İstanbul-Altınoluk turu (7/8)   4 comments

7. gün

29 Ağustos Pazar

Tavaklı iskelesi – Altınoluk

87,34 km

Bizim memlekette… (Hayır, bu başlangıç olmadı.) Memleketimizde… (Bu da olmadı; böyle başlayan yazıların sonu iyi gelmez ve de böyle başlayan yazılar, yazarına uğursuzluk getirir.) Bizde… (Bırak bizi yahu, sen başka laf bilmez misin? Yaz şunu doğruca, ne yazacaksan…) Türkiye’de… (Bre arkadaş, yazıya yumuşak gir, yumuşacık.) Bir yolculuk anımı yazacaktım, bir türlü giremedim yazıya.

Bir zamanlar… (Ha şöylece. Sen bu yazarlığı öğreneceksin ömrün elverirse.) Evet bir zamanlar bir kuzenimin bisikletle İstanbul’dan çıkıp, Ankara yolunda ilerlerken Bolu’ya kadar vardığını işitmiştim bizimkilerden. Ölçeği çok büyük bir şeydi bu benim için. O zamanlar “sitenin dışında” bisiklet sürmezdim. Yıllar sonra altta kalan bu anıyı hatırladığımda, böyle bir olayın gerçek olup olmadığı bile meçhuldü. Ama ben kalkıp kendim deneyecek kadar büyümüştüm.

Bu hatıraları taşıyan kafamı kaldırıp uyandım. Son gün. Çadırı, eşyaları topladık ve koyulduk yola. Kahvaltısız ve yalın olarak gerçekleştirdik bu işi. Önümüze gelen ilk köye tekme atacağı… pardon, ilk köyde çay-simit yapacağız. Zeytin ağaçlarının çevrelediği yolları geride bıraktıktan sonra garip kaya oluşumları ve aralarından kaynakların fışkırdığı Tuzla’ya geliyoruz. Sabahın bu saatinde bütün köy ayakta. Etraf renault toros ve traktör kaynıyor. On altıncı kilometredeyiz, yola çıktığımızdan beri bir saat yirmi dakika olmuş, çay 30 kuruş, rüzgar ters.

Gülpınar’a doğru devam ediyoruz. Apollon Smintheus tapınağını ziyaret ediyoruz. Buralarda bayağı yokuş var. Tapınağa inmek çıkmak o sıcakta yoruyor. Gülpınar’ın içinde de bir hayli uzun sürüyor rampalar. Babakale’ye sapmadan Behram ile Ayvacık tabelalarını takip ediyoruz. Bir süre sonra da Çanakkale’nin en güney batı ucuna vararak yüzümüzü doğuya çeviriyoruz. Buralarda sert rüzgarla birlikte çetin bir tırmanış başlıyor. Öyle azımsanacak cinsten değil. 300-350 metre kadar yükseldiğimizi düşünüyorum. Bir süre sonra çevredeki bitki örtüsü (zaten zeytin ağacından başka bi’ bok yok) de ortadan kayboluyor. Adeta bir Mont Ventoux etabı. Tek fark tırmanışın sonlarında kule yerine benzinci olması. O benzincinin de “Referandum’da hayır mı diyeceksin? Neden hayır diyorsun peki?” şeklinde sorularla tecelli etmesi. Yorgun bünyeyi dingildetmesi.

Yokuşta basıp basıp gittiğim için Ozan 5-10 dakika sonra geliyor yanıma. Her turda olduğu gibi burada da dersimi almamış, insan gibi tırmanmamıştım. Öğle molamızdan sonra düz yolda yaşayacağım tempo sıçışları, bana bir kez daha enerjimi toplam mesafeye eşit miktarda yaymam gerektiğini hatırlattı durdu. Tepelerdeki yollardan, köylerden devam ettik. Yol hep inişli ve çıkışlıydı. Assos’a kadar da öyle devam etti nitekim. O benzinciden sonra daha sık mola verebilecek yerler vardı. Sokakağzı denilen hoş tatil koyunun yol ayrımını da bu kısımda geride bıraktık.

Assos’a vardığımızda artık saat bir buçuk. Güneş alnımızda parlıyor. Limana inme fikrinden vaz geçiyoruz. Ayvacık yolunu tutmayı bırakıp, Kadırga koyuna salıveriyoruz kendimizi. Kalabalık ve gürültülü sahilleri özleyeniniz var mı? Aslında yok, ama karın doyurmak açısından iyi. Oturuyoruz arkatarı çadırdan mütevellit tatil köyü olan tente restorana. Bir bira söylüyorum yemeğin üstüne. Radyoda Chris Rea beni soruyor, “where have you been, where are going to?” diyerek. Buradayım abi, birazdan denize gireceğim. Evet, bu sıcakta bir de yemekten sonra denize girmemiz elzem. Ciğer denilen organın nefes alma fonksiyonlarını yeterli veririmlilikle yerine getiremediğine şahit olmam için iki kulaç yetiyor. Derman kalmamış lan! İyisi mi sudan çıkıp, kuruda bildiğimiz en iyi işi yapalım, bisiklete geri dönelim.

İki saatlik tembel molasının ardından tekrar yoldayız. Koydan biraz yükselerek çıkıyoruz ama ondan sonra yolun devamında ciddi bir tırmanış olmuyor. Yol genellikle dar, trafik var ama sürücülerin hepsi tatil modunda olduğu için acele yok, sıkıştıran görülmüyor. Karşılıklı gelen araçlar bizi görünce durup birbirlerine yol vermek zorunda kalıyor. Bu yol üstünde inanılmaz sayıda pansiyon, kamping, sahil ve türevi şeyler var. Ekolojik kamp filan var. Yolun bitimi Çanakkale-Edremit güzergâhına çıkmamız demek oluyor. Sonrasında ise hemen Küçükkuyu’dayız. Burada hala çoğul konuşuyorum ama o demin bahsettiğim, sabahtan tüketilen enerji kırıntıları yüzünden, ancak yarım saat sonra yakalıyorum Ozan’ı. Ama o benim gibi yalnız kalmamış, yanında amerikalı bir bisikletli var.

Çalışmayan bir benzin istasyonunun çatısı altında birbirleriyle sohbet eden bisikletçiler düşünün. Zaten başka kim öyle bir yerde tanışırdı ki. “İstasyon kapalıymış, market yokmuş” olumsuz önermesiyle karşılaşmış Ozan da Arthur’la. Arthur amerikalı ama, böyle “şu anda bir macera (adventure) içerisindeyim” diye sayıklayarak yaptığı şeyin bokunu çıkaranlardan değil, gayet samimi. “Bisikleti iki hafta önce Çanakkale’den aldım ama döküldü” diyor. Cüzi bir fiyata bütün ayarları kaçmış bir bisiklet alıp, tamir ede ede buralara kadar gelmiş. Sırt çantasını iç lastikle tutturmuş arkaya. “Sıkıldım, fazla zamanım kalmadı, bu gece İzmir’e varmak istiyorum” diyor. Bizle karşılaşmasaydı bisikleti biraz daha erken bırakırdı heralde. Hep beraber Küçükkuyu merkeze gidiyoruz. Bu arada saat akşam 6 olmuş ve sıcaklık, merkezdeki tabela beni yamultmuyorsa, 33 derece. Oha.

Küçükkuyu’dan birkaç kilometre daha Altınoluk yönüne ilerliyoruz. Arthur için yolun sonu. Otostop çekerek İzmir’e devam edecek. Sırt çantasını bisikletten ayırmaya koyuluyor. Hemen ötemizde kafasını dizlerine gömerek oturan, ben diyeyim depresyon, siz deyin sıcaktan uyuklama halinde bir genç var. Bizden henüz haberi yok. Hatta Arthur’un ona bisiklet hediye edeceğinden hiç haberi yok. “He doesn’t know yet, but today is his lucky day” diyor. Gülüyoruz. Kısa maceramızın iyi dilekleriyle ayrılıyoruz yanından. Son kilometrelerimi pedallıyorum artık.

Mıhlı çayını aştığımızda Balıkesir il sınırını geçmiş oluyoruz. Altınoluk’tayı. Hedefe varıldı! Ozan bir 15 kilometre daha devam ederek, ilerde kamp atacak. Ertesi gün de körfezi dönerek İzmir’e doğru yol alacak. Ben ise Özgür’den aldığım tarife göre Ahmet Taner Kışlalı stadyumuna gitmek üzere ana yoldan ayrılıyorum. Altınolukspor’un maçı varmış, hiç kaçar mı?

“Duysun cümle alem
Bu büyük sevdayı.
Altınoluk’um için
Yıkarız dünyayı.”

Reklamlar

Posted 21 Mart 2011 by hammurabi in 2010

4 responses to “İstanbul-Altınoluk turu (7/8)

Subscribe to comments with RSS.

  1. Yol seçimini doğru bulmasam da zevkle okudum.
    Ben de İstanbul-Kazdağları-Edremit turu yapmıştım 6 günde. Bizim güzergahımız Tekirdağ, sahilden Kumbağdan Uçmakdere, Mürefte, Bolayır, Eceabat, Çanakkale, Ezine, Tavaklı İskelesi, Ezine, Bayramiç. Sonra Kaz dağlarını orman içinden Mıhlı çaydan defalarca geçerek Küçükkuyu ve Zeytinli köyü. Tercihimiz hep köy yollarıydı. İki kişiydik.
    Bu sene Mayıs veya haziran ayında Yalova, Kumla, Gemlik, Aksaz, Biga, Çan, Yenice, Akçakoyun Köyü, yine Kazdağlarından geçerek, Mehmetalan köyünden Zeytinli köyü. Süre 8 gün düşünüyorum.
    Türkiye’deysen düşün?

    • Teşekkürler. Aslında bu turda biraz “acelem vardı” diyebiliriz. Saray’dan sonra Kıyıköy’ü ve Çanakkale’den önce Gelibolu yarımadasının tamamını gezecektim, olmadı. Yazın Türkiye’de değilim ama Eylül’e doğru ya Çanakkale çıkışlı ya da Bandırma-Biga üzerinden gelen ve alternatif yollarla Kazları aşıp körfeze inecek bir tur düşünüyorum. Bahsettiğiniz tur ertelenirse ya da tekrarlanırsa size katılmak isterim.

  2. eylül ayında 15 gün boslugum var uygun olursanız birlikte tura çıkabiliriz..

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s