Archive for the ‘2010’ Category

İstanbul-Altınoluk turu (8/8)   2 comments

8. gün

1 Eylül Çarşamba

Altınoluk-Akçay-Altınoluk

32,94 km

Aslında tur bitti, ama uzatmaları oynatıyorum. Bu konuda rahatım; hakem de, futbolcu da, top da benim. Tek sorun var, yakında saha kapatma cezası gelebilir. Her neyse… Bir zafer bayramını da Altınoluk’ta kutladıktan sonra sonbahara giriş yapıyoruz. Ama ne giriş! Takvimlerin Eylül 1’i gösterdiği sabah bardaktan boşanan bulutlar kapkara yağmurlar yağdırıyor. Denizle gök bir oluyor. Gündüz ise gece.

Bunca tasviri haksız çıkartacak derecede güzel bir güneş açtıktan sonra, öğleye kadar her yer kuruyor yine. Bize de, benim İstanbul’a geri döneceğim gecenin gündüzünde, ufak bir sahil turu atma fırsatı doğuyor. İstikâmet Tahtakuşlar köyü, sonrasında Akçay. Özgür’ün lastiklere havayı bastığımız gibi çıkıyoruz yola. Tertemiz bir gök mavi, gıcır gıcır zemin. Ağırlıklardan kurtulmuş haldeyim, kuş misali gidiyoruz.

Tahtakuşlar’daki müzeyi ziyaret edip, Akçay’a iniyoruz. Merkezde vakit geçirip güneşi batırdığımız  ve dönüşte de zifiri karanlığa kaldığımız için, kendini neredeyse kamp ışığı olarak kabullenmiş aydınlatma cihazlarına ne olduklarını ve kime hizmet ettiklerini hatırlatıyorum.

Evet, hakem uzatmaların bittiğini belirten düdüğü çalıyor. Gece oluyor. Özgür beni bisikletle otogara bırakıyor (bkz.hoşçakal kardeşim). Bagajda jant tellerinin stres mukavemetinin denendiği sekiz saatlik bir yolculuk yapılıyor. Zannedersem dördüncü kez aynı amaçla (eve dönme amacı), nüfus-eğitim-işlevsellik oranı dünyanın en boktan sekizinci ilçesi Dudullu’ya varılıyor, sabahki rush saatlerinde. Yine şehrin hengamesinden “kendini sahile atma” çabaları. Döner viyadükler, batçık kaldırımlar, yüksek yollar. Sahilden sonra geriye kalan yolu bisikletin kendisi de gidebiliyor zaten.

Saha kapatma cezası demiştik… Tur bittikten iki hafta sonra bisikletten ne kadar süre ayrı kalacağımın meçhul olduğu yerlere gidiyorum. O çok sevdiğim eylül ayını Marmara’da geçiremiyorum. Hop, iki ay sonra yeni bisikletimin üzerindeyim, ama lastikler başka bir ülkenin topraklarına temas ediyor. Topraktan evvel kar ve buza temas ettiği de oluyor ama artık olur o kadar! Şimdilik sezonu kapatıyoruz efendim. Bizi takip etmeye devam ediniz, ettiriniz. Vatana ve millete, ihtiyaç dahilinde olmasa da, bir hayrımız dokunuyorsa; ne mutlu.

Reklamlar

Posted 22 Mart 2011 by hammurabi in 2010

İstanbul-Altınoluk turu (7/8)   4 comments

7. gün

29 Ağustos Pazar

Tavaklı iskelesi – Altınoluk

87,34 km

Bizim memlekette… (Hayır, bu başlangıç olmadı.) Memleketimizde… (Bu da olmadı; böyle başlayan yazıların sonu iyi gelmez ve de böyle başlayan yazılar, yazarına uğursuzluk getirir.) Bizde… (Bırak bizi yahu, sen başka laf bilmez misin? Yaz şunu doğruca, ne yazacaksan…) Türkiye’de… (Bre arkadaş, yazıya yumuşak gir, yumuşacık.) Bir yolculuk anımı yazacaktım, bir türlü giremedim yazıya.

Bir zamanlar… (Ha şöylece. Sen bu yazarlığı öğreneceksin ömrün elverirse.) Evet bir zamanlar bir kuzenimin bisikletle İstanbul’dan çıkıp, Ankara yolunda ilerlerken Bolu’ya kadar vardığını işitmiştim bizimkilerden. Ölçeği çok büyük bir şeydi bu benim için. O zamanlar “sitenin dışında” bisiklet sürmezdim. Yıllar sonra altta kalan bu anıyı hatırladığımda, böyle bir olayın gerçek olup olmadığı bile meçhuldü. Ama ben kalkıp kendim deneyecek kadar büyümüştüm.

Bu hatıraları taşıyan kafamı kaldırıp uyandım. Son gün. Çadırı, eşyaları topladık ve koyulduk yola. Kahvaltısız ve yalın olarak gerçekleştirdik bu işi. Önümüze gelen ilk köye tekme atacağı… pardon, ilk köyde çay-simit yapacağız. Zeytin ağaçlarının çevrelediği yolları geride bıraktıktan sonra garip kaya oluşumları ve aralarından kaynakların fışkırdığı Tuzla’ya geliyoruz. Sabahın bu saatinde bütün köy ayakta. Etraf renault toros ve traktör kaynıyor. On altıncı kilometredeyiz, yola çıktığımızdan beri bir saat yirmi dakika olmuş, çay 30 kuruş, rüzgar ters.

Gülpınar’a doğru devam ediyoruz. Apollon Smintheus tapınağını ziyaret ediyoruz. Buralarda bayağı yokuş var. Tapınağa inmek çıkmak o sıcakta yoruyor. Gülpınar’ın içinde de bir hayli uzun sürüyor rampalar. Babakale’ye sapmadan Behram ile Ayvacık tabelalarını takip ediyoruz. Bir süre sonra da Çanakkale’nin en güney batı ucuna vararak yüzümüzü doğuya çeviriyoruz. Buralarda sert rüzgarla birlikte çetin bir tırmanış başlıyor. Öyle azımsanacak cinsten değil. 300-350 metre kadar yükseldiğimizi düşünüyorum. Bir süre sonra çevredeki bitki örtüsü (zaten zeytin ağacından başka bi’ bok yok) de ortadan kayboluyor. Adeta bir Mont Ventoux etabı. Tek fark tırmanışın sonlarında kule yerine benzinci olması. O benzincinin de “Referandum’da hayır mı diyeceksin? Neden hayır diyorsun peki?” şeklinde sorularla tecelli etmesi. Yorgun bünyeyi dingildetmesi.

