İstanbul-Altınoluk turu (1/8)   2 comments

Bu turu 2010 yılı Ekim ayında hayatını kaybeden bisikletçi büyüğüm           Süleyman Şatır’a armağan ederim.

1. gün

21 Ağustos Cumartesi

Ev-Balabanköy

82,5 km

Tamam gitmeliyim artık. Bir süre yalnız başıma kendimi dinlemeliyim. Üstelik bir iki ay sonra ülke değiştireceğim. Resmen İstanbul’dan ve bisikletimden ayrı kalacağım. Vizem yakında çıkar heralde. Turu atar gelirsin, sonra bavulunu toplar, basar gidersin. Deal. Peki nereye sürmeli? Daha önce gitmediğin bir yerlere. Zaman dar. Zaman dar olduğu için yolda uyarlamalar yapabileceğin bir rota olsun. Arkadaşlarına da uğra. Arkadaşlara uğramak mı? Yalnız kalmak için yola çıkmıyor muydun? Hayır tabii ki. Yine kaçıyordum; beton gibi gerçeklikten, yemyeşil, masmavi, tertemiz hakikate kaçıyordum. Artık bisikletmiş, yol zormuş, kilometreymiş gibi eski hesaplarım yok. Pedalı basınca her şey yerine oturuyor zaten. Yol üzerine değil yol üstünde düşünmek gerek. Vuhuuu, ne ağdalı başladık tura!

Cumartesi günü çıkıyorum tura. Beş ila altı gün içinde Çanakkale’deki arkadaşlara kapağı atmayı düşünmekteyim. Hani yorgunluk durumuna göre turu orada da bitirebilirim. Altınoluk’a da sarkmamız olası. Tam bir belirsizlik içinde Cumartesi günü uyanıyorum. İlk gün terkos gölünün kenarındaki Durusu’ya kadar gideceğim. Yol 60-70 kilometrecik zaten diye sallana sallana öğlene doğru çıkıyorum evden. Normalde bu çapta başladığım bütün turlarda sabahın köründe, serin havada, boş caddede annemle vedalaşmaya alışmışken, güpegündüz konu komşuyla geyik yaparak, vedalaşıp, cebimde iyi dileklerle ayrılıyorum evimden.

Daha ilk dakikadan kilometre saatinin zırtapozluğuyla uğraşıyorum. Hiç uzun tura çıkmış gibi hissetmiyorum kendimi. Arkadaki yük de olmasa küfrederek Kadıköy’e giden herhangi bir bisikletçiden farksızım. Trafik aynı, manzara aynı. Kadıköy’den Karaköy’e geçiş yapıyorum. Kamp ocağıma yedek tüp almalıyım. Evvet efendim çantamda artık kamp ocağı, makarna, tencere, kaşık, tabak, azıcık bulaşık deterjanı bulunmakta. Daha da ucuza gezmeye çalışılıyor, belli.

Karaköy’den inanılmaz bir poyraza karşı pedal basarak ilerliyorum. Sahil şeridinden Çayırbaşı’na kadar gidiyorum. Ama ne rüzgar! Denize atsam kendimi iki güne kalmaz Çanakkale’ye çıkarım zaten, bisiklete gerek yok. Öyle akıl almaz bir akıntı var. Bu arada yaz sıcakları yerini hafif esintiye ve ufak bulutlara bıraktığı günlerde yola çıkmanın da ayrı bir keyfini yaşıyorum. Ama bu keyfin bedelini kafadan esen rüzgarla ödemeyelim? Fazla soru sorma ulan anlatmaya devam et.

