Archive for the ‘2010’ Category

İstanbul-Altınoluk turu (2/8)   Leave a comment

2. gün

22 Ağustos Pazar

Balabanköy-Vize

110,22 km

Çadırımın üstüne şıp diyerek damlayan yağmurla uyanıyorum. Ama gelip geçici bir bulut. Tekrar dalıyorum uykuya. Sözüm ona çok erken çıkacaktım yola ama pedala basmam yine yediyi buluyor. Üzerine bir de göle inmek için geldiğim yolu gerisin geri çıkarak, güne yüksek bir nabızla merhaba diyorum. Üstelik bugün gitmeyi planladığım yol, mesafe olarak günlük rekorum olacak. Hakikaten umursamıyorum bu detayları artık, hatta akşama rotada birkaç değişiklik dahi yapacağım. Gittiğin yeri bilmiyorsun ulan, ne biçim turcusun sen diye soran olabilir. İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir. Bir de mükemmel seyyah var, o nereden geldiğini de bilmez mesela.

Durusu, yani diğer bilindik adıyla Terkos gölünün manzarası güzel. Balabanburnu diye geçen bu bölgenin fiziksel olarak burun oluşundan mütevellit sakin ve güvenli denebilecek bir ortamı var. Bunu anayoldan (d10) saptıktan sonra benimle birlikte aynı yöne dönerken nereye gittiğimi soran, yüzlerinde bisikletli gören misafirperver kimselere has, şaşkın “hoşgeldiniz” ifadesi olan insanlardan anladım. Aynı şekilde bu sabah anayola çıkarken de “geceyi balabanburun’da geçiren bisikletli” diye baktıklarını hissettim. Ya da tamamen kurmaca üzerine kendimi iyi hissetmeye programlamışım.

Evet, ne yöne gidiyorduk? Bir günde toz toprak içinde kalıp, dandik bir kamp ortamında geceledikten sonra hemencecik kendinden ve düşük motivasyonundan sıkıldığın için tekrar İstanbul’a mı dönmek istiyorsun? Bunu yapamazsın, zaten şu anda hala İstanbul’dasın. İstanbul’a dönmek önermesi, “peki big bang’den önce ne vardı?” diye sırıtarak hatalı soran, tanrıyı bilimsel yöntemlerle kanıtladığını sanan ılımlı şahıstan farklı kılmaz bizi. Henüz afyonum patlamadan ben de bu önermeyi kafamdan geçirmiş oluyorum maalesef. Bang bang! Dosdoğru batıya devam ediyorum.

Rüzgar var. Tamam önden esmiyor ama denge kurmak için fazladan efor sarfettiriyor. Tokat yeme hissiyatına sokuyor biniciyi. Yol da devamlı iniş çıkış olarak gittiği için belli bir tempo tutturmak söz konusu değil sağolsun. Ancak hayvan gibi tırmanmıyoruz. Bu güzergâh daha önceki seyahatlerimle kıyaslandığında çantada keklik niteliğinde. İki saat içinde yirmi kilometreyi eriterek saat dokuz civarında çorba molamı veriyorum. Ondan sonra bir kola molası veriyorum. Sonrasında yolun monotonluğu ve benim az fotoğraf çekmiş olmam ve de yeterince not tutmamam yüzünden verdiğim molaların sıraları birbirine giriyor. Bazen bir benzincide, bazen öylece yol üstünde atıştırmalık, çeşme başlarında sulanmalık mola verebiliyorum her bisikletli gibi.

Tabii 5 derece civarında buz gibi soğuk su akıtan bir çeşme bulduğumda daha uzun bir mola veriyorum. Hop, karşıdan rumen çift bisikletliler geliyor. Yol soruyorlar, ben onlara yol soruyorum. Öyle süper samimi olmaya çalışıp fotoğraf falan çekmiyoruz. Bu yolun turistik rota olması, hem bizi çölde vahayla karşılaşmışız gibi heyecanlandırmıyor, hem de yol kenarındaki 59 plakalı amcaları pek enterese etmiyor. “Romanya’dan gelmiş dayı” diyorum, “bizim amçoğlu Paris’ten bisikletle geldi ne var bea?” diye tersliyorlar. “İki günde mi geldin? Bizim köydeki deli Osman bir günde İstanbul’a gitti burdan…” kısımlarına hiç hiç girmeyeceğim zaten. Buradaki insanlar bisiklet durumunu kanıksamış olsalar da bir şekilde “neyine güveniyorsun sen, tek başına nasıl çıktın” sualine ulaşıyorlar. Sonra aydınlıkta yol aldığımı öğrenip, aslında kendi civarlarında asayişin bir iki ayyaş dışında bozulmadığını bildiklerinden, yörelerine ve insanlarına da güvendiklerinden, “içini ferah tut” demeye getiriyorlar. Ben zaten şehir dışı hiçbir yerin İstanbul’dan daha tehlikeli olamayacağını bildiğimden rahatım.

Ancak, milletin ağız birliği etmiş gibi muhabbetlerde “Sabancı ve Koç üniversiteleri lise öğrencilerine burs veriyormuş biliyo mu?” diye bana sorması biraz garibime gidiyor. Herhalde bu yönde bir dedikodu dolaştı buralarda. Ben de bir bilgim olmadığını söyleyerek geçiştiriyorum. Saray’a on kilometre kadar kala bir su dolum tesisi ve dolayısıyla çeşmesinin başında mola veriyorum. Istıranca suyu oluyor mataramın içi. Orada damacanalarıyla gelen insanlarla konuşuyorum. İlgi odağı bende toplanıyor hemen. Kilitli pedalı ve vitesleri anlatıyorum artık bu bisiklete şaşırmayan adamlara. Hatta birisi çıkıp “yokuş da yormaz ki, takarsın 1. vitese tın tın ne olacak?” diyor, hakikaten o anda güceniyorum. Tamam abi, ben belki alerjik astımıma iyi gelsin diye biniyorum böyle mal gibi, dağılın şimdi lütfen, işinize bakın!

Nihayetinde doksan kilometreye yaklaşmışken Saray ilçesine varıyorum. Hemencecik su dolum tesisinde tanıştığım adamlardan birinin arabayı fark ediyorum. Selamlaşıyoruz tekrardan. Adım İlker. Benim adım da Barış. Ne yapacaksın? Vize’ye kadar devam ederim heralde ama bi’ yemek yerim şimdi. Tamam o zaman gel benle denerek bir lokantaya götürülüyorum. “Bisikleti dükkanın önüne öylece bıraktık ama…” modunyadım hala ama İlker’den “Rahat ol, bütün saray bizim” tadında bir cevap alıyorum. Sonra kelimelerinin yüzde ellisini çözümleyemediğim bir konuşma geçiyor aramızda yemek yerken. Hop telefonlar alınıyor veriliyor. Aslında Kastro’ya gitmem gerektiğini söylüyor İlker. Ama sanırım ben kaba olarak daha fazla yol alıp, schedule’ı sarsmadan Çanakkale’ye ulaşmayı hedeflediğim için Karadeniz kıyılarını baştan elemişim. Artık oralar başka güzel bir turun manzaralarına dahil olacaklar. Bir saniye, güzel tur dedik de, henüz bir güzellikle karşılaştık mı? Evet. Öğle yemeğim ısmarlanıyor şak diye. Ne olup ne bitiyor anlamadan… Teşekkürler İlker ve tüm Saray, istikâmet Vize.

Doksan kilometreyi devirmişim ama hala istikâmet belirtiyorum. Evolüsyonel anlamda bakınca hiç fena değil kondüsyonum. Ama tüm mesafeler, kilometreler ve yokuşlar kafada çıkılıp iniliyor. Bunu hiçbir zaman unutmamak lazım. Ya da bütünüyle unutup kafaya takmamak lazım. Herneyse… Bülent Ecevit parkının yanından devam ediyorum. “Atatürk geldi ve Saray’da kahve içti” temalı güzel bir heykelin de önünden geçiyorum ve Saray’ı terk ediyorum. Rüzgar sert esmekte ısrarcı. Bu sefer iyice kuzeye doğru seyir ettiğimden tokatların şiddeti artmış durumda. Yolum düz ama trafik bünyeyi gererek beni yorduğunda, bir çeşme başında daha mola veresim geliyor. Yine muhabbete giriliyor. Bugün heralde 28. kez söylediğim şeyi tekrarlıyorum; “Çanakkale’ye gidiyorum.”

Saat altı buçuk civarlarında Vize’ye varıyorum. Artık Kırklareli’ndeyim. Oha kiometre saatim neler gösteriyor öyle! Yedi saat pedal çevirmişim. Teorik olarak dört buçuk saat mola vermişim. Tek başıma olmama rağmen kayışı koparmadan mola vere vere ilerlemiş olmam iyi. Bütün Vize’yi lineer olarak geçip bir iki oteli gözüme kestirip, çay içmek için duruyorum. Bu sırada, geçen seneki İzmir-Kaş turunu organize eden, güney ve mavi azgınlığımı kamçılayan ve sonraki bütün tatillerime bisikletimi dahil etmeme sebep olan arkadaşım, Ozan’la haberleşiyoruz. Çanakkale’den İzmir’e kadar temiz bir tur yapmak niyetinde. Çanakkale’den çıkış tarihlerimizi birbiriyle örtüştürmeliyiz. Ben de böylece Altınoluk’a kadar yalnız gitmemiş olabilirim. Evet, Altınoluk’a giderim, işte ne güzel.

Fiyatı çok hesaplı olmasa da gözüme kestirdiğim otele yerleşiyorum. Bisikleti de arkalardaki çamaşır odasına koyduruyorum ki, kafamız rahat olsun. Odada kamp ocağı yakacak değilim, bir pilav-çorba için dışarıya yollanıyorum. Bu sırada henüz Vize’yi gezemedim. O işi sabaha ve gündüz gözüne bırakıyorum. Böyle yerlerdeki lokantalarda daha önceden benzerini tecrübe ettiğim biçimde müşteriler fazla dağınık oturtulmuyor, hatta özellikle yalnız gelenler karşılıklı oturuyorlar, muhtemel sohbetlere gebe kalıyorlar. Yine böyle bir ortamda çorbamı höpürdetirken, bir de bakıyorum ki pilav kalmamış. Haydaa, ben yarınki yolda lazım olacak karbonhidrat depolarımı nerede dolduracağım? Var mı böyle damardan karbonhidrat dayayan bir dolum tesisi? Sabah otelin kahvaltısına yükleneceğiz haliyle.

Lokantadan çıkıp hava ve bira almak için yürüyorum. Masaları kaldırıma taşmış bir köftecinin önünde iki tane bisiklet görüyorum. Markaları Orbea. Aha, kesin Bask bunlar. Köftelerini yerken durduyorum onları. Nereye geldiniz, nerden? Oğlan susuyor, kız çat pat bir ingilizce konuşuyor benimle. İstanbul’a gidiyorlar haliyle. İki gün içinde bu rotada gördüğüm üçüncü grup bisikletli bu İspanyollar. Bana kalacak yer soruyorlar. Kaldığım otelden bahsedip ayrılıyorum yanlarından. Fırt biramı alıp, kutsal siyah poşetim elimde, yatmaya gidiyorum. Yine haritaları kurcalayıp bir takım planlar yaptım. Hayrabolu’nu iptal edip, iki gündür beni çağıran poyrazı dinleyerek Lüleburgaz üzerinden Uzunköprü’ye geçecek olan çoğu SouthWest ve bol ara yollu bir rota uydurdum kendime. Çalışacak mı göreceğiz. Başta söylediğim gibi bugünkü yol günlük kilometre olarak rekorumdu, plan tutarsa yarın daha bi’ rekor!

Reklamlar

Posted 13 Aralık 2010 by hammurabi in 2010

İstanbul-Altınoluk turu (1/8)   2 comments

Bu turu 2010 yılı Ekim ayında hayatını kaybeden bisikletçi büyüğüm           Süleyman Şatır’a armağan ederim.

1. gün

21 Ağustos Cumartesi

Ev-Balabanköy

82,5 km

Tamam gitmeliyim artık. Bir süre yalnız başıma kendimi dinlemeliyim. Üstelik bir iki ay sonra ülke değiştireceğim. Resmen İstanbul’dan ve bisikletimden ayrı kalacağım. Vizem yakında çıkar heralde. Turu atar gelirsin, sonra bavulunu toplar, basar gidersin. Deal. Peki nereye sürmeli? Daha önce gitmediğin bir yerlere. Zaman dar. Zaman dar olduğu için yolda uyarlamalar yapabileceğin bir rota olsun. Arkadaşlarına da uğra. Arkadaşlara uğramak mı? Yalnız kalmak için yola çıkmıyor muydun? Hayır tabii ki. Yine kaçıyordum; beton gibi gerçeklikten, yemyeşil, masmavi, tertemiz hakikate kaçıyordum. Artık bisikletmiş, yol zormuş, kilometreymiş gibi eski hesaplarım yok. Pedalı basınca her şey yerine oturuyor zaten. Yol üzerine değil yol üstünde düşünmek gerek. Vuhuuu, ne ağdalı başladık tura!

Cumartesi günü çıkıyorum tura. Beş ila altı gün içinde Çanakkale’deki arkadaşlara kapağı atmayı düşünmekteyim. Hani yorgunluk durumuna göre turu orada da bitirebilirim. Altınoluk’a da sarkmamız olası. Tam bir belirsizlik içinde Cumartesi günü uyanıyorum. İlk gün terkos gölünün kenarındaki Durusu’ya kadar gideceğim. Yol 60-70 kilometrecik zaten diye sallana sallana öğlene doğru çıkıyorum evden. Normalde bu çapta başladığım bütün turlarda sabahın köründe, serin havada, boş caddede annemle vedalaşmaya alışmışken, güpegündüz konu komşuyla geyik yaparak, vedalaşıp, cebimde iyi dileklerle ayrılıyorum evimden.

Daha ilk dakikadan kilometre saatinin zırtapozluğuyla uğraşıyorum. Hiç uzun tura çıkmış gibi hissetmiyorum kendimi. Arkadaki yük de olmasa küfrederek Kadıköy’e giden herhangi bir bisikletçiden farksızım. Trafik aynı, manzara aynı. Kadıköy’den Karaköy’e geçiş yapıyorum. Kamp ocağıma yedek tüp almalıyım. Evvet efendim çantamda artık kamp ocağı, makarna, tencere, kaşık, tabak, azıcık bulaşık deterjanı bulunmakta. Daha da ucuza gezmeye çalışılıyor, belli.

Karaköy’den inanılmaz bir poyraza karşı pedal basarak ilerliyorum. Sahil şeridinden Çayırbaşı’na kadar gidiyorum. Ama ne rüzgar! Denize atsam kendimi iki güne kalmaz Çanakkale’ye çıkarım zaten, bisiklete gerek yok. Öyle akıl almaz bir akıntı var. Bu arada yaz sıcakları yerini hafif esintiye ve ufak bulutlara bıraktığı günlerde yola çıkmanın da ayrı bir keyfini yaşıyorum. Ama bu keyfin bedelini kafadan esen rüzgarla ödemeyelim? Fazla soru sorma ulan anlatmaya devam et.

İstanbul’a ve İstanbul’dan çıkış yapabileceğiniz pek farklı rotalar yok. Daha önce Şile üzerinden Beykoz girişini denemiştik. Daha da önceleri E5’ten bastırıp giderek İzmit’te bulmuştuk kendimizi. Nedense Avcılar-Beylikdüzü tarafını hiç denemedim. Zaten hayatımda bisikletli ya da bisikletsiz hiç gitmediğim yerler buralar. Üç milyon İstanbul’lunun hayatlarında boğazı hiç görmemesinden kötü değil durum. Bu seferki çıkışımı kuzeybatı kolundan yapıyorum. Sarıyer üzerinden Belgrat ormanına dönüp, Zekeriyaköy, Göktürk yönünde d10 adlı yolu kullanarak Terkos gölü civarlarına kamp atmayı planlıyorum. Sonra da turistlerin bol bol kullandığı eski İstanbul-Kırklareli yolundan Vize’ye kadar gidip, güneye dönmek var kafamda. Kabul ediyorum, kulağı tersten gösteriyoruz. Ama siz Vize’den sonra arkamdan esmesi muhtemel rüzgarı hesaba katmıyorsunuz. Gereksiz trafikten de kaçmış oluyorum böylece. Ama yolda kimle karşılaştıysam “Oo sen yolu uzatmışsın, burdan Çorlu’ya git bea” türevi tavsiyeler veriyorlar. Çoğu mavi gözlü, temiz yüzlü, tatlı sohbetli insanlar. Aman durun ne Trakya’sı Tekirdağ’ı… Hele bir İstanbuldan çıkalım!

Oha. D10 denen bu yolda sadece kamyonlar cirit atıyor. Ayrıca yolun bazı kesimleri tadilat halinde. Bir yan yol vermişler ki evlere şenlik. Arkadan önden kamyonlar gelip geçiyor. Toz duman oluyor. Herkesin farları açık, benim de. Kamyonlara ayak uydurup basa basa yolu bitirmeye çalışıyorum. Kollarım bacaklarım toprağa bulanıyor. N’oluyor ulan! Bir yol daha kötü olamaz. Durun. Aslında olabilir. Ca’nım İstanbul’un çöplük köpekleri. Yolun sağında gördüğüm ilk on köpeği direktman göz kontağı kurarak ve “sıs lan” cinsinden vücut dili sergileyerek, hiç hav duymadan geçiyorum. Ancak köpekler git git bitmiyor. Abartısız 30 tane varlar. İçlerinden biri benim gayet cool geçişime kayıtsız kalamıyor ve havlıyor. Sonra konser başlıyor. Ben de solomu atıyorum: Haleluya! Arapça meali: Allahuekber!

Daha önce bu kadar fazla köpekten bu kadar tehditkar bir kovalama yememiştim. Bir şekilde basıp kaçtım ama tırmandığım yerde 3-4 dakika soluklanmam gerekti. Önce kamyon tecavüzü, şimdi de bu salak hayvanlar. Evet, hala İstanbul’dayız. Üstelik kamyoncular garip bir şekilde boş yolda da sıkıştırmaya devam ediyor. Son hızda kullanıyorlar, tamam tercih meselesi olabilir saygı duyarım, ama özellikle yüklerini boşaltmış olanlar bayağı sıkıntı yaratıyor. Öyle bir dönüyorlar ki, her virajda son duamı ediyorum. Adamlar yolun apexlerini kullanmaya niyet etmişler. Niyet dedim de, ramazandayız evet.

Bir şekilde bu tehlikeleri atlattıktan sonra bir bakıyorum ki 70’li kilometrelerdeyiz ve hala daha terkos gölüne varamamışım. İyi halt ettik öğlene doğru yola çıkmakla. Acayip motivasyon kaybı söz konusu. Daha önümde yüzlerce kilometre var ve ben toz içindeyim, salabildiğim kadar adrenalini köpekler kovalarken salmışım, yarın geri bile dönsem yeri. Havamı tekrar bulmam için karşıdan üç tane İsviçre’li bisikletçinin çıkıp gelmesi gerekiyor. Hop! Üç tane İsviçre’li turcu geliyor. İsviçre’den beri yoldalarmış. Sabah Kıyıköy’den çıkmışlar yola. Sahilden yol vardır diye zorlamışlar ama yine bu yola girmek zorunda kalmışlar. “Big trucks, big big trucks…” diyerek ilerdeki berbat yolu özetliyorum. Gittiğim yöndeki yolu soruyorum. Onlar Kilyos civarında sahillerde kamp yapmayı düşünüyorlar. Allah kabul etsin!

Hedefim Durusu’ya gitmekti. Ancak internette son dakikalarda kamp yapılabildiğine rastladığım Balaban Köyü’ne çeviