Paris-Roubaix gezisi   5 comments

10 Nisan Pazar

Tournai-Mouscron

~50 km

Bu aralar Belçika’da ikâmet ettiğim için bahar klasikleri diye adlandırılan yol yarışları çok yakın çevrelerde cereyan etmekteydi. Bu yarışlardan Paris-Roubaix de en babalardan biriydi. Uzun süredir de bisikletle yaşadığım kasabadan fazla uzaklaşmamış olmanın verdiği o “dağlar üzerime geliyor” hissi mevcuttu. Gerçi etrafta dağ filan yoktu ama derdime derman olur diye bir yerlere sürme isteğimi, havanın çok güzel olacağı bu pazar gününde hayata geçirdim.

Evden uzakta olmaktan ve yaşayanan yerdeki sürenin kısıtlı olmasından kaynaklanan bir takım eksiklikler oluyor (kısaca tembellik de denebilir). Kısıtlı eşya hacmim nedeniyle kaskım yok, eldiven almadım (niye bilmiyorum), spd ayakkabılarım yok (zaten ona göre pedal da yok), gidon çantam ve kilometre sayacım da yok. Güzelim bisikletimi İstanbul’da bıraktım. Burada da acayip ucuz bir fiyata, Shimano Deore arka vitesten biraz pahalı, peki tamam söylüyorum; 75 liraya bir bisiklet edinmiştim. Birkaç ay içinde de ön vites değiştiricisini kırmıştım, ancak elimle çevirip tutarak büyük viteste gidebiliyordum. Arka fren zaten tutmuyordu. Ön fren idare ediyordu. Selesi garip bir şekilde rahattı ama jantların akordu bozuktu. Kasabada öğrencilerin düzenlediği beleş bir bisiklet tamir gününü yakaladım da biraz akord yaptırma fırsatı buldum. Her şeye rağmen bu 75 liralık bisiklet çok güzel görünüyordu, ziyadesiyle hafifti, ve en önemlisi “ayağımı yerden kesiyordu”. Hem böylesi daha heyecanlı ve sahici oluyordu (Ebay’de kaçırdığım Trek yol bisikletini  alsaydım böyle saçma sapan çıkarımlarda bulunacak mıydım acaba?).

Lafı ve kendimi daha fazla dolandırmayayım diye, adam gibi harita çalıştım yola çıkmadan önce. Kilometreyi de hesaplayamadığımdan bastıracağım haritalar ve yanıma alacağım notlar önem taşıyordu. Gidip son gece rotada değişiklik yapınca, pazar sabahı açık fotokopici bulunmadığından yolun yarısında “camiden sonra sola” türevi notlara baka baka gidecektim. Burada nedense kasabalar ve şehirler ana bir cadde üzerine kurulu olmuyorlar. Dön baba dönelim modeli, hiçbir yol düz gitmiyor. Benim de sinirimi dingildetiyor.

Tur planı ekonomik olması için şöyle gelişti: Belçika’nın güney şehri Tournai’ye trenle gidecektim, oradan Kuzey Fransa’ya pedallayarak yol kenarından yarışı izleyecek, ardından finişin gerçekleştiği Roubaix velodromuna gidecek, sonra da Mouscron adlı diğer bir Belçika şehrine geçerek, trenle evin yolunu tutacaktım. Bakalım aynı yoldan geri dönmeyi sevmeyen bünyeyi nasıl bir pazar günü bekliyordu?

Türkiye’ye gelemeyen bahara nispet edercesine şeker gibi bir havada garın yolunu tutuyorum. Direkt dört beş kilometre ötedeki aktarma istasyonuna pedallıyorum ki, bisikleti trene indirip bindirmekle uğraşmayayım. Yollar boş. Zaten bisiklet yolları da var. Civarda üstü açık klasik arabalarıyla peş peşe turlayan insanlar var. Bütün Belçikalılar bu pazar kendi hobilerini icra ediyorlar demek ki.

Gara vardıktan sonra trene atlıyorum. Tek günlük bisiklet taşıma bileti de almıştım, ama bilet kontrolörleri oralı olmuyor. Ceza yemekten iyidir diyerek bir tren daha değiştiriyorum ve toplam iki saatlik yolculuğun sonunda Tournai kasabasına varıyorum. Belirlediğim izleme noktasına varmak üzere üç saat kadar vaktim var. Geze geze çıkıyorum kasabadan. Barın birinden amcanın teki fırlayıp “Roubaix’ye mi gidiyorsun evlat?” diyor, “Evet amcacığım” diyorum. Fransa sınırına doğru yöneliyorum.  Pasaportum yanımda ama kontrol eden olmayacak. Fiziksel olarak sınır diye bir şey söz konusu değil. Tournai kasabasını Lille yolunu takip ederek geride bırakıyorum. Buralardaki tarlalarda hayvancılık yapılıyor. Tezek kokusuna karışmış Porsche egzosu: işte size Avrupa kırsalı özeti. Yolun iki kenarında da tek şeritlik bisiklet yolu var. Hayatımın en rahat sürüşlerinden birini gerçekleştirmekteyim. Derken küt diye Fransa’ya giriyorum. Burada bisiklet yolunu ana yoldan ayırmışlar, iki şerit karşılıklı gidiş ve geliş yapmışlar. Yolu sağlı sollu ağaçlandırmışlar, aferin lan Fransa!

Sınırın orada bir şey beceriyormuşçasına fotoğraf çekerken yol bisikletli bir grup beni geçiyor. Ancak on beş dakika sonra Cysoing’e dönen kavşakta yakalıyorum yavşakları. Naber lan spor giyim mağazası reyonu kılıklılar? Kendimi vaktiyle İznik gölünün orada bizim dağ bisikletli grubumuzu gömlek-atlet-kumaş pantolon kombinasyonuyla geride bırakan bisikletli dayı  gibi hissetmekteyim. Yine aynı kavşakta İngiltere’den gelmiş bir bisikletliyle sohbet ediyoruz. Sağa dönüp devam ederse Roubaix’ye doğru gideceğini, ama asıl kıyametin sol tarafta pave tabir edilen yolda kopacağını belirtiyorum kendisine. Fransızca’sı “pave”, İngilizce’si “cobble stone” olan bu kafam büyüklüğündeki taş kesmeleri bu bölgedeki (Nord Pas de Calais)  köy yollarının döşeme şekline deniyor. Bizim bildiğimiz arnavut kaldırımından farkları ise yokuş amacı gütmemeleri. Su tahliyesinin doğal oluşu. Kağnıların tekerleklerinin rahat dönüşü falan filan. Ayrıca bizim “tuğla gibi kalın kitap” tabirimiz fransızlarda “pave gibi kalın kitap” olarak geçiyor. Gereksiz bilgilerden sıyrılacak olur isek, bu yollar bölgenin kendi taşlarından yapılmakta ve Paris-Roubaix turunun efsaneleşen karakteristiğini temsil etmektedirler. Yarış boyunca düşmeler kalkmalar sıkça yaşandığı için tahmin edilemez sonuç ve sadece güçlü olmanın kazanmaya yetmemesi, kaldırım taşı şeklinde tasarlanmış birincilik ödülünün değerini artırır. O yüzden yarışı yol kenarından izlemek istediğim yer, finişten önceki yedinci pave kısım olacaktı.

Kavşak noktasından Cysoing’e dönen yol jandarma tarafından araç trafiğine kapatıldığı için son kilometrelerin keyfine diyecek yok. Biraz ilerledikten sonra da yarışı önden koşan genç klasmanı ve onların toz dumanını görerek heyecan kat sayımı artırıyorum. Yarış güzergâhına geldiğimde, geleceğin büyük bisikletçileri önümden geçiveriyorlar. Ayrıca o takım arabaları nasıl da basıyor, gözümle görmesem bu kadar hızlı gittiklerine inanmazdım. Düz yolda abartısız seksene filan çıkıyorlar, çünkü virajlara bisiklet kadar hızlı dalamıyor bu dört tekerler. Gereksiz bir gürültü de cabası.

Asıl grubun gelmesine iki saat kadar var. Yol kenarı tam bir piknik-karnaval havasında. Mangal yapan Valonlar, portatif televizyon sistemi kurmuş Flamanlar, bira içen Fransızlar mı ararsınız? İngilizce ve İspanyolca da sıklıkla telaffuz ediliyor çevremde. Atlı ve yayan polisler dolaşıyor güvenlik amacıyla. Ancak öyle ciddi bir tehdit unsuru yok. İzlemeye gelenlerin yarış bilinci hat safhada. Ben de sözde dağ bisikletimle birkaç yüz metre sürüyorum bu pave yollarda. Yüzeyleri yuvarlanan koca koca taşlarda hakimiyeti sağlamak ve ilerlemek gerçekten ayrı bir iş. Bunun bisiklete binmekle, yarışmakla falan alakası yok, tam anlamıyla işkence. Bir de hava bugün yağmurlu olsaydı, kim bilir ne eğlenirdik!

Türkiye’ye, Erdem kardeşimize telefon açarak, finişe 15,2 kilometre kala, pavenin en boktan yerinde konuşlandığımı ve elimde A4 sayfa boyutunda bir Türk bayrağı bulunduğunu bildiriyorum. Gerekli mercilere durumu bildirmesini rica ediyorum. Reklam arabaları geçiyor peşi sıra. Asıl bekleyiş başlıyor. Önce Fransız Chavanel’in düştüğü haberi geliyor. Sonra uzaktan helikopterler görünüyor. İlerdeki tarlada bir toz bulutu. Beş dakika sonra tam önümden bi’ ikili geçiyor, Van Summeren’le Tjallingi olması lazım. Motosiklet kamerasıyla Van Summeren arasına Türk bayrağını uzatıyorum. Tam geçerlerken geri çekiyorum. Hep televizyonlarda izlediğim gibi, çarpıcakmışçasına korkutan deli seyirciyim. Ancak o sırada kameralar başka bir motosiklet tarafından atağı kesilmiş olan Spartaküs’e çevrili. Akşam televizyonda kendimi görüyorum ama geçmiş ola. O anın heyacanıyla artık bağırıyor muyum, deliriyor muyum, çığlık mı atıyorum farkında değilim. Bayrağı havaya filan da tutuyorum helikopterler  görüntüsünü alır diye, ama nafile. Şöyle beş metrekarelik Valon bayrağı gibi olsaydı, çubuğuyla sallayıp dalgalandırsaydık keşke.

Onbeş dakikalık geçit merasiminden sonra toz içinde kalıyorum. Elim ayağım titriyor heyecandan. Herifler bu yolda nasıl oluyor da o hızda gidiyorlar? Sarsıntıyı önlemek için uçmaya karar vermişler sanırım. Takım arabalarından artık takada tukada sesler gelmeye başlamış. Makinenin dayanamadığı şeye insan vücudu direniyor. Vay be, klişe sıçıyorum! Geride kalanları izleyip alkışlama idealistliğine kapılmadan toparlanıp Roubaix’ye doğru basıyorum. İlk hedef  Roubaix belediyesi spor merkezi, yani velodrom.

Yolun devamı için elimde harita yok. Yol notları ve görsel google maps hafızam var. Nitekim bu bileşim meyvesini veriyor ve sorunsuzca velodromu bulabiliyorum. Lider çoktan geçmiş bitirmiş. Belçika’lı Van Summeren kazanmış. Bir Belçika rezidanı olarak gurur duyabilirim. Bir süre geride kalanların finişi geçmelerini seyrediyorum. Sonra o meşhur, eski şampiyonların adlarının soyunma kabinlerine plakalarla çakıldığı, yarışın bittiğini beton gerçekliğiyle bisikletçilere anlatan duşların olduğu tarafa gidiyorum. Takım otobüslerinde hummalı bir temizlik çalışması sürüyor.

Benim gibi bireysel olarak orada bulunan bir sürü insan var. “Kimse nereye gidiyorsun kardeşim?” demiyor. Açıkta bir bisikletçi görünce imza ve fotoğraf için koşuşturuyor millet. İlk önce yarışın galibi Johan Van Summeren’i görüyorum! Kendisine gösterilen ilgi yoğun. Ben de bir fotoğrafını çekiyorum. Sonra bir koşuşturma daha oluyor. Herkesin ağzında tek bir isim dönüyor. Bugün ikinci gelen Cancellara! Spartaküs’ü canlı göreceğiz demektir. Ben de takılıyorum milletin peşine. Trek Leopard takım otobüsünün önündeyiz, Fabien çıkıyor meydana. Mekaniklerle bi’şey konuşuyor tırın arkasında. Millet kümeleniyor. Kadınlar aralarında “Hmm yakışıklı çocukmuş” diye geyik yapıyorlar. Gülüşmeler oluyor. Dönüp otobüsüne yöneldiğinde herkes “Hop Fabien” diye sesleniyor. Ben de sesleniyorum. Dünya gözüyle göreyim derken fotoğraf çekmeyi de beceremiyorum tabii.

Bu güzel organizasyonu geride bırakarak Roubaix şehir merkezine doğru ilerliyorum. Artık kaçırmamam gereken bir 20:24 son trenim var. Bu kısımlarda bisiklet yolu olmamasına rağmen hiçbir sorun yaşamadan, sıkışıklık veya korna sesi ile karşılaşmadan Roubaix’ye varıyorum. Pita Bodrum adlı Türk dönercide hızlı bir atıştırmadan sonra Mouscron, yani Belçika’a sınırına devam ediyorum. Roubaix ve etrafı, endüstri devriminden kalma ama şimdilerde önemini yitirmiş olan koca koca fabrikaları ve onların arazilerini çevreye kazandırma telaşı içinde. Ayrıca burası göçmenleriyle sürtüşme içindeki Fransa’nın sonu olduğundan, birçoğunun yığıldığı bir sınır bölgesi olarak göze çarpıyor. Ancak İstanbul Fikirtepe’de karşılaşabileceğiniz türden tipler ve gereksiz hızlara çıkan modifiye spor arabaları buralarda görmek mümkün. Geliş yolundaki nezih Avrupa’nın dönüş yolundaki dandik yüzü. Bu sefer sınırı geçerken tabela bile yok. Bir dört yol ağzında değişiveriyor memleketin ismi. Belçika’ya girdiğimi bira tabelalarından anlıyorum.

Hesaplarımı uzun süredir çok kilometreli bisiklet turu yapmadığımdan bol tutmuştum ama sondan bir saat önceki trene yetişebildiğimi fark ediyorum. Bugün yarışı yerinde izlemeye gelen herkes gibi güneşten ensem, yüzüm ve kollarım kızarmış vaziyette. Ter, tuz ve toz birbirine karışmış, derimin üzerinde parlamakta. Elli kilometrelik tura bunca güzel olayın sığdırılabilmesinin getirdiği tatlı yorgunlukla, raylar üzerinde evin yolunu tutuyorum.

Reklamlar

Posted 18 Nisan 2011 by hammurabi in 2011

5 responses to “Paris-Roubaix gezisi

Subscribe to comments with RSS.

  1. Barış,
    senin yaramaz; sivri dilli, dobra tarafını daha çok seviyorum..
    yahu aynı gezi, aynı fotoğraflar bir cycling.tr’ye bak bir de buraya.. 😉

    dur hemen biriyle öpüşeyim tadı damağımdayken bu güzel gezinin, anlatının ;))

    • 🙂 Sağol Sencer. Dilin kemiği, benim de backspace’im yok; foruma otosansürlü yazmak istemiyorum açıkçası. Beğendiysen ne mutlu. Hoşçakal…

  2. SLM BEYLER YA BURSADAN BÖYLE BENİMLE GEZİYE GELCEK BİRİLERİNİ BULAMAM MI BU SİTEDE??? 😀

  3. saol teşekkür ederim 😀

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s