyor. Koç Holding’in önündeki yolda Kuzguncuk tarafına dönecek araba var mı diye arkamı kesiyorum. Sinyal falan veren yok. Sonra bir anda servis aracının biri o yola dalıyor. Benim de yokuş yukarı panik+acele etmem gerekiyor. Sinirleniyorum duruma. Dönüp, “Sinyal vereceksin, SİNYAL” diyorum. “Vermezsem n’olur?” diyor. Bunu diyecek çapta bir tipi de yok, gayet tırt ve dayak atılmaya müsait. “VERMEK ZORUNDASIN” diye böğürüyorum. “Hadi lan oradan” diyip gidiyor. Ben de alabildiğine küfür ediyorum arkasından. Eğer battery low vermiyor olsaydı arabasından indirip döverdim. Ağız tadıyla. Ama battery low vermedikçe bu kadar asabi bir adam olamıyorum. E peki ben ne zaman taksici-minibüsçü-servisçi üçlüsünden birini döveceğim? Alnında spd kallerimin izini çıkaracağım?

Ulan, tur başladığında ne kadar da keyifliydik. İstanbul’a geldik, keyfimizi kaçırdı ibneler. 23 Nisan tatilinin verimli bir tura dönüşmesi güzel oldu. Artık bu metropolde bisiklet sürmekten zevk alamayan bünyemiz, bakalım ne gibi değişikliklere gidecek. İki yıl önce benzer mesafedeki tur için hazırlık üstüne hazırlık yaparken, şimdi böyle çatır çatır rampaları yemek ne kadar hoş. Götümüz el verdiğince turlamak lazım galiba. Sele ile kıç birliği. Belçika’nın dediği gibi: “L’union fait la force”. Birlik dirliktir!

Reklamlar

Posted 30 Haziran 2010 by hammurabi in 2010

2 responses to “Köseköy-İstanbul turu (3/3)

Subscribe to comments with RSS.

  1. Sitenizi ve yaptıklarınızı çok beğendim.Bende farklı şehirlere gitmek istiyorum.Gitmeyi planladığınız yerlere yol olarak genelde nereleri kullanıyorsunuz ? (otoban-E-5)

    • Gördüğünüz üzere bu yazının en tepesinde bir harita var. Her geziye de harita detayını koymaya gayret gösteriyorum. Şu zamana kadar sadece bir kez e5’ten sürdüm. Otoban da bisikletlilere yasak zaten.

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s