İstanbul-Altınoluk turu (2/8)   Leave a comment

2. gün

22 Ağustos Pazar

Balabanköy-Vize

110,22 km

Çadırımın üstüne şıp diyerek damlayan yağmurla uyanıyorum. Ama gelip geçici bir bulut. Tekrar dalıyorum uykuya. Sözüm ona çok erken çıkacaktım yola ama pedala basmam yine yediyi buluyor. Üzerine bir de göle inmek için geldiğim yolu gerisin geri çıkarak, güne yüksek bir nabızla merhaba diyorum. Üstelik bugün gitmeyi planladığım yol, mesafe olarak günlük rekorum olacak. Hakikaten umursamıyorum bu detayları artık, hatta akşama rotada birkaç değişiklik dahi yapacağım. Gittiğin yeri bilmiyorsun ulan, ne biçim turcusun sen diye soran olabilir. İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir. Bir de mükemmel seyyah var, o nereden geldiğini de bilmez mesela.

Durusu, yani diğer bilindik adıyla Terkos gölünün manzarası güzel. Balabanburnu diye geçen bu bölgenin fiziksel olarak burun oluşundan mütevellit sakin ve güvenli denebilecek bir ortamı var. Bunu anayoldan (d10) saptıktan sonra benimle birlikte aynı yöne dönerken nereye gittiğimi soran, yüzlerinde bisikletli gören misafirperver kimselere has, şaşkın “hoşgeldiniz” ifadesi olan insanlardan anladım. Aynı şekilde bu sabah anayola çıkarken de “geceyi balabanburun’da geçiren bisikletli” diye baktıklarını hissettim. Ya da tamamen kurmaca üzerine kendimi iyi hissetmeye programlamışım.

Evet, ne yöne gidiyorduk? Bir günde toz toprak içinde kalıp, dandik bir kamp ortamında geceledikten sonra hemencecik kendinden ve düşük motivasyonundan sıkıldığın için tekrar İstanbul’a mı dönmek istiyorsun? Bunu yapamazsın, zaten şu anda hala İstanbul’dasın. İstanbul’a dönmek önermesi, “peki big bang’den önce ne vardı?” diye sırıtarak hatalı soran, tanrıyı bilimsel yöntemlerle kanıtladığını sanan ılımlı şahıstan farklı kılmaz bizi. Henüz afyonum patlamadan ben de bu önermeyi kafamdan geçirmiş oluyorum maalesef. Bang bang! Dosdoğru batıya devam ediyorum.

Rüzgar var. Tamam önden esmiyor ama denge kurmak için fazladan efor sarfettiriyor. Tokat yeme hissiyatına sokuyor biniciyi. Yol da devamlı iniş çıkış olarak gittiği için belli bir tempo tutturmak söz konusu değil sağolsun. Ancak hayvan gibi tırmanmıyoruz. Bu güzergâh daha önceki seyahatlerimle kıyaslandığında çantada keklik niteliğinde. İki saat içinde yirmi kilometreyi eriterek saat dokuz civarında çorba molamı veriyorum. Ondan sonra bir kola molası veriyorum. Sonrasında yolun monotonluğu ve benim az fotoğraf çekmiş olmam ve de yeterince not tutmamam yüzünden verdiğim molaların sıraları birbirine giriyor. Bazen bir benzincide, bazen öylece yol üstünde atıştırmalık, çeşme başlarında sulanmalık mola verebiliyorum her bisikletli gibi.