İstanbul’a ve İstanbul’dan çıkış yapabileceğiniz pek farklı rotalar yok. Daha önce Şile üzerinden Beykoz girişini denemiştik. Daha da önceleri E5’ten bastırıp giderek İzmit’te bulmuştuk kendimizi. Nedense Avcılar-Beylikdüzü tarafını hiç denemedim. Zaten hayatımda bisikletli ya da bisikletsiz hiç gitmediğim yerler buralar. Üç milyon İstanbul’lunun hayatlarında boğazı hiç görmemesinden kötü değil durum. Bu seferki çıkışımı kuzeybatı kolundan yapıyorum. Sarıyer üzerinden Belgrat ormanına dönüp, Zekeriyaköy, Göktürk yönünde d10 adlı yolu kullanarak Terkos gölü civarlarına kamp atmayı planlıyorum. Sonra da turistlerin bol bol kullandığı eski İstanbul-Kırklareli yolundan Vize’ye kadar gidip, güneye dönmek var kafamda. Kabul ediyorum, kulağı tersten gösteriyoruz. Ama siz Vize’den sonra arkamdan esmesi muhtemel rüzgarı hesaba katmıyorsunuz. Gereksiz trafikten de kaçmış oluyorum böylece. Ama yolda kimle karşılaştıysam “Oo sen yolu uzatmışsın, burdan Çorlu’ya git bea” türevi tavsiyeler veriyorlar. Çoğu mavi gözlü, temiz yüzlü, tatlı sohbetli insanlar. Aman durun ne Trakya’sı Tekirdağ’ı… Hele bir İstanbuldan çıkalım!

Oha. D10 denen bu yolda sadece kamyonlar cirit atıyor. Ayrıca yolun bazı kesimleri tadilat halinde. Bir yan yol vermişler ki evlere şenlik. Arkadan önden kamyonlar gelip geçiyor. Toz duman oluyor. Herkesin farları açık, benim de. Kamyonlara ayak uydurup basa basa yolu bitirmeye çalışıyorum. Kollarım bacaklarım toprağa bulanıyor. N’oluyor ulan! Bir yol daha kötü olamaz. Durun. Aslında olabilir. Ca’nım İstanbul’un çöplük köpekleri. Yolun sağında gördüğüm ilk on köpeği direktman göz kontağı kurarak ve “sıs lan” cinsinden vücut dili sergileyerek, hiç hav duymadan geçiyorum. Ancak köpekler git git bitmiyor. Abartısız 30 tane varlar. İçlerinden biri benim gayet cool geçişime kayıtsız kalamıyor ve havlıyor. Sonra konser başlıyor. Ben de solomu atıyorum: Haleluya! Arapça meali: Allahuekber!

Daha önce bu kadar fazla köpekten bu kadar tehditkar bir kovalama yememiştim. Bir şekilde basıp kaçtım ama tırmandığım yerde 3-4 dakika soluklanmam gerekti. Önce kamyon tecavüzü, şimdi de bu salak hayvanlar. Evet, hala İstanbul’dayız. Üstelik kamyoncular garip bir şekilde boş yolda da sıkıştırmaya devam ediyor. Son hızda kullanıyorlar, tamam tercih meselesi olabilir saygı duyarım, ama özellikle yüklerini boşaltmış olanlar bayağı sıkıntı yaratıyor. Öyle bir dönüyorlar ki, her virajda son duamı ediyorum. Adamlar yolun apexlerini kullanmaya niyet etmişler. Niyet dedim de, ramazandayız evet.

Bir şekilde bu tehlikeleri atlattıktan sonra bir bakıyorum ki 70’li kilometrelerdeyiz ve hala daha terkos gölüne varamamışım. İyi halt ettik öğlene doğru yola çıkmakla. Acayip motivasyon kaybı söz konusu. Daha önümde yüzlerce kilometre var ve ben toz içindeyim, salabildiğim kadar adrenalini köpekler kovalarken salmışım, yarın geri bile dönsem yeri. Havamı tekrar bulmam için karşıdan üç tane İsviçre’li bisikletçinin çıkıp gelmesi gerekiyor. Hop! Üç tane İsviçre’li turcu geliyor. İsviçre’den beri yoldalarmış. Sabah Kıyıköy’den çıkmışlar yola. Sahilden yol vardır diye zorlamışlar ama yine bu yola girmek zorunda kalmışlar. “Big trucks, big big trucks…” diyerek ilerdeki berbat yolu özetliyorum. Gittiğim yöndeki yolu soruyorum. Onlar Kilyos civarında sahillerde kamp yapmayı düşünüyorlar. Allah kabul etsin!

Hedefim Durusu’ya gitmekti. Ancak internette son dakikalarda kamp yapılabildiğine rastladığım Balaban Köyü’ne çeviriyorum gidonu. Yoldan yedi kilometre içeriye giriyorum. Bayağı da irtifa kaybediyorum göle inene kadar. Yarın sabah işimiz var, anlaşıldı. Köyden göle inmeden önce yukardaki parkta kalmayı deneyebilirdim. Ortam kalabalık görünüyordu ve saate bakılırsa içlerinden birkaçı burada geceleyecekti. Bilemiyorum. Ama yola kafa dinlemek çıkmıştım. Yapayalnız, sessiz ve izole olmalıydım. Gölün kenarında kamp yeri olamayacak kadar denyo bir yere gereksiz bir kira vererek ilk çadır gecemin startını veriyorum. Duşu olmayan kampinge kira verdiğim için, sinirimi piknik tüplerini sömürerek yatıştırıyorum. Tepem ağaçlarla kaplı, gökyüzü görünmüyor, ilerisi hafif meyilden sonra Terkos gölü. İçeriye doğru bağlı kuçularımız var. Çadırı kurduktan sonra gelip üstüne işeyen bir de kedimiz mevcut.

Eşek yüküyle tek başına yol alan, az fotoğraf çeken, sesi soluğu pek çıkmayan genci ilk fark eden alanın çalışanları oluyor. Hafiften muhabbete giriliyor. Makarnamı pişiriyorum bir köşede. Ton balıklı halini kedilere kaptırmadan yiyebildikten sonra çay geliyor. Tek başıma içiyorum. İkinci çaya uzanırken “gel burada otur genç” diye hafif misafirperver, çokça merak içeren bir komut alıyorum. Çöküyorum yanlarına. Arsanın sahibi olduğu anlaşılan bir adam, onun arkadaşı anonim bir adam, yüzbaşı rütbesine yakın bir asker ve benim yaşlarımda bir genç var. Akşamüstü balıktan gelmişler. Ben yemek yerken tuttukları kocaman balıkla resim çektiriyorlardı. Büyük ihtimalle FaceBook’a koyacaklardır.

Çaylara eşlik eden bir sohbet başlıyor ortamda. İlerleyen dakikalarda üç tane jandarma dahil oluyor aramıza. Bir ara telefonla Erzincan civarında vatani görevini yerine getirmekte olan birine telefon açılıyor. Elden ele geziyor telefon. Eleman Balaban Köyü’nden gitmiş askere sanırım. Gereksiz ayrıntılara girmeye gerek yok. Herkes “niye yalnız çıktın yola” diye soruyor. Onlara da diyemiyorum ki, “sevmeyi denedim ama olmadı, kendimi de pek sevemiyorum işin kötüsü, ruh halimden kaçıyorum” diye! “Tesadüfen yalnızım, henüz yolun başındayım” diyorum.

Lafla peynir gemisini yürütüp, memleketi kurtarmaya çok az kalmışken (kürt sorunu, asker, tayyip vs.) yüzbaşı ve genç burada bir çadırda yatmaya karar veriyor. İyi. Tam olarak izolasyon sağlayamayacağım ama en azından biraz güvenli bir geceleme olacak. Yorgunum. Daha ilk günden dayak yemiş gibi olacağımı düşünmüyordum. Yarın sabah hiç iş yokmuş gibi bir de yedi kilometre tırmanışla başlayacağım güne. Hiç istifimi bozmadan geri mi dönsem ne yapsam? Yok. Devam etmeli, şimdi uyumalı, yarın Trakya’nın derinliklerine sürmeli.

Reklamlar

Posted 22 Kasım 2010 by hammurabi in 2010

2 responses to “İstanbul-Altınoluk turu (1/8)

Subscribe to comments with RSS.

  1. ben pek inanmadım bisikletle gittiğine. arasıra otostop çekmişsin ve söylemiyorsun sanırım. babandan neden gizliyorsun? dindar bir adam diyordun, o sebeple mi? dikkat et yolda başına birşey gelmesin bak gelinlikli bir kadına tecavüz etmişlerdi gebze’de. en azından gebze’ye uğrama bisikletle. eyvallah

    Cenk Öztaşkent
    • otostop çeksem otostop çektim derim. babam ateist, bisiklet de şeytan arabası, gebze’den daha önce geçtim. muamele güzel. sen de bir git istersen.

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s