İstanbul-Altınoluk turu (4/8)   2 comments

4. gün

24 Ağustos Salı

Uzunköprü-Gökçetepe

87,44 km

Neredeyiz? Uzunköprü. Hızlıca bir kahvaltının ardından sabah saat dokuz civarı yola koyuluyorum. Hava yine pırıl, sıcak öğleden önce öldürmüyor. Uzun yollar seriliyor önüme. Tabii bu manzara açıklığı uzun rampaları da çok uzaklardan belli ediyor. Kamyoncu rampası diye tabir edeceğim bu ucu bucağı görünmeyen ve viraj ihtiva etmeyen sıkıcı yollar mental olarak daha tırmanmadan adamı yoruyor. Oysa ki viraj olsa, ağaç olsa, çeşme olsa, başı olsa ne kadar güzel olurdu tırmanmak. Abant turundaki çömez zamanlarımız gelmiyor değil aklıma birden.

Yine böyle geniş geniş yolda giderken, karşı şeritte mola vermiş bir çift turiste denk geliyorum. İlk dakikadan turist yaftası yapıştırmam “ulan bu herif de amma atıyor, nerden anladı 3 şerit öteden yerli mi yabancı mı?” şeklinde şaşırtmasın kimseyi. Recumbent tabir edilen, sırt dayamalı bisikletlerle seyahat etmekteydiler. O yüzden varsayımda başarı sağladım. Çiftimiz yaşlarını almışlar. Elekler asılmış. Yenge turist “into the bushes style” hacetini gideriyor. Ben de enişteyi fazla kıllandırmadan irtibat kuruyorum. “İki kilometre sonra hayat size güzel olacak” diyorum. İnişleri vardı birazdan ama daha ileride çok çıkış vardı. Zaten Gps falan vardır onlarda. Biz devam edelim.

Fazla mola verecek bir yol olmadığı için sabredip ilerliyorum. Keşan’a varmadan sekiz kilometre evvel çorba içecek bir yer buluyorum. Bu çorba molaları iyi oluyor. Aslında spor esnasında düşük hacimli ve yüksek kalorili çözümlere yönelmeliydi ama benim motto’m dolu mide eşittir mutlu insan olduğundan pek de önemsemiyorum spor odaklı beslenmeyi. Mekândan ayrılmak üzereyken orada bulunan bir başka müşteri, garson abiye “Arkadaş turist mi?” şeklinde bir sual yöneltiyor. “Bana sorsana ulan dingil” diyorum içimden, “bana sorsanıza” diye çıkıyor ağzımdan. Aslında hak vermek gerekiyor, bir haftada beş kere yabancı turcularla karşılaşacaktım bu türkçe yollarda.

Moladan sonra Keşan’a varıyorum. Şehre girmeden BurgerKing’de bir dondurma patlatıyorum, sonra merkezde yemek yiyip, çay bahçesinde çay içiyorum. Bu sıcakta şehir içinde devinmek biraz yorucu oluyor. Keşan’ın Trakya’daki en güzel kız nüfusuna sahip olduğunu söyleyebilirim ilk izlenim olarak. Bu detayı hemen Keşanlı arkadaşım Güner’le paylaşarak komplimanımı yapıyorum. Yola çıkmadan önce onunla da Erikli civarlarında buluşma, hatta Keşan-Erikli arasını bisikletle alma gibi planlarımız vardı. Ancak tekrar buluşmamız, bisikletle hiç alakasız gerçekleşti ve Paris’te mümkün olabildi. Garip.

Keşan’dan sonra takriben kırk dakika kadar daha devam ederek beklenen ayrıma geliyorum. Çamlıca köyü üzerinden tepelere tırmanacağım ve Gökçetepe’ye ulaşacağım. Sonrasında sahile inip kullanılmayan orman kampına gideceğim. Çok kararlı ama bir o kadar da şapşal dönüyor pedallarım. Ulan devam etsene işte, gül gibi Korudağı’ndan geçip, ayranını içsene dağın beri tarafında. Yok efendim, illa alternatif rotalara sapacağız, huyumuz kurusun.

Altmış ikinci kilometrede Çamlıca sapağından dönüyorum. Yol üstü bir sebzeciden domatesim hediye ediliyor. Bir süre sonra köye varıyorum. Köy hafif yamaçla başlıyor ve tırmanarak terk ediyorum orayı. Dik bir yokuşta soluklanırken çocuklar geliyor etrafıma, “ouuvv abinin pedala bak!” Alternatif yazlıkçı aile arabaları geçiyor yanımdan, tek tük. Orta gelirli, temiz koy seven insanlar. Başlıyorum birinci dereceden yanabilen orman yolundan tırmanmaya.