Yokuşta basıp basıp gittiğim için Ozan 5-10 dakika sonra geliyor yanıma. Her turda olduğu gibi burada da dersimi almamış, insan gibi tırmanmamıştım. Öğle molamızdan sonra düz yolda yaşayacağım tempo sıçışları, bana bir kez daha enerjimi toplam mesafeye eşit miktarda yaymam gerektiğini hatırlattı durdu. Tepelerdeki yollardan, köylerden devam ettik. Yol hep inişli ve çıkışlıydı. Assos’a kadar da öyle devam etti nitekim. O benzinciden sonra daha sık mola verebilecek yerler vardı. Sokakağzı denilen hoş tatil koyunun yol ayrımını da bu kısımda geride bıraktık.

Assos’a vardığımızda artık saat bir buçuk. Güneş alnımızda parlıyor. Limana inme fikrinden vaz geçiyoruz. Ayvacık yolunu tutmayı bırakıp, Kadırga koyuna salıveriyoruz kendimizi. Kalabalık ve gürültülü sahilleri özleyeniniz var mı? Aslında yok, ama karın doyurmak açısından iyi. Oturuyoruz arkatarı çadırdan mütevellit tatil köyü olan tente restorana. Bir bira söylüyorum yemeğin üstüne. Radyoda Chris Rea beni soruyor, “where have you been, where are going to?” diyerek. Buradayım abi, birazdan denize gireceğim. Evet, bu sıcakta bir de yemekten sonra denize girmemiz elzem. Ciğer denilen organın nefes alma fonksiyonlarını yeterli veririmlilikle yerine getiremediğine şahit olmam için iki kulaç yetiyor. Derman kalmamış lan! İyisi mi sudan çıkıp, kuruda bildiğimiz en iyi işi yapalım, bisiklete geri dönelim.

İki saatlik tembel molasının ardından tekrar yoldayız. Koydan biraz yükselerek çıkıyoruz ama ondan sonra yolun devamında ciddi bir tırmanış olmuyor. Yol genellikle dar, trafik var ama sürücülerin hepsi tatil modunda olduğu için acele yok, sıkıştıran görülmüyor. Karşılıklı gelen araçlar bizi görünce durup birbirlerine yol vermek zorunda kalıyor. Bu yol üstünde inanılmaz sayıda pansiyon, kamping, sahil ve türevi şeyler var. Ekolojik kamp filan var. Yolun bitimi Çanakkale-Edremit güzergâhına çıkmamız demek oluyor. Sonrasında ise hemen Küçükkuyu’dayız. Burada hala çoğul konuşuyorum ama o demin bahsettiğim, sabahtan tüketilen enerji kırıntıları yüzünden, ancak yarım saat sonra yakalıyorum Ozan’ı. Ama o benim gibi yalnız kalmamış, yanında amerikalı bir bisikletli var.

Çalışmayan bir benzin istasyonunun çatısı altında birbirleriyle sohbet eden bisikletçiler düşünün. Zaten başka kim öyle bir yerde tanışırdı ki. “İstasyon kapalıymış, market yokmuş” olumsuz önermesiyle karşılaşmış Ozan da Arthur’la. Arthur amerikalı ama, böyle “şu anda bir macera (adventure) içerisindeyim” diye sayıklayarak yaptığı şeyin bokunu çıkaranlardan değil, gayet samimi. “Bisikleti iki hafta önce Çanakkale’den aldım ama döküldü” diyor. Cüzi bir fiyata bütün ayarları kaçmış bir bisiklet alıp, tamir ede ede buralara kadar gelmiş. Sırt çantasını iç lastikle tutturmuş arkaya. “Sıkıldım, fazla zamanım kalmadı, bu gece İzmir’e varmak istiyorum” diyor. Bizle karşılaşmasaydı bisikleti biraz daha erken bırakırdı heralde. Hep beraber Küçükkuyu merkeze gidiyoruz. Bu arada saat akşam 6 olmuş ve sıcaklık, merkezdeki tabela beni yamultmuyorsa, 33 derece. Oha.

Küçükkuyu’dan birkaç kilometre daha Altınoluk yönüne ilerliyoruz. Arthur için yolun sonu. Otostop çekerek İzmir’e devam edecek. Sırt çantasını bisikletten ayırmaya koyuluyor. Hemen ötemizde kafasını dizlerine gömerek oturan, ben diyeyim depresyon, siz deyin sıcaktan uyuklama halinde bir genç var. Bizden henüz haberi yok. Hatta Arthur’un ona bisiklet hediye edeceğinden hiç haberi yok. “He doesn’t know yet, but today is his lucky day” diyor. Gülüyoruz. Kısa maceramızın iyi dilekleriyle ayrılıyoruz yanından. Son kilometrelerimi pedallıyorum artık.

Mıhlı çayını aştığımızda Balıkesir il sınırını geçmiş oluyoruz. Altınoluk’tayı. Hedefe varıldı! Ozan bir 15 kilometre daha devam ederek, ilerde kamp atacak. Ertesi gün de körfezi dönerek İzmir’e doğru yol alacak. Ben ise Özgür’den aldığım tarife göre Ahmet Taner Kışlalı stadyumuna gitmek üzere ana yoldan ayrılıyorum. Altınolukspor’un maçı varmış, hiç kaçar mı?

“Duysun cümle alem
Bu büyük sevdayı.
Altınoluk’um için
Yıkarız dünyayı.”

Posted 21 Mart 2011 by hammurabi in 2010

İstanbul-Altınoluk turu (6/8)   Leave a comment

6. gün

28 Ağustos Cumartesi

Çanakkale – Tavaklı İskelesi

78,82 km

Erken bir saatte uyanarak Ozan’ı iskelede karşılamaya gidiyorum. Sonra arkadaşın evine dönerek son hazırlıklarımızı yapıyoruz. Ozan’ın internet üzerinden ulaştığı Çanakkaleli bir bisikletçi arkadaşıyla buluşmak için tekrar meydana iniyoruz. Kamil bize bugün yolun yarısından da fazla bir mesafe boyunca eşlik edecek. Özellikle Çanakkale çıkışımız onunla birlikteyken rahat bir yoldan ve eğlenceli geçecek. Yarım saat çay ve tanışma faslından sonra saat sekiz civarında pedallara basıyoruz.

Çanakkale’ye vardığım günde de bazı bisikletseverlerin dikkatini çekmiş, bira içerken “Bugün yüklü bisikletle gelen sizdiniz değil mi?” türünden sorulara maruz kalmıştım. Şehir küçük, bisiklete ilgi de çok olunca böyle hoş manzaralar ortaya çıkabiliyor. Kamil de bu bölgede fazlaca pedallamış ve performansı her ne kadar “bayadır binmiyorum abi” modunda olsa da iyiydi. Zaten ben Çanakkale’ye gelene kadar geçen ilk beş gün kendimi parçaladığım için artık bu bedenden hayır gelmeyeceğini biliyorum, kıyaslamalarımı bu doğrultuda yaptığım ayrıntısını atlamayalım.

Kepez ve Güzelyalı civarlarını alternatif yoldan sohbet ede ede geçip, ufak bir mola veriyoruz. Sonra tekrar Çanakkale-İzmir ana yoluna çıkarak İntepe’yi tırmanmaya başlıyoruz. Zaten öyle abartı bir tırmanma söz konusu değil. Ancak hemen tırmanışın başlarında fotoğraf çekmek için yine o her zamanki yersiz ve ritim bozan duraklamalarımdan birini gerçekleştirirken, otomobil ve koca koca kamyonların motor gürültülerinin sakladığı, ince miyavlamalar duyuyorum. Evet! Yol kenarından, çalılıkların arasından miyavlamalar geliyor. Miyavlama da denmez, miyuvlama. Yavru kedimiz tek başına kocaman açılmış mavi gözleriyle bana bakıyor. Çevreye şöyle bir göz gezdirdiğimde ona analık edecek başka felis catus’a rastlamıyorum ve ufak çapta bir kurtarma operasyonu yapmaya karar vererek, miyuvlayan arkadaşı gidon çantamın içine atıyorum; kafası dışarıda, bana bakıyor, ben yola.

Ön maşanın sabit oluşundan nasibini alan kedicik, ufak beyin sarsıntıları geçiriyor. Bir süre sonra ilerde Kamil’i yakalayarak kedi için ne yapabileceğimizi konuşuyoruz ve ilk gördüğümüz, lokantası olan ve insanların gelip geçeceği bir tesise bırakmaya karar veriyoruz. Çok geçmeden de uygun bir yer bulup salıyoruz kediciği. Yine aynı gözler, yine aynı miyuvlar ama artık anayoldan bir fersah daha uzakta, muhtemel beslemelere açık bir şekilde hayatına devam edeceğini umarak devam ediyoruz. Biz kedi derdine düşmüşken Ozan uçtu gitti çünkü!

Ozan’ı bayağı ilerde yakalıyoruz ve yol devam ediyor. Bir ara yolun sağ tarafına kurulu manavdan elma alıyorum kendime, ama o tarafta  ilgilenen kimse olmadığı için, kendim poşetleyip, yolun karşısına geçip ücretini ödeyip, oradaki adamlarla da geyiğe giriyorum. Tabii ana konumuz “Neeeey İstanbul’dan mı geldin??” olarak. Saat on buçuk gibi, kırkıncı kilometrede, ana yoldan ayrılacağımız noktaya geliyoruz. Sağa dönüş yapacağız ve tabelalarda Bozcaada, Geyikli ve Mahmudiye yazmakta. Ayrıma yakın bir benzinlikte su takviyesi ve bir takım serinleyici önlemler alıyoruz. Yine ve yine sıcak olduğunu söylememe artık gerek yok sanırım.

İşte şimdi de harita hünerlerimizi sergileyeceğimiz ana geldik. Bu GPS’sizlik başa bela, ancak Türkiye yollarında sorun olmuyor, çünkü gerçek demokrasilerde çarelerin tükenmeyeceğini biliyoruz. Ayrıca “bütün yollar Roma’ya çıkar” deyimi kapı gibi aklımızın bir köşesinde. Parçalı bulutlu haritaları birleştirerek gidilecek en kestirme yolun Pınarbaşı, Bozalan, Mecidiye, Geyikli olduğunu belirliyoruz. Hani Mahmudiye’nin içinden geçip, Bozköy üzerinden de gidebilirdik yani. Sıkıntı olmasın sonra…

Bir tarafta termik santral manzarası, bir tarafta deniz üzerinden Bozcaada manzarası derken, asfaltın sakız gibi olmasına neden olan sıcaklardan ve düz yollardan geçerek, Bozcaada feribotlarının kalkmadığı, bir güneydeki iskelenin sahilinde buluyoruz kendimizi. Bu aralıktaki yolda benim en çok sinirimi bozan iki şey termik santralin tozlu görüntüsü ve camları tamamen kapalı lacivert Tuareg cip oluyor. Güneşten derimiz gerilmiş; üzerinde ter damlacıkları belirmiş, sıcak rüzgar dudaklarımı kurutuyor. Dinlendiğim noktada klimalı cip bana bakıyor, ben ona bakıyorum. O bana bakıyor, ben de ona bakıyorum. Demir yığını canım (yazar burada kendine bile inanmıyor).

Bozcaada’ya nazır fotoğraflarımızı çektikten sonra, öğle molamızı veriyoruz. 61 kilometre olmuş yola çıkalı, Assos’a daha 70 kilometre var. Arada bir yerde duracağız elbet, ama nerede? Yolun devamıyla ilgili kalacak yer araştırması yapmamıştık ama bu güzel batı sahillerinde geceleyecek bir yer bulunacaktı elbet. Bir saat kadar süren moladan sonra Kamil’le yollarımız ayrılıyor. Ona da bugünlük minimum 120 kilometre bir antrenman yaptırmış olduk. Bir sonraki keşisen yolda görüşmek üzere!

Yirmi dakika ilerlemiyoruz ki, yolumuzun üzerinde Dalyan köyüne yakın antik şehir Alexandria Troas’a varıyoruz. Türkçe meali Troya İskenderiye’si. Yağmalamalar ve depremlerle talan olmuş bu antik liman kentinin sağlam kalan tek arkını ve birkaç taş yığınını görmekle yetinerek, sıcaklara daha fazla şans tanımadan yola devam ediyoruz. Behramkale tabelalarını takip ederek ilerliyoruz. Yolda gördüğümüz bir başka tabelanın yönündeki Kestanbol kaplıcalarına sapmıyoruz. Aksi halde tam anlamıyla bir haşlanma gerçekleşebilir çünkü. Şu dakikada hamam, banyo ya da kür olmaz; olsa olsa deniz olur. Hem Altınoluk yolunun iki güne bölünmesi, hem de Ozan’ın dün gece İstanbul’dan otobüsle gelmiş olmasının getirebileceği muhtemel yorgunluk ile ağır ve bol mola vererek gidiyoruz.

Bir hayrat molasından hemen sonra (U2 sponsorluğunda gerçekleşti), yemyeşil çimenleriyle bizi adeta tekrar dinlenmeye davet eden kafeye dalıyoruz. Böyle de laçka olunmaz ki ama, tur mu yapıyoruz, Vedat Milor mu kasıyoruz belli değil. Artık saatler üç buçuğu gösterdiğinden hafif bir sıcaklık insafı söz konusu. “Oh her tarafı da sulamışlar burada ne güzel” şeklinde dolaşırken birbirine geçmiş üç tane tüy yığınıyla karşılaşıyoruz. Bugün yavru havyanlardan yana şansım açık. Ağaçlardan birinin gölgesinde uyuklayan şapşal köpek yavruları bunlar da. Daha fazla dayanamayarak kurcalıyorum onları ve uykularından oluyorlar. O sırada beri yandan, neredeyse yere değen memeleriyle, anneleri geliyor. Bana iki tane sağlam havlayıp, kovalayacakmış gibi korkutup, beni kaçırdıktan sonra, yavrularının yanına kuruluyor. Ben de kolamı yudumluyorum ötede. Saygılar.

Bu molayı da bitirip, belki on beş dakika bile sürmeden tekrar çıkarıyoruz spd’leri. Sabahın sağlam temposu yetti de arttı. Hazır iki günlük yolu yarılamış, düzgün bir tesis ve güzel bir sahil bulmuşken, burada geceleyelim diyoruz ve saat dört sularında, plaj havlusunu serip denize girmek üzere, günü noktalıyoruz. Normalde bungalow ve ağaç evlerle hizmet veren Agora Meyhanesi’ne, çadırcı kisvesi altında giriyoruz. Duşumuz, tuvaletimiz var. Denize atlıyorum hemen. Bütün kiri pası alsın diye. Abuk güneş yanıklarına da bir yararı dokunur belki. Yok, o iğrenç izlerin geçmesi biraz zaman alacak. Bisikletle tatil yapmanın “tek” olumsuz tarafı.

Vardığımız yerin adı Tavaklı İskelesi. Tenha ve yayılmış bir yer. Sahilinin manzarası çok güzel, çünkü batıya bakıyor. Güneş bir şeftali gibi akıp gidiyor önümüzden. Biz de portatif ocaklarımızda makarna haşlamaya geçiyoruz. En rahat çadır kamplarımdan birini yapıyorum. Burasının tamamı kamping olsa tadından yenmezdi tabii. Görünüşe göre yarın Altınoluk, benim için turun son günü olacak. Ozan da üç gün daha devam ederek İzmir’e gidecek. Tabii son gün geliyor diye sürprizlere kapalıyız denemez, daha yeteri kadar yabancı turcuyla karşılaşmadık mesela. Hatta, Altınoluk’ta emekli gibi oturup bisikleti bir köşeye koyacağımızı sanıyorsanız, çok büyük yanılgılar içerisindesinizdir.

Posted 13 Mart 2011 by hammurabi in 2010

İstanbul-Altınoluk turu (Off)   Leave a comment

Off günler

26-27 Ağustos Perşembe ve Cuma

Çanakkale

0 km

Of off günler. Deniz ve mehtap soruyorlar beni, ama yine apartman dairelerindeyim. Rakı ve balıkla doğal döngüyü sürdürmeye çalışıyorum bu dört duvar beton kutucuklarda (soyutlama), Çanakkale’deki arkadaşlarla. Cumartesi sabahına kadar tura ara veriyorum. O gün Ozan İstanbul’dan otobüsle gelecek ve beraber güneye doğru devam edeceğiz. Sonraki iki günde de Altınoluk’a varmayı planlıyorum. Hazır Ozan’ı beklerken üzerine tıklanıp zoom yapılabilen haritalara bir göz atalım madem…

Nasıl? Kulağı tersten gösterebilmiş miyiz? Ozan’la Ezine üzerinden değil de Bozcaada’ya bakan batı sahillerinin oradan Altınoluk yoluna çıkma fikrindeyiz. Hem daha tenha olacak hem de manzaralı. Sıcaklar yine canımıza okumaya başlayacak ama artık gidonu kırdığımız yerde denize atlanabilir, brandaların, tentelerin altındaki gölgeliklerde soğuk Efes Pilsen’ler içilebilir. Markayı vermekten kaçınmam. Turu Altınoluk’ta Özgür kardeşimizin yanına vardığımda bitireceğim. Oradan otobüsle dönerim artık. Ama henüz Özgür’ün kamyon, forklift, panelvan ve scooter’ı dışında bir de bisikleti olduğundan haberim yok!

Posted 24 Şubat 2011 by hammurabi in 2010

İstanbul-Altınoluk turu (5/8)   2 comments

5. gün

25 Ağustos Çarşamba

Gökçetepe-Çanakkale

108,21 km

Çadırda ve sekiz yüz metre bile olsa doğa içinde kaldığım için, uyanma saatimin belirleyicisi kurduğum saatin alarmı değil, birbirlerini kovalayan güneş ve ay oluyor. Nitekim bir uyanıyorum ki manzara geceyle aynı. Tepemde yusyuvarlak bir ay dede, sadece biraz yeri değişmiş. Güneş ortalıkta yok. Evrene karşı koymayarak geri yatıyorum. Bir yarım saat rötarla başlıyorum güne. Sabah sabah doğaya itaat ettim. Bütün gün de etmeye devam edeceğim. Bunu karşılık bekleyerek yapmıyorum.

Güneşe uyup geç kalktığım için, gece benimle birlikte ormanda ikâmet eden yaratıklarla beraber uyanma şerefine nail oluyorum. Sahilden içerlere doğru derin bir uğultu var. Oha, arı vızıltısı bu! Belki de milyonlarca arı. Kabus olmalı. Kıçıma, başıma, toplamakta olduğum eşyalara merak saran arılar beliriyor çevremde. İki üç tanesiyle baş edebilirim ama arkadan bir milyonu “hieee abi orada ne varzZz?” tadında vızıldadığında işin rengi değişiyor. Hızlandırıyorum toplanma işlemini.

Matı dürerken saltolar atıyorum, fotoğraf çekerken makineyi sabitleyip bir tur koşup geliyorum, çadırı bozarken baletim. Yerimde duramıyorum. Sabit geçirdiğim her saniye bir yerimde arılar bitiyor. Kahvaltı mı? Şaka yapıyor olmalısın. Bi’ sıçsaydım? Götünden sokarlar, kelimenin tam manası gerçekleşir. Yardıra yardıra çıkıyorum kamp alanından. Son hız terk ediyorum doğal ortamımı. Tek bir saniye kaybetmeden Gökçetepe köyüne tırmanıyorum gerisin geriye. Yirmibeş kilometrem var anayola. Daha önce denenmemiş, bağlantısı olup olmadığını bilmediğim bir yola gidiyorum. Ne kadar tırmanacağım da belli değil.

Gökçetepe’yi tepesine doğru tırmanırken sabahın köründe bir köpeği uyandırıyorum. Havlıyor. O da bir diğer köpeği uyandırıyor. Sonra bütün köpekler birbirlerini uyandırıyor. Bütün köpek sahipleri uyanıyor sonra. Köy uyanıyor. Bıraktığım kelebek etkisini uzatmadan, hem havlanmaktan, hem de tırmanmaktan yorulmuş bir vaziyette, bisikleti elime alıp yürüyerek çıkıyorum köyden.

Güneş! Artık saat 7 buçuğa doğru geliyor. Dün gece yediğim makarnamdan yakarak ilerliyorum. Bir an önce anayola çıkma derdindeyim. Sıcak basmadan önümdeki yolu belirlemem lazım. Sonra istediğimiz gibi mola veririz. Oh, omzumdan bir arı çıkıyor. Tişörtün içinde sıkışıp kaldığı yeri de sokmuş bir güzel. Bu gibi dertlerle yol soracak fazla kimsenin olmadığı tenha bir güzergâhta ilerlerken yazlık sitesi mahallelerinden geçiyorum. Bazı evler beton cepheleriyle çirkinliklerini sunuyorlar Saros’a doğru. Çeviriyorum pedalları, tempoyu hiç düşürmeden ilerliyorum.

Sabah yürüyüşüne çıkmış ufak bir yazlıkçı grubuna rastlıyorum. Yanlarından geçerken “günaydın” diyorum ama beklediğim tepkiyi alamıyorum. Kabul, burası bu saatte bisikletli görmek için normal bir yer değil. Ücradayız. On beş metre ilerliyorum ki arkamdan sesleniyorlar. “Gel bir çayımızı iç, kahvaltı et” diyorlar. Hazır, adrenalinimi güzel güzel pedal gücüne dönüştürüyorken üzülerek geri çeviyorum tekliflerini. Oysa azıcık interdependence kurmaya çalışıp, salt motivasyondan ziyade biraz da moralle ilerlesem hiç fena olmayacak (bir cümlede üç frenkçe sözcük kulanma sorunsalı). Sırasıyla Sazlıdere, oradan da Adilhan üzerinden devam ediyorum.

Yolun profili şu şekilde gelişiyor; Gökçetepe’den sonra hafif iniş ve pik noktaya çıkış, sonra Sazlıdere’de deniz seviyesine iniş ve Adilhan’a kadar bir iki ufak tırmanış daha. Çok zorlayıcı değil. Yolun bir bölümü gömülü sert taşların olduğu toz topraktan oluşuyor. Sabit maşalı ben biraz çalkalanmıyor değilim. Düzlüğe çıktıktan sonra gittiğim asfalt bile çok bozuk. Ama asıl boku yiyeceğimiz yer biraz daha ilerde, çok medet umduğumuz, üzerinde seyretmeye can attığımız o anayolda. Adilhan’da 35 kuruşa çay içerek, ve bir daha Moda’da çay içmemeye yemin ederek devam ediyorum. Saat dokuzu beş geçiyor ve ben Gelibolu yoluna çıkıyorum.

Daha dün gece takla atan arabaların olduğunu inşaat işçilerinden işittiğim duble yol çalışmalı Çanakkale yolundayım. Yolun eski kısmı o kadar daralmış ki, çizgi üzerinden sürmem gerek. Bu da yanımdan geçen her aracın beni sinek kaydı traş etmesi demek oluyor. Özellikle TIR’lar çok eğlenceli, önce çekip sonra geri bırakıyorlar. Gidon dediğimiz alüminyum çubuğa bir bench press demiri gibi sıkı sıkı sarılıyorum. Bir süre sonra bu sırat köprüsü inceliğinden tedirgin olarak, geniş mi geniş duble yol zeminine geçiyorum. Tozlu da olsa sıkıştırılmış topraktan oluşan hypokeimenon üzerinde ilerliyorum. Antik yunanca terimler vermekten kaçmıyorum. Töz üzerinde ilerlemek biraz toz yapıyor.

Yolun öyle bir kısmı geliyor ki, duble yol çalışmasından ilerleyemiyorum. Üstelik emniyet şeridi diye tabir edebileceğim daracık aralıktaki asfalt da düzleştirerek ezen makine tarafından “tırtırlanmış”. Sen misin amortisörsüz sabit maşayla Türkiye yollarında tura çıkan? Üç kilometre boyunca testislerimde kalan son spermlerimi de kafa kafaya çarpıştırıyorum.

Gariptir ki bugün abur cuburdan öteye gitmeyen bir kahvaltı yaptım. Hatta kahvaltı yaptım da denemez. Üstelik sıçmadım daha. Yolumun üzerindeki bir Opet’e giderek bu kutsal görevi de yerine getiriyorum. Hafiflemiş olarak yola devam ediyorum. Normalde Gelibolu civarlarında bir yerlerden saparak, köy yolları üzerinden (Balayır, Güneyli, Ocaklı, Yeniköy, Fındıklı) Kömür limanına doğru gidip orada geceleyecektim. Ertesi gün de bu yarım adanın diğer küçük ve güzel köylerinden geçerek  (Değirmendüzü, Karainebeyli, Anafartalar, Conk Bayırı, Anzak koyu…) Çanakkale’ye ulaşmaya çalışacaktım. Ancak yolun beş gündür deli mesafelerle devam etmesi ve acayip yorulmam, daha saat on ikiyi bulmadan havanın 34 dereceye fırlıyor olması ve tabii ki de yalnız olmam gibi bir düzine neden beni geri çeviriyor o yollardan. Belki daha ilerde denenecek bir rota olarak arşivlerde yerini alıyor. Gitmesek de, pedallamasak da, o yol, bizim yolumuzdur!

Nerede kalmıştık? Evet. Körfezi dönüp Opet’e sıçtıktan sonra istikametimiz Gelibolu-Lapseki feribotu oluyor. Öğlen saat bire çeyrek kala Gelibolu’na ulaşmış ve yüz kadar japon turistle beraber feribota embarke etmiş oluyoruz. Ne kadar renkli bir memleket allahım böyle! Kilometre saatimiz 70’i bulmuş ve daha günün ortasındayız. Tour de Thrace diye buna derler. Beş günde çevireceğim pedal beş yüz kilometreyi geçecek. Bir süre daha böyle gidersem motorun su kaynatması işten bile değil.

Ferahlatan bir feribot yolculuğundan sonra Lapseki’ye geçmiş oluyorum. Trakya defteri kapandı, Troya defteri açılıyor. Burada bir süre çay içip dinlenerek, Çanakkale’deki arkadaşlara tahmini varış saatimi lanse ediyorum. Her zamanki gibi sona ve molaya yaklaşan bacaklarıma acımayarak daha hızlı varacağım gittiğim yere. Bir de, Gelibolu tarafında yolu uzatmadığıma dünya üzerinde sevinecek yegane kişi olan annemi arıyorum. Peki ya babam? Babama yine söylemedim!

Lapseki ile Çanakkale arasındaki yolu sık sık yapmış bisikletli biriyle konuşuyorum. Kırk beş kilometre yol biçiyor bana. Yahu diyorum, harita otuz beş gösteriyor. Laf anlatmayın bana. Yelkenliyle seyreder gibi ince rüzgar hesaplarıyla gelmişim ben buralara kadar, önümde kalan kilometreyi mi sayamayacağım? Peeh. İki ya da üç uzun ve düz tırmanış içeren yol, yavaş yavaş altımda erimeye başlıyor. Hava yine çok sıcak, yol üstü manavlardan birinde mola veriyorum ve sıcak günün en güzel anları, tarla sulama suyunun daima devir ettiği bidonun ağzında yaşanıyor. Akan soğuk suya daldırıp daldırıp çıkarıyorum kafamı. Budur. Kızarmış kollarımı sokuyorum. Tutuyorum dakikalarca altında. İki saniye sonra kuruyacaklarını bildiğim için oyundan öteye gitmiyor bu sulanmalar. Bir poşet erik alıp oracıkta yiyorum.

Yine son yokuşta canıma okunuyor ama hemen aşağıda Çanakkale’nin uzandığı gerçeği beni dinlendiriyor. Arkadaşlara haber verdiğim saatten çok erken geliyorum. Mola verdiğim son benzincide bilindik diyaloglar yaşanıyor. “Üff İstanbul’dan buraya…” Salıyorum bisikleti aşağı, deniz seviyesine vardığımda Çanakkale’deyim. Dalıyorum sokaklarına, nasıl olsa ya sağa ya sola dönüp merkeze varacağım. Seviyorum gözle görülür, elle tuttulur boyuttaki şehirleri. Ege’nin Marmara’nın ve Trakya’nın en güzel özelliklerinin bir arada toplandığı boğaza çıkıyorum. “Dur yolcu!” diyor karşıdaki tepeler. “İki gün soluklan…”

Posted 22 Şubat 2011 by hammurabi in 2010

İstanbul-Altınoluk turu (4/8)   2 comments

4. gün

24 Ağustos Salı

Uzunköprü-Gökçetepe

87,44 km

Neredeyiz? Uzunköprü. Hızlıca bir kahvaltının ardından sabah saat dokuz civarı yola koyuluyorum. Hava yine pırıl, sıcak öğleden önce öldürmüyor. Uzun yollar seriliyor önüme. Tabii bu manzara açıklığı uzun rampaları da çok uzaklardan belli ediyor. Kamyoncu rampası diye tabir edeceğim bu ucu bucağı görünmeyen ve viraj ihtiva etmeyen sıkıcı yollar mental olarak daha tırmanmadan adamı yoruyor. Oysa ki viraj olsa, ağaç olsa, çeşme olsa, başı olsa ne kadar güzel olurdu tırmanmak. Abant turundaki çömez zamanlarımız gelmiyor değil aklıma birden.

Yine böyle geniş geniş yolda giderken, karşı şeritte mola vermiş bir çift turiste denk geliyorum. İlk dakikadan turist yaftası yapıştırmam “ulan bu herif de amma atıyor, nerden anladı 3 şerit öteden yerli mi yabancı mı?” şeklinde şaşırtmasın kimseyi. Recumbent tabir edilen, sırt dayamalı bisikletlerle seyahat etmekteydiler. O yüzden varsayımda başarı sağladım. Çiftimiz yaşlarını almışlar. Elekler asılmış. Yenge turist “into the bushes style” hacetini gideriyor. Ben de enişteyi fazla kıllandırmadan irtibat kuruyorum. “İki kilometre sonra hayat size güzel olacak” diyorum. İnişleri vardı birazdan ama daha ileride çok çıkış vardı. Zaten Gps falan vardır onlarda. Biz devam edelim.

Fazla mola verecek bir yol olmadığı için sabredip ilerliyorum. Keşan’a varmadan sekiz kilometre evvel çorba içecek bir yer buluyorum. Bu çorba molaları iyi oluyor. Aslında spor esnasında düşük hacimli ve yüksek kalorili çözümlere yönelmeliydi ama benim motto’m dolu mide eşittir mutlu insan olduğundan pek de önemsemiyorum spor odaklı beslenmeyi. Mekândan ayrılmak üzereyken orada bulunan bir başka müşteri, garson abiye “Arkadaş turist mi?” şeklinde bir sual yöneltiyor. “Bana sorsana ulan dingil” diyorum içimden, “bana sorsanıza” diye çıkıyor ağzımdan. Aslında hak vermek gerekiyor, bir haftada beş kere yabancı turcularla karşılaşacaktım bu türkçe yollarda.

Moladan sonra Keşan’a varıyorum. Şehre girmeden BurgerKing’de bir dondurma patlatıyorum, sonra merkezde yemek yiyip, çay bahçesinde çay içiyorum. Bu sıcakta şehir içinde devinmek biraz yorucu oluyor. Keşan’ın Trakya’daki en güzel kız nüfusuna sahip olduğunu söyleyebilirim ilk izlenim olarak. Bu detayı hemen Keşanlı arkadaşım Güner’le paylaşarak komplimanımı yapıyorum. Yola çıkmadan önce onunla da Erikli civarlarında buluşma, hatta Keşan-Erikli arasını bisikletle alma gibi planlarımız vardı. Ancak tekrar buluşmamız, bisikletle hiç alakasız gerçekleşti ve Paris’te mümkün olabildi. Garip.

Keşan’dan sonra takriben kırk dakika kadar daha devam ederek beklenen ayrıma geliyorum. Çamlıca köyü üzerinden tepelere tırmanacağım ve Gökçetepe’ye ulaşacağım. Sonrasında sahile inip kullanılmayan orman kampına gideceğim. Çok kararlı ama bir o kadar da şapşal dönüyor pedallarım. Ulan devam etsene işte, gül gibi Korudağı’ndan geçip, ayranını içsene dağın beri tarafında. Yok efendim, illa alternatif rotalara sapacağız, huyumuz kurusun.

Altmış ikinci kilometrede Çamlıca sapağından dönüyorum. Yol üstü bir sebzeciden domatesim hediye ediliyor. Bir süre sonra köye varıyorum. Köy hafif yamaçla başlıyor ve tırmanarak terk ediyorum orayı. Dik bir yokuşta soluklanırken çocuklar geliyor etrafıma, “ouuvv abinin pedala bak!” Alternatif yazlıkçı aile arabaları geçiyor yanımdan, tek tük. Orta gelirli, temiz koy seven insanlar. Başlıyorum birinci dereceden yanabilen orman yolundan tırmanmaya.

Tepelerde beni çamlar karşılıyor. Hava sıcak. Ara sıra bunaldığım oluyor. Sonra uzaklardan körfez görünmeye başlıyor. İnişe geçtikten sonra daha belirgin oluyor manzara. Tabii buralardan bir Gökova manzarası beklemek enayilik olur. Gökçetepe köyü denizden yukarda kalıyor. Yarın sabah tekrar tırmanacağım yollardan inmeye başlıyorum. Çanakkale yolundan saptıktan yirmi kilometre kadar sonra sahille buluşuyorum. Üç yüz metre gibi bir rakıma çıkıp inmiş olmalıyım.

Sahilde sağa doğru devam edince orman kampına varıyorum. Tamamen abandone bir yer ve araç girişi yok. Kampın üstünden devam eden başka bir yol var, orada da biraz ilerliyorum. Ancak safi orman olduğundan çark edip geri dönüyorum. Muhtemelen Erikli yönüne giden bilinmedik yollardan biri olmalı. Kampın içindeki farklı koylara bakıyorum ve bir tanesine çöreklenmeye karar veriyorum. B tuşuna basıp çadırımı kuruyorum. Sonra geri giderek akşam için gerekecek miktarda su ve ekmek alıyorum. Medeniyete sekiz yüz metre. Yarı vahşi doğa kampı diye buna derler. İş Bankası maksimum kart sponsorluğunda: Onto the Wild!

Settling işlemi bittiğinde, dört yüz kilometrenin yorgunluğunu denize bırakıyorum. Kestaneler bakımından rahatsız bir koy ama denizi güzel. Ardından ocağımı kurup yemeğimi pişiriyorum. Cırcır böcekleri ve karıncalardan başka kimse yok etrafımda. Orada geçirdiğim on iki saat boyunca da tek bir kul görmüyorum, duymuyorum. Tabii yarın sabah güneşle birlikte çıkıp, beni yoklamaya gelecek ziyaretçileri saymazsak. Şimdilik ay ışığıyla idare edelim bakalım. Bir gecede yirmi sekiz tane kitap bitiriyorum can sıkıntısından. Sonra aydınlanıp, oradaki bir ağaca “happiness only real when shared” diye ingilizce kazıyorum. Sıkıştırılmış özgürlük hissiyatı yaşıyorum Turkcell ful çekerken.

Kamp mutfağı için detay vereyim. Daha önce Buğra arkadaşımızla Kütahya’nın köy yollarında makarna pişirmemize vesile olan mavi tüplü ufak kamp ocağını ödünç aldım. Ona da Karaköy’den aldığım yeni kartuşu taktım. Evde bulabildiğim en hafif tencereyi, en küçük tahta kaşığı temin ettim. Zaten çatallı bıçaklı kombinasyonu olan çakım vardı. Bunlara bir de tabak, tuz, termos özellikli kupa gibi şeyler eklenince keyfimizi hiçbir şey kaçıramazdı. Sallama çayımız (yolun taa başında Bahçeköy yolu üzeri Çaykur fabrika satış büfesinden temin edildi) fokurdayan suyun bir kısmıyla demlenir, geriye kalan da makarnayı pişirirdi. Yarım bulaşık süngeri ve birazcık da deterjan getirirseniz, kirli eşyalarla devam etmemiş olursunuz. Malzemelerin ekstra ağırlık yaptığı kesin. Ben bu mutfağı sadece üç kere çalıştırdığım için biraz pişmanım doğrusu.

Yarın gideceğim rota ilk yapılan planlara göre körfezi alengirli yollardan dönerek, beni Kömür Limanı’na bırakacaktı. Oradan da şehitlikleri ziyareten Çanakkale’ye ulaşılacaktı. Hatta yola çıkmadan önce, Üsküdar’da çadırımı tamir ettirdiğim fermuarcıdan güzergâh ve kamp alanları için tavsiye bile almıştım. Tesadüf bu ya, kendisi dalış eğitmeni olduğundan Kömür Limanı’nı ve çevresini iyi biliyordu. Ancak tüm bunlar fazladan bir gün ve çok daha fazladan yorgunluk demekti. Bünye bir an önce Çanakkale’de rakıya ve balığa kavuşmak istiyordu. Gönül ferman dinlemiyordu.

Posted 02 Ocak 2011 by hammurabi in 2010

İstanbul-Altınoluk turu (3/8)   1 comment

3. gün

23 Ağustos Pazartesi

Vize-Uzunköprü

124,20 km

Otel kahvaltısına uyarladığım çıkış saatim sekiz buçuğu buluyor. Bununla da yetinmeyerek bir saate yakın Vize’yi gezerek oyalanmaya karar veriyorum. Dün akşam karşılaştığım ispanyolların bisikletlerini benimkinin yanında buluyorum. Kahvaltıda falan karşılaşmadığımıza göre, tahminen Zıbartodores dünya kupasını almaktadırlar. İstanbul’a iki günleri var, bırakalım enerji toplasınlar. Adamlar her alanda dünya şampiyonu, ileri geri konuşmaya çekiniyorum şimdi nerden baksanız…

Trakya’nın bu güzel şehrini tepelere doğru geziyorum. Antik tiyatrosunu, Küçük Ayasofya kilisesini ve kalesinden kalanları görüyorum. Sonra pazardan iki tane elma alıp yola koyuluyorum. Hasbuğa, Çövenli, Akıncılar, Ahmetbey, Emirali, Sakızköy, Umurca yolunu tutarak Lüleburgaz’a ulaşacağım. Bir salıyorum bisikleti, hem hafiften iniş hem de poyrazı tam olarak arkadan aldığım için pedal çevirmek bir lütuf haline geliyor. Hız ortalamam hayvan gibi yüksek. Geriye bakıyorum, rakım olarak daha yüksek olan Vize beliriyor, el sallıyor bana arkamdan.

Hayatımda bisiklet sürdüğüm en kolay hava ve yol şartları bunlar olsa gerek. Ahmetbey’e vardığımda kola molası veriyorum. Hava 27 derece ve tam anlamıyla her şey cillop gibi. Bir deli çobanla sohbet etmediğim eksik, onu da yapıyorum. O da Trakya insanının bisiklete karşı takındığı genel tavrı takınarak “daha büyük bisiklet al, bu seni yorar anadın mı?”, “daha büyük bisiklet al”, “bende bi bisiklet vardı kocaman böyle anadın mı”, “bu seni yorar anadın mı?”, “bu ne bunun lastikleri balon!”. Yeter! Schwalbe onlar. Poyraz arkamda devam ediyorum.

Çarprazlama olarak TEM otobanının da altından geçtikten sonra yaklaşık 50 kilometreyi iki buçuk saatte alarak, bulduğum bir kahvehanede mola veriyorum. Çaycı amca ikinci çayı getirirken “Lüleburgaz’a ne yönden gideceğim?” diye soruyorum. Aldığım cevap “Burası Lüleburgaz zaten” oluyor. Tabii pedal çevirmeden gelince olacağı bu. Yata yata bisiklet seyahati diye buna derim. Haydi bakalım merkeze gidelim.

İçgüdülerimi kullanarak bir sağa bir sola sapıyorum. Minibüsleri ve trafiği takip ederek kendimi tam merkezde buluyorum. Tam tamına göbeğine varıyorum kasabanın. Bisikleti park edip “Ne yapsam acaba?” diye çevreme 360 derecelik bir bakış fırlatacakken, sanal ortamdan birkaç turuna ve hafif bisikletlerine tanık olduğum, hatta benimle aynı jantları kullandığını bildiğim turcu Rahman Karataş’la karşılaşıveriyorum. Yani daha önceden kendisine ulaşsam, sözleşsek, bu kadar kesin bir buluşma gerçekleştiremezdik. Memnun oldum Rahman Abi… Kendisi benim japon harikası 16 telli shimano’ları sattığına bin pişman. “Bu jantlar ömürlük” diyor. Dile kolay 60 bin kilometre kat etmiş. Benim daha beş senede 10 bin km dolmadığı için büyük ihtimalle ömür boyu aynı jantları kullanmak zorunda kalacağım. Bırakalım bu eşya muhabbetlerini, daha etten kemikten konulara dönelim, “aç mısın, bi yemek yersin?”

Trakya insanının misafirperverliği, Rahman Karataş’ın bisikletçi mütevaziliğle buluştuğu için bugün de öğle yemeğim ısmarlanıyor.  Onun rehberliğinde kasabadan çıkıp, anayoldaki rampanın sonunda bulunan çay bahçesinde birer soda içmeye gidiyoruz. Ağır ağır ilerlerken ana yoldan sağa dönecek araçlardan biri bize yol veriyor (alışılmadık manzara), sonra dönerken yavaşlıyor ve camdan Rahman Abi’yle sohbet ediyorlar. Eee küçük yer tabii, herkes biribirini tanıyor. İstanbul dışındaki üçüncü günüm, artık metropol denyoluğundan sıyrılmak lazım.

Lüleburgaz’ın merkezini gezmeden, hiç fotoğraf çekmeden, tepelerine çıkıp, adeta fethetmiş edasıyla şehre bakmam da komik tabii. Ben de geziyor olacağım, sözüm ona bisikletli turistim. “Act like a local” mottosunun bokunu çıkardım galiba biraz. Rahman Abi, “şurada gördüğün çarşısı, bu da camisi, bu kadar zaten…” diye açıklama getirince bir şey kaçırmadığımı sanarak rahatlıyorum. Sodalardan sonra vedalaşıyoruz. Artık trafiğin bol olduğu E5 yoluna çıkmış bulunmaktayım. Asıl adı D100. Bu yol Edirne’den başlıyor, İstanbul’da boğaza kadar uzanıyor, sonra Harem’den tekrar start alarak Bolu’nun Gerede civarlarında Ankara yolundan ayrılıyor. Sonrası da Erzincan-Erzurum-Ağrı üzerinden İran’a giden başka bir hikaye. Ama aynı yol.

Bira tabelalarının benzin istasyonlarınkilerden büyük olduğu güzelim memlekette anayol maceram fazla uzun sürmüyor. Babaeski’yi tırıs geçip 4 km sonra Pehlivanköy sapağından dönüyorum. Alıyoruz yine poyrazı arkamıza. Bu sefer bol düzlüklü ve hafif iniş çıkışlı yoldan ilerleyerek Doğanca ve Kuştepe’yi geride bırakarak Pehlivanköy’e varıyorum. Bir bakkalda mola verecek oluyorum. Dolayısıyla bakkalla da sohbete giriyoruz. Meğerse kestirmeden Uzunköprü’ye gitmek istediğim yolun dönüşü buradanmış. Bana biraz ilerde Ergene çayının üzerinden geçeceğimi, ama şimdilerde buranın bok götürdüğünü söylüyor. Çorlu tarafındaki endüstrileşmeden payını aldığını belirtiyor. Çayın rengi simsiyah. Akarca köprüsü, kokarca köprüsü oluvermiş.

Bir demiryolu kasabası olan Pehlivanköy’ü hemzemin geçidinden geçerek geride bıraktıktan sonra (ve de çayı geçtikten sonra), Edirne il sınırına girmeden önce bir tırmanış başlıyor. Bu tırmanışa da 100üncü kilometreler civarında başladığımı ayrıca belirtmek isterim. Bir temiz 80 metre yükselerek devam ediyorum düzlüklere. 59 plakalı bir Hyundai minibüs geçiyor beni. Hemen önümde duruyor. Araçtan almanca koşturarak biri geliyor. “Abi” diyorum, “türküz türkü çağırırız”. “Ben de seni alman sandım kusura bakma…” diyerek beni arabayla Uzunköprü’ye atma teklifinde bulunuyor almancı abi. Teklifini kibarca reddediyorum çünkü hem zamanım var, hem de yakıtım yerinde. Kaldı ki rekorlardan rekor beğenmeye devam ettiğim bir 125 kilometrelik gün sonu mesafesi beni bekliyor. Para talep ettiğini sandığımı sanan almancı abi, genel bir titreme yaylanma hareketiyle olayı yanlış anladığımı söylemeye çalışıyor, Uzunköprü’de arkadaşları olduğunu söylüyor ama belli ki ben ona derdimi anlatamıyorum. Teşekkürler yardımsever 59 plaka! Pedallamaya devam.

Yol üzerinde solda 200 metre içerde bir gölet olduğuna dair tabelayı görünce dalıyorum. Gidip orada biraz dinleniyorum. Sonrasında bir saate kalmadan da Uzunköprü’ye varmış oluyorum. Uzun köprünün uzun köprüsüne dalıyorum zort diye. Köprü daracık ve trafikli ve adı gibi de uzun olduğu için çark edip dönüyorum yine merkeze. Bisikletteyken saçmalamak çok kolay oluyor böyle. Saçmalamamı bastırsın diye karnımı doyuruyorum. Bana buradaki polis karakolunu bulmam söylenmişti, onun bahçesine çadır kurabilirmişim, hem de güvenli olurmuş. Ancak hem karakolu aramadım, hem de bu tip anlarda tek başımayken en konforlu kararı vermek gibi kötü bir huyum olduğundan, birkaç fiyat soruşturması ve oda beğenme faslından sonra, lobisinde internete bağlı beleş bilgisayarları olan otele kapağı atıyorum. Neyse ki bu son otel maceram olacak. Yani ilerleyen günlerde şehirli piç ayaklarından kurtuluyorum denebilir. Akşam merkeze doğru bir çay bahçesine gidiyorum. Tipik bisikletçi yorgunluğu var üzerimde. Yarın bu yorgunluğu Saros körfezinin berrak sularıyla buluşturarak silmeye çalışmaya ne dersiniz?

Posted 24 Aralık 2010 by hammurabi in 2010