LLN-Leuven turu   7 comments

26 Haziran Pazar

Louvain-La-Neuve – Leuven

~80km

Belçika’daki son günlerim. Üzerine ağır misyon yüklediğim bir tur çıkarmaya karar vermiş bulunmaktayım. Ucuz olsun diye toptan aldığım ulusal tren biletlerindeki boş gün satırları da tükenince, bir şekilde gitmek istediğim Leuven şehrine, nasıl bir şekilde gideceğim belli oluyor ve yalnızca bir hafta sonra ıskartaya çıkaracağım Travel Wolf isimli kadirşinas bisikletim bana hizmet ediyor. Atıl kurt!

Peki ben neden Leuven şehrini ziyaret etmek istiyorum? Açıklayayım. Şu anda içinde bulunduğum ve akademik faydalarını gördüğüm kasaba Louvain-La-Neuve. Bu Fransızca’da Yeni-Louvain demek. Fransızca’da “luven”, Flamanca’da “löğfın” diye okunduğunu da belirtmek isterim. Yani neymiş, burası diğer Felemenk kardeşinin Fransızca haliymiş. İkisi de şehir üniversitesi ile üniversite şehri arasında gidip geliyor. Okulların isimleri iki dilde de “Katolik Luven Üniversitesi” olarak geçmekte. Her şey ayan ve beyan.

Aslı Flaman kısmında bulunan ve benim de bugün gidip ziyaret edeceğim üniversitenin kökeni, taa Orta Çağ’a dayanmakta. Binalar felaket eski, Unesco’nun kanat gerdiği yerleri bile var. Hatta kıçıkırık bir değişim programıyla hak ettiği ünden bile fazlasına kavuşan rönesans düşünürü Ali Desiderius Erasmus, akademik hayatının bir kısmını bu şehirde geçirmiş. Hemen heykelini de kondurmuşlar, pek kıymet bilen Flaman kardeşlerimiz.

Bugün start aldığım yer, yani benim üniversitemin hikayesi şöyle: Özgürlükçü ’68 hareketlenmelerini fırsat bilip de, okulun Latino-Frankofon özlerini “hassiktir Van Der Sar” diyerek Valon bölgesine taşıyan cengaverler çıkagelmiş ve kırk yıl önce tam anlamıyla bostan olan bir tarlaya ilk kazmayı vurmuşlar. Diğerine alternatif bir üniversite şehri kurmak varmış kafalarında. Tamamen önceden planlanmış ve çizilmiş, büyük bir çoğunluğu yaya yolu olan (yaya yolu derken, otomobili geçtim, bisiklet sürmek bile rahatsız), yepyeni ve gıpgıcır bir kasaba inşaa etmeye koyulmuşlar. Zamanla –ve elbette plan dahilinde- yeni akademik binalar, yurtlar, evler, marketler, dükkanlar eklenmiş ve muazzam bir üniversite şehri halini almış içinde bulunduğum Louvain-La-Neuve. Leuven’den ayrılmışlar ama arada kız alıp vermeler devam etmiş tabii.

Yani bugünkü turum, iki ayrı dilde hüküm süren aynı adlı üniversitenin yer aldığı iki ayrı şehir arasında gerçekleşecek. Karışık gelmiş olabilir. Ancak çok basit bir bisikletle gideceğim. Öyle ki geçtiğimiz Nisan’da yaptığım Roubaix turundan beri frenleri daha da tutmaz, pedalları pek bir gıcırdar oldu. Bilek gücüyle sabit tuttuğum ön vitesi kolunu da bugün kırarım büyük ihtimalle. Kask, eldiven, gözlük, yedek iç lastik, pompa, far, tamir çakısı gibi şeyler taşımıyorum yanımda. Matara veya onun kafesi dahi yok. Tek aksesuarım kilit. O kadar yalın ki, en ufak sorunda taksiye atlayıp ardımda bırakabileceğim ve gözümün arkada kalmayacağı bir setup. Bu şekilde seksen kilometre sürmek de olayın sadece bisikletle alakalı olmadığının göstergesi. Tıpkı eskiden Peugeot’yla geçirdiğim demir günlerimdeki gibi. Sadece biraz heyecan eksik.

Eksik olan heyecanı yerine koymak için de evden çıkarken cüzdanımı yanıma almayı unutmam yetiyor. Gerisin geriye dönerek üç kilometrelik sabrımı taze taze harcıyorum. Yola çıkış saatim öğleyi geçiyor. Farım yok ama çok kuzeyde olduğum için hava akşam saat 10’a kadar aydınlık kalacak. Acelem de yok haliyle. Elimde basılı bir harita bulunmuyor. Sadece Google’dan baktığım ve kafama kaydettiğim bir şema var. Yanımdaki deftere de “ikinci sola gir, 200 metre düz git” diye karaladığım üç sayfa yazı mevcut. Haydi bakalım aganta!

Çizdiğim rotaya sadık bir şekilde ilerliyorum. Adamların yaptığı bisiklet yolları o kadar belirgin ki uydu haritalarından bile görünüyor oluyor. Yolun hangi tarafında kalmam gerektiği ve kavşakları nasıl kullanacağımı incelemiştim. Çünkü buralarda asıl sorun tereddütte kalıp size ait olmayan bir yere dalınca başlıyor. Arabalar acımadan selektör ve korna ile sizi o yola gireceğinize bin pişman ediyor. Çünkü zaten sizin kendi yolunuz var ve eşeklik etmenize hiç gerek yok. Tek bir istisna var; bugün günlerden pazar ve yol bisikleti dediğimiz alet yoldan gitmek için yapılmıştır, bisiklet yolundan değil.

İzlediğim yol kuzeyde kalan Leuven’a azıcık doğudan gidecek, ormandan geçecek. Dönüşte ise batıda kalan küçük kasabalardan geçerek güneye ineceğim. Dümdüz batıya gidersem de Brüksel’e çıkılabiliyor. Üzerinden geçtiğim otoban da bunun göstergesi. Genelde böyle üst geçitlerde durup arabaların altımdan geçmesini izlerim. Ancak burada bir gariplik var, BMW’ler yolun sağından gidiyor. Neden mi? Soldan Porsche’ler geçiyor da ondan! Canım Kuzey, ne kadar da zenginsin.

Yol çok radikal dönüşler yapmadan beni Leuven’e götürecekti. Valon sınırından çıkıp Flaman bölgesine girince bir orman (Meerdaalbos) karşıladı beni. Daha önce içinden araçla geçtiğim dipsiz orman yoluna girince de bende bir merak uyandı ve sola saparak daha çok kütükle haşır neşir olabileceğimi düşündüm. Bir bisiklet tabelasında da “Leuven” diye görmüştüm belli belirsiz. Tabelaya ve hemen önümden orman yoluna dalan bisikletli Flaman hatunlara güvenerek sola saptım.

Her an asıl rotaya sadık kalma kararsızlığıyla ilerliyordum. Geçtiğim her kilometreye ufak ekmek kırıntıları atıyordum. Sonra baktım ki orman ne güzel, sağa –yani kuzeye- dönerek yine bıraktığım yola, hatta daha ilerisine çıkabileceğimi düşündüm. İlerde bir harita görünce durdum. Tamamı Flamanca olduğu için bön baktım ve oradan ormanın derinlerine doğru ilerlemeye karar verdim. Ancak bu kısımda biraz çamura giriyor ve bisikleti gereğinden çok zorluyordum. Sinekler can sıkmaya başladı. Bazen solumda ağaçlardan arınmış Van Gogh tarlaları beliriyordu. Pazar gününü at binmeye ayırmış insanlara rastladım. Aynı şekilde bisiklete binenler ve yürüyüşe çıkanlar da vardı. Çok uzakta olamazdım. Bir kiliseye geldim, sonra bir gölet ve araç yolunu geride bıraktım. Daha sonra tekrar bir araç yoluyla kesiştim ve doğru yönde olmadığımı hissederek karşıdan gelen bir bisikletliye yol sordum. “Excuse me, do you speak English?”

Evet, buralarda Fransızca işlemiyordu. Sorduğum sorunun çok gereksiz olduğunu kanıtlarcasına akıcı bir İngilizce’yle cevap verdi bisikletli kadın. Düz devam edince şehre çıkacakmışım, ancak caddenin devamını bir festival için kapatmışlar, orada elime alıp yürüyebilirmişim. Haritada çizdiğim yola çıktığımı anlamam için birkaç yüz metre ilerlemem yetti. Festivalin ortasına girdim. Bu daha çok garage sale ile pazar arası bir oluşumdu. Aralarda müzik ve yemek sunan çadırlar vardı. Cadde boyunca kalabalık içinde yürüdüm. Sonra ortaçağ şehrini çepeçevre dönen geniş bulvara çıktım. Belçika’nın eski yüzlü şehirlerinde sıklıkla görülen bir hadise bu. Gar şehrin çizdiği çemberi teğet geçer ve içerisi örümcek ağını andıran aptal sokaklarla bağlanmıştır. Bu sokaklardan merkeze dik giden bir tanesini tuttum ve işte Leuven’a hoş gelmiştim.

Yanımda getirdiğim makarnaya arkadaş ton balığı, bira, krik krak gibi şeyler aldım. Gotik mimariye sahip belediye sarayının ön yüzündeki 236 heykel dik dik bana bakarken,  binanın merdivenlerine kurulup öğle yemeğimi yemeğe başladım. Üstelik burası gölgeydi ve hava da yeterince sıcaktı. Bana gölgeden başka bir ihsan etmeyen bu binanın tarihi 1439 yılına kadar dayanıyormuş. Cephesindeki nişler 1850 yılına kadar boş durmuş. Taa ki günün birinde ünlü fransız yazar Victor Hugo bu oyuklara 236 adet heykel koydurmayı önerene kadar! Heykellerden her biri belli suç ve ceza sahnelerini temsil edermiş. Aferin Victor.

Yemeğim bittikten sonra bisikleti bir ağaca bağlıyorum. Demin oturduğum yerin karşısında, çatıda, altın rengiyle gülümseyen, metalden bir başka heykel, her yarım saatte bir kilisenin çanına vuruyordu. Oldukça ilgi çekiciydi. Kilisenin kapısına doğru yaklaşınca, kapı beni fark etti ve kendiliğinden şak diye açıldı. Dışarıya doğru açılması pek güven vermese de içeriden sızan kutsal ışığa doğru hareket ediyorum. Kilisenin içinde İsa’nın kaburgalarını sayıyorum.

Şehirde ufak bir tur atıyorum. Meşhur barlar sokağına, sponsorum Erasmus’un heykeline, şehrin içinden geçen kanala, kütüphaneye, gözüme güzel görünen birkaç üniversite binasına uğruyorum. Okulun binaları dört bir yana yayılmış durumda. Hani bir okul kapısı, çiti, güvenlik gibi şeyler yok ortada. Her binanın ve fakültenin kendine ait bir fonsiyonu var. Adresi ve kapı numarası var. Şehir üniversitesinin tanımı her neyse, buraya bakılarak baştan yazılmalı.

Buradaki bisiklet kullanımının oldukça yaygın olduğunu söyleyebilirim. Zaten Belçika’da Valon ve Flaman şehirlerinin arasındaki temel farklardan biri de bu. Dizayn farklılıkları ve insanların ulaşım alışkanlıkları bu yönde bir ayrım yapmamıza fırsat veriyor. Aslında kafasına koyan adam her türlü şehir ve coğrafyada bisiklete binebilir. Ancak ulaşıma katkı anlamında düşünüldüğünde, bunun toplumsal bir refleks olması şart. Bu refleks de Flaman kardeşlerimizde fazlasıyla mevcut.

Şehri geldiğim yoldan daha farklı bir yönde terk edeceğim. Periferik bulvarı geçtikten sonra otoban bağlantısı olan bir yolda ilerliyorum. Burada bisiklet yolu yok ve yol dipsiz göründüğünden bir süre tereddüte düşüyorum. Ancak notlarımda yazdığım kavşak muhtemel bir mesafede karşıma çıkınca dönüş için doğru yolda olduğumu anlıyorum. Bu seferki yol belli bir süre kasabalar arasında gideceğinden biraz dar. Asfalt o kadar yeni ve mükemmel ki, insan bisikletinden utanıyor.

Uzun bir süre bisiklet yoluna rastlamıyorum. Arabalar arkamda sıraya giriyorlar, uygun anı kollayıp ikişer üçer geçiyorlar. Korna çalıp rahatsız etmeye meraklı değiller. Kulağımda müzikle rahat rahat ilerliyorum. Tamam, Belçika bir bisiklet ülkesi ve saygı hat safhada filan ama, başıma münferit bir olay geliyor ve sollayan bir araçtan biri sarkıp laf atıyor. “Danimarka’da bisiklete binenlere başbakan çek yazıyormuş” türünden fantezilere kapılmaya gerek yok. Her türden gerzek, her yerde karşınıza çıkabilir.

Dönüş yolum, geliştekine göre daha fazla pazar bisikletçisi ihtiva ediyor. Bunda yolun daha tenha olmasının ve iniş çıkışlı olup tempoyu zorlamasının etkisi olabilir. Solumda kalan kısımda bir %17’lik çıkış tabelası görüyorum ki, devamındaki yol duvar niyetine tırmanılır. Göbekli yol bisikletçileri geliyor karşıdan peşi sıra. Uzun süre yoldan kopmadan ilerliyorum. Kenarda süper şık evler ve ufak kırsal ofisler sıralanıyor. Katologlardan fırlamış gibi duran bu binalar bazen benim de frenlere asılmama neden olmuyor değil. Refah seviyesi göklerde. Bizimkilerin istikbâli aradığı yerde yani.

Birbirine benzer döner kavşakları da geride bırakıp, anımsadığım çevreye yaklaştığımda bir mola veriyorum. Hava aşırı derecede sıcak olduğu için fazlasıyla yorulmuş durumdayım. Sağda solda su bulmak pek kolay olmuyor. Açık yakaladığım bir benzinciden tedarik ediyorum. Tekrar Valon sınırlarına girdiğimde panoya yapıştırılmış ufak bir yazı gözüme ilişiyor, Flamanca olarak şunlar yazılı: “İncelik Flamanca konuşmaktır”. Kavga etmesenize oğlum, zaten Konya kadar ülkeniz var!

Kalan birkaç kilometrelik yokuşlu yolu da eriterek Louvain-La-Neuve’e geri dönmeyi başarıyorum. Bahsettiğim üzere bisikletin sol ön vites değiştiricisi artık sizlere ömür. Daha fazla sürmeyeceğim için pek de önemsemiyorum aslında. Bisikleti, ihtiyacı olan biri çalar umuduyla evimin karşısındaki lisenin otoparkına kilitliyorum. Tabii ki bu otoparkta da diğer hepsinde olduğu gibi bisiklet için ayrılan bir bölüm var. Belçika’da bisiklete her zaman yer var. Ancak, zoru seven insanlar için Türkiye daha eğlenceli bir ülke, özellikle İstanbul vazgeçilmez.

Sözlerime üstat Erasmus’un Deliliğe Övgü adlı eserinden uyarladığım bir alıntıyla son vereyim: “Görüyorum ki son bir söz bekliyorsunuz; eğer size burada söylediğim bütün gevezelikleri hatırladığımı sanırsanız, gerçekten pek yanılırsınız. Grekler eskiden: Belleği fazla olan davetliden nefret ederim, derlerdi; ben de size şimdi: Her şeyi hatırlayan bir okuyucudan nefret ederim, diyorum. Elveda, bisikletin yüksek ve aziz dostları; beni alkışlayınız; size sağlık ve güzel eğlenceler dilerim.”

Reklamlar

Posted 30 Temmuz 2011 by hammurabi in 2011

7 responses to “LLN-Leuven turu

Subscribe to comments with RSS.

  1. tebrikler… güzel anlatım olmuş…

  2. stella artois birasini da deneseydin ve bir gece leuvende konaklasaydın daha da iyi olurdu 😉

  3. harikulade olmuş, Brüksel hatıralarım canlandı.Bizim de blogumuz var, buyurun;
    http://pedalbasicilar.org/

    cobanodeccaltes
    • çok mersi. ne mutlu size ki canlandıracak hatıralarınız var 🙂 blogunuz da ayrıca hoşmuş; kendine söven tur yazıları bir başka keyifli oluyor!

  4. Bilseydim sizi Leuvende birgün misafir ederdim.Geçtiginiz Meerdaal ormaninda haftasonlari turlarim arasira. Tekrar bekleriz.

yorum yapılabilir

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s