Tabii 5 derece civarında buz gibi soğuk su akıtan bir çeşme bulduğumda daha uzun bir mola veriyorum. Hop, karşıdan rumen çift bisikletliler geliyor. Yol soruyorlar, ben onlara yol soruyorum. Öyle süper samimi olmaya çalışıp fotoğraf falan çekmiyoruz. Bu yolun turistik rota olması, hem bizi çölde vahayla karşılaşmışız gibi heyecanlandırmıyor, hem de yol kenarındaki 59 plakalı amcaları pek enterese etmiyor. “Romanya’dan gelmiş dayı” diyorum, “bizim amçoğlu Paris’ten bisikletle geldi ne var bea?” diye tersliyorlar. “İki günde mi geldin? Bizim köydeki deli Osman bir günde İstanbul’a gitti burdan…” kısımlarına hiç hiç girmeyeceğim zaten. Buradaki insanlar bisiklet durumunu kanıksamış olsalar da bir şekilde “neyine güveniyorsun sen, tek başına nasıl çıktın” sualine ulaşıyorlar. Sonra aydınlıkta yol aldığımı öğrenip, aslında kendi civarlarında asayişin bir iki ayyaş dışında bozulmadığını bildiklerinden, yörelerine ve insanlarına da güvendiklerinden, “içini ferah tut” demeye getiriyorlar. Ben zaten şehir dışı hiçbir yerin İstanbul’dan daha tehlikeli olamayacağını bildiğimden rahatım.

Ancak, milletin ağız birliği etmiş gibi muhabbetlerde “Sabancı ve Koç üniversiteleri lise öğrencilerine burs veriyormuş biliyo mu?” diye bana sorması biraz garibime gidiyor. Herhalde bu yönde bir dedikodu dolaştı buralarda. Ben de bir bilgim olmadığını söyleyerek geçiştiriyorum. Saray’a on kilometre kadar kala bir su dolum tesisi ve dolayısıyla çeşmesinin başında mola veriyorum. Istıranca suyu oluyor mataramın içi. Orada damacanalarıyla gelen insanlarla konuşuyorum. İlgi odağı bende toplanıyor hemen. Kilitli pedalı ve vitesleri anlatıyorum artık bu bisiklete şaşırmayan adamlara. Hatta birisi çıkıp “yokuş da yormaz ki, takarsın 1. vitese tın tın ne olacak?” diyor, hakikaten o anda güceniyorum. Tamam abi, ben belki alerjik astımıma iyi gelsin diye biniyorum böyle mal gibi, dağılın şimdi lütfen, işinize bakın!

Nihayetinde doksan kilometreye yaklaşmışken Saray ilçesine varıyorum. Hemencecik su dolum tesisinde tanıştığım adamlardan birinin arabayı fark ediyorum. Selamlaşıyoruz tekrardan. Adım İlker. Benim adım da Barış. Ne yapacaksın? Vize’ye kadar devam ederim heralde ama bi’ yemek yerim şimdi. Tamam o zaman gel benle denerek bir lokantaya götürülüyorum. “Bisikleti dükkanın önüne öylece bıraktık ama…” modunyadım hala ama İlker’den “Rahat ol, bütün saray bizim” tadında bir cevap alıyorum. Sonra kelimelerinin yüzde ellisini çözümleyemediğim bir konuşma geçiyor aramızda yemek yerken. Hop telefonlar alınıyor veriliyor. Aslında Kastro’ya gitmem gerektiğini söylüyor İlker. Ama sanırım ben kaba olarak daha fazla yol alıp, schedule’ı sarsmadan Çanakkale’ye ulaşmayı hedeflediğim için Karadeniz kıyılarını baştan elemişim. Artık oralar başka güzel bir turun manzaralarına dahil olacaklar. Bir saniye, güzel tur dedik de, henüz bir güzellikle karşılaştık mı? Evet. Öğle yemeğim ısmarlanıyor şak diye. Ne olup ne bitiyor anlamadan… Teşekkürler İlker ve tüm Saray, istikâmet Vize.