Tepelerde beni çamlar karşılıyor. Hava sıcak. Ara sıra bunaldığım oluyor. Sonra uzaklardan körfez görünmeye başlıyor. İnişe geçtikten sonra daha belirgin oluyor manzara. Tabii buralardan bir Gökova manzarası beklemek enayilik olur. Gökçetepe köyü denizden yukarda kalıyor. Yarın sabah tekrar tırmanacağım yollardan inmeye başlıyorum. Çanakkale yolundan saptıktan yirmi kilometre kadar sonra sahille buluşuyorum. Üç yüz metre gibi bir rakıma çıkıp inmiş olmalıyım.

Sahilde sağa doğru devam edince orman kampına varıyorum. Tamamen abandone bir yer ve araç girişi yok. Kampın üstünden devam eden başka bir yol var, orada da biraz ilerliyorum. Ancak safi orman olduğundan çark edip geri dönüyorum. Muhtemelen Erikli yönüne giden bilinmedik yollardan biri olmalı. Kampın içindeki farklı koylara bakıyorum ve bir tanesine çöreklenmeye karar veriyorum. B tuşuna basıp çadırımı kuruyorum. Sonra geri giderek akşam için gerekecek miktarda su ve ekmek alıyorum. Medeniyete sekiz yüz metre. Yarı vahşi doğa kampı diye buna derler. İş Bankası maksimum kart sponsorluğunda: Onto the Wild!

Settling işlemi bittiğinde, dört yüz kilometrenin yorgunluğunu denize bırakıyorum. Kestaneler bakımından rahatsız bir koy ama denizi güzel. Ardından ocağımı kurup yemeğimi pişiriyorum. Cırcır böcekleri ve karıncalardan başka kimse yok etrafımda. Orada geçirdiğim on iki saat boyunca da tek bir kul görmüyorum, duymuyorum. Tabii yarın sabah güneşle birlikte çıkıp, beni yoklamaya gelecek ziyaretçileri saymazsak. Şimdilik ay ışığıyla idare edelim bakalım. Bir gecede yirmi sekiz tane kitap bitiriyorum can sıkıntısından. Sonra aydınlanıp, oradaki bir ağaca “happiness only real when shared” diye ingilizce kazıyorum. Sıkıştırılmış özgürlük hissiyatı yaşıyorum Turkcell ful çekerken.

Kamp mutfağı için detay vereyim. Daha önce Buğra arkadaşımızla Kütahya’nın köy yollarında makarna pişirmemize vesile olan mavi tüplü ufak kamp ocağını ödünç aldım. Ona da Karaköy’den aldığım yeni kartuşu taktım. Evde bulabildiğim en hafif tencereyi, en küçük tahta kaşığı temin ettim. Zaten çatallı bıçaklı kombinasyonu olan çakım vardı. Bunlara bir de tabak, tuz, termos özellikli kupa gibi şeyler eklenince keyfimizi hiçbir şey kaçıramazdı. Sallama çayımız (yolun taa başında Bahçeköy yolu üzeri Çaykur fabrika satış büfesinden temin edildi) fokurdayan suyun bir kısmıyla demlenir, geriye kalan da makarnayı pişirirdi. Yarım bulaşık süngeri ve birazcık da deterjan getirirseniz, kirli eşyalarla devam etmemiş olursunuz. Malzemelerin ekstra ağırlık yaptığı kesin. Ben bu mutfağı sadece üç kere çalıştırdığım için biraz pişmanım doğrusu.

Yarın gideceğim rota ilk yapılan planlara göre körfezi alengirli yollardan dönerek, beni Kömür Limanı’na bırakacaktı. Oradan da şehitlikleri ziyareten Çanakkale’ye ulaşılacaktı. Hatta yola çıkmadan önce, Üsküdar’da çadırımı tamir ettirdiğim fermuarcıdan güzergâh ve kamp alanları için tavsiye bile almıştım. Tesadüf bu ya, kendisi dalış eğitmeni olduğundan Kömür Limanı’nı ve çevresini iyi biliyordu. Ancak tüm bunlar fazladan bir gün ve çok daha fazladan yorgunluk demekti. Bünye bir an önce Çanakkale’de rakıya ve balığa kavuşmak istiyordu. Gönül ferman dinlemiyordu.

Reklamlar

Posted 02 Ocak 2011 by hammurabi in 2010

2 responses to “İstanbul-Altınoluk turu (4/8)

Subscribe to comments with RSS.

  1. Uzun köprü de kahvaltı mı ? Bir insanın canı ancak bu kadar çeker ..

  2. yıllar önce orda izci kampı kurmuştuk, şimdi sahipsiz mi olmuş evet o yol direk erikliye gider 2-3km ama araba gircek kadar geniş değildir

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s