İstanbul-Altınoluk turu (3/8)   1 comment

3. gün

23 Ağustos Pazartesi

Vize-Uzunköprü

124,20 km

Otel kahvaltısına uyarladığım çıkış saatim sekiz buçuğu buluyor. Bununla da yetinmeyerek bir saate yakın Vize’yi gezerek oyalanmaya karar veriyorum. Dün akşam karşılaştığım ispanyolların bisikletlerini benimkinin yanında buluyorum. Kahvaltıda falan karşılaşmadığımıza göre, tahminen Zıbartodores dünya kupasını almaktadırlar. İstanbul’a iki günleri var, bırakalım enerji toplasınlar. Adamlar her alanda dünya şampiyonu, ileri geri konuşmaya çekiniyorum şimdi nerden baksanız…

Trakya’nın bu güzel şehrini tepelere doğru geziyorum. Antik tiyatrosunu, Küçük Ayasofya kilisesini ve kalesinden kalanları görüyorum. Sonra pazardan iki tane elma alıp yola koyuluyorum. Hasbuğa, Çövenli, Akıncılar, Ahmetbey, Emirali, Sakızköy, Umurca yolunu tutarak Lüleburgaz’a ulaşacağım. Bir salıyorum bisikleti, hem hafiften iniş hem de poyrazı tam olarak arkadan aldığım için pedal çevirmek bir lütuf haline geliyor. Hız ortalamam hayvan gibi yüksek. Geriye bakıyorum, rakım olarak daha yüksek olan Vize beliriyor, el sallıyor bana arkamdan.

Hayatımda bisiklet sürdüğüm en kolay hava ve yol şartları bunlar olsa gerek. Ahmetbey’e vardığımda kola molası veriyorum. Hava 27 derece ve tam anlamıyla her şey cillop gibi. Bir deli çobanla sohbet etmediğim eksik, onu da yapıyorum. O da Trakya insanının bisiklete karşı takındığı genel tavrı takınarak “daha büyük bisiklet al, bu seni yorar anadın mı?”, “daha büyük bisiklet al”, “bende bi bisiklet vardı kocaman böyle anadın mı”, “bu seni yorar anadın mı?”, “bu ne bunun lastikleri balon!”. Yeter! Schwalbe onlar. Poyraz arkamda devam ediyorum.

Çarprazlama olarak TEM otobanının da altından geçtikten sonra yaklaşık 50 kilometreyi iki buçuk saatte alarak, bulduğum bir kahvehanede mola veriyorum. Çaycı amca ikinci çayı getirirken “Lüleburgaz’a ne yönden gideceğim?” diye soruyorum. Aldığım cevap “Burası Lüleburgaz zaten” oluyor. Tabii pedal çevirmeden gelince olacağı bu. Yata yata bisiklet seyahati diye buna derim. Haydi bakalım merkeze gidelim.

İçgüdülerimi kullanarak bir sağa bir sola sapıyorum. Minibüsleri ve trafiği takip ederek kendimi tam merkezde buluyorum. Tam tamına göbeğine varıyorum kasabanın. Bisikleti park edip “Ne yapsam acaba?” diye çevreme 360 derecelik bir bakış fırlatacakken, sanal ortamdan birkaç turuna ve hafif bisikletlerine tanık olduğum, hatta benimle aynı jantları kullandığını bildiğim turcu Rahman Karataş’la karşılaşıveriyorum. Yani daha önceden kendisine ulaşsam, sözleşsek, bu kadar kesin bir buluşma gerçekleştiremezdik. Memnun oldum Rahman Abi… Kendisi benim japon harikası 16 telli shimano’ları sattığına bin pişman. “Bu jantlar ömürlük” diyor. Dile kolay 60 bin kilometre kat etmiş. Benim daha beş senede 10 bin km dolmadığı için büyük ihtimalle ömür boyu aynı jantları kullanmak zorunda kalacağım. Bırakalım bu eşya muhabbetlerini, daha etten kemikten konulara dönelim, “aç mısın, bi yemek yersin?”

Trakya insanının misafirperverliği, Rahman Karataş’ın bisikletçi mütevaziliğle buluştuğu için bugün de öğle yemeğim ısmarlanıyor.  Onun rehberliğinde kasabadan çıkıp, anayoldaki rampanın sonunda bulunan çay bahçesinde birer soda içmeye gidiyoruz. Ağır ağır ilerlerken ana yoldan sağa dönecek araçlardan biri bize yol veriyor (alışılmadık manzara), sonra dönerken yavaşlıyor ve camdan Rahman Abi’yle sohbet ediyorlar. Eee küçük yer tabii, herkes biribirini tanıyor. İstanbul dışındaki üçüncü günüm, artık metropol denyoluğundan sıyrılmak lazım.

Lüleburgaz’ın merkezini gezmeden, hiç fotoğraf çekmeden, tepelerine çıkıp, adeta fethetmiş edasıyla şehre bakmam da komik tabii. Ben de geziyor olacağım, sözüm ona bisikletli turistim. “Act like a local” mottosunun bokunu çıkardım galiba biraz. Rahman Abi, “şurada gördüğün çarşısı, bu da camisi, bu kadar zaten…” diye açıklama getirince bir şey kaçırmadığımı sanarak rahatlıyorum. Sodalardan sonra vedalaşıyoruz. Artık trafiğin bol olduğu E5 yoluna çıkmış bulunmaktayım. Asıl adı D100. Bu yol Edirne’den başlıyor, İstanbul’da boğaza kadar uzanıyor, sonra Harem’den tekrar start alarak Bolu’nun Gerede civarlarında Ankara yolundan ayrılıyor. Sonrası da Erzincan-Erzurum-Ağrı üzerinden İran’a giden başka bir hikaye. Ama aynı yol.

Bira tabelalarının benzin istasyonlarınkilerden büyük olduğu güzelim memlekette anayol maceram fazla uzun sürmüyor. Babaeski’yi tırıs geçip 4 km sonra Pehlivanköy sapağından dönüyorum. Alıyoruz yine poyrazı arkamıza. Bu sefer bol düzlüklü ve hafif iniş çıkışlı yoldan ilerleyerek Doğanca ve Kuştepe’yi geride bırakarak Pehlivanköy’e varıyorum. Bir bakkalda mola verecek oluyorum. Dolayısıyla bakkalla da sohbete giriyoruz. Meğerse kestirmeden Uzunköprü’ye gitmek istediğim yolun dönüşü buradanmış. Bana biraz ilerde Ergene çayının üzerinden geçeceğimi, ama şimdilerde buranın bok götürdüğünü söylüyor. Çorlu tarafındaki endüstrileşmeden payını aldığını belirtiyor. Çayın rengi simsiyah. Akarca köprüsü, kokarca köprüsü oluvermiş.

Bir demiryolu kasabası olan Pehlivanköy’ü hemzemin geçidinden geçerek geride bıraktıktan sonra (ve de çayı geçtikten sonra), Edirne il sınırına girmeden önce bir tırmanış başlıyor. Bu tırmanışa da 100üncü kilometreler civarında başladığımı ayrıca belirtmek isterim. Bir temiz 80 metre yükselerek devam ediyorum düzlüklere. 59 plakalı bir Hyundai minibüs geçiyor beni. Hemen önümde duruyor. Araçtan almanca koşturarak biri geliyor. “Abi” diyorum, “türküz türkü çağırırız”. “Ben de seni alman sandım kusura bakma…” diyerek beni arabayla Uzunköprü’ye atma teklifinde bulunuyor almancı abi. Teklifini kibarca reddediyorum çünkü hem zamanım var, hem de yakıtım yerinde. Kaldı ki rekorlardan rekor beğenmeye devam ettiğim bir 125 kilometrelik gün sonu mesafesi beni bekliyor. Para talep ettiğini sandığımı sanan almancı abi, genel bir titreme yaylanma hareketiyle olayı yanlış anladığımı söylemeye çalışıyor, Uzunköprü’de arkadaşları olduğunu söylüyor ama belli ki ben ona derdimi anlatamıyorum. Teşekkürler yardımsever 59 plaka! Pedallamaya devam.

Yol üzerinde solda 200 metre içerde bir gölet olduğuna dair tabelayı görünce dalıyorum. Gidip orada biraz dinleniyorum. Sonrasında bir saate kalmadan da Uzunköprü’ye varmış oluyorum. Uzun köprünün uzun köprüsüne dalıyorum zort diye. Köprü daracık ve trafikli ve adı gibi de uzun olduğu için çark edip dönüyorum yine merkeze. Bisikletteyken saçmalamak çok kolay oluyor böyle. Saçmalamamı bastırsın diye karnımı doyuruyorum. Bana buradaki polis karakolunu bulmam söylenmişti, onun bahçesine çadır kurabilirmişim, hem de güvenli olurmuş. Ancak hem karakolu aramadım, hem de bu tip anlarda tek başımayken en konforlu kararı vermek gibi kötü bir huyum olduğundan, birkaç fiyat soruşturması ve oda beğenme faslından sonra, lobisinde internete bağlı beleş bilgisayarları olan otele kapağı atıyorum. Neyse ki bu son otel maceram olacak. Yani ilerleyen günlerde şehirli piç ayaklarından kurtuluyorum denebilir. Akşam merkeze doğru bir çay bahçesine gidiyorum. Tipik bisikletçi yorgunluğu var üzerimde. Yarın bu yorgunluğu Saros körfezinin berrak sularıyla buluşturarak silmeye çalışmaya ne dersiniz?

Reklamlar

Posted 24 Aralık 2010 by hammurabi in 2010

One response to “İstanbul-Altınoluk turu (3/8)

Subscribe to comments with RSS.

  1. paylasım için teşekkurler

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s