Doksan kilometreyi devirmişim ama hala istikâmet belirtiyorum. Evolüsyonel anlamda bakınca hiç fena değil kondüsyonum. Ama tüm mesafeler, kilometreler ve yokuşlar kafada çıkılıp iniliyor. Bunu hiçbir zaman unutmamak lazım. Ya da bütünüyle unutup kafaya takmamak lazım. Herneyse… Bülent Ecevit parkının yanından devam ediyorum. “Atatürk geldi ve Saray’da kahve içti” temalı güzel bir heykelin de önünden geçiyorum ve Saray’ı terk ediyorum. Rüzgar sert esmekte ısrarcı. Bu sefer iyice kuzeye doğru seyir ettiğimden tokatların şiddeti artmış durumda. Yolum düz ama trafik bünyeyi gererek beni yorduğunda, bir çeşme başında daha mola veresim geliyor. Yine muhabbete giriliyor. Bugün heralde 28. kez söylediğim şeyi tekrarlıyorum; “Çanakkale’ye gidiyorum.”

Saat altı buçuk civarlarında Vize’ye varıyorum. Artık Kırklareli’ndeyim. Oha kiometre saatim neler gösteriyor öyle! Yedi saat pedal çevirmişim. Teorik olarak dört buçuk saat mola vermişim. Tek başıma olmama rağmen kayışı koparmadan mola vere vere ilerlemiş olmam iyi. Bütün Vize’yi lineer olarak geçip bir iki oteli gözüme kestirip, çay içmek için duruyorum. Bu sırada, geçen seneki İzmir-Kaş turunu organize eden, güney ve mavi azgınlığımı kamçılayan ve sonraki bütün tatillerime bisikletimi dahil etmeme sebep olan arkadaşım, Ozan’la haberleşiyoruz. Çanakkale’den İzmir’e kadar temiz bir tur yapmak niyetinde. Çanakkale’den çıkış tarihlerimizi birbiriyle örtüştürmeliyiz. Ben de böylece Altınoluk’a kadar yalnız gitmemiş olabilirim. Evet, Altınoluk’a giderim, işte ne güzel.

Fiyatı çok hesaplı olmasa da gözüme kestirdiğim otele yerleşiyorum. Bisikleti de arkalardaki çamaşır odasına koyduruyorum ki, kafamız rahat olsun. Odada kamp ocağı yakacak değilim, bir pilav-çorba için dışarıya yollanıyorum. Bu sırada henüz Vize’yi gezemedim. O işi sabaha ve gündüz gözüne bırakıyorum. Böyle yerlerdeki lokantalarda daha önceden benzerini tecrübe ettiğim biçimde müşteriler fazla dağınık oturtulmuyor, hatta özellikle yalnız gelenler karşılıklı oturuyorlar, muhtemel sohbetlere gebe kalıyorlar. Yine böyle bir ortamda çorbamı höpürdetirken, bir de bakıyorum ki pilav kalmamış. Haydaa, ben yarınki yolda lazım olacak karbonhidrat depolarımı nerede dolduracağım? Var mı böyle damardan karbonhidrat dayayan bir dolum tesisi? Sabah otelin kahvaltısına yükleneceğiz haliyle.

Lokantadan çıkıp hava ve bira almak için yürüyorum. Masaları kaldırıma taşmış bir köftecinin önünde iki tane bisiklet görüyorum. Markaları Orbea. Aha, kesin Bask bunlar. Köftelerini yerken durduyorum onları. Nereye geldiniz, nerden? Oğlan susuyor, kız çat pat bir ingilizce konuşuyor benimle. İstanbul’a gidiyorlar haliyle. İki gün içinde bu rotada gördüğüm üçüncü grup bisikletli bu İspanyollar. Bana kalacak yer soruyorlar. Kaldığım otelden bahsedip ayrılıyorum yanlarından. Fırt biramı alıp, kutsal siyah poşetim elimde, yatmaya gidiyorum. Yine haritaları kurcalayıp bir takım planlar yaptım. Hayrabolu’nu iptal edip, iki gündür beni çağıran poyrazı dinleyerek Lüleburgaz üzerinden Uzunköprü’ye geçecek olan çoğu SouthWest ve bol ara yollu bir rota uydurdum kendime. Çalışacak mı göreceğiz. Başta söylediğim gibi bugünkü yol günlük kilometre olarak rekorumdu, plan tutarsa yarın daha bi’ rekor!

Reklamlar

Posted 13 Aralık 2010 by hammurabi in 2010

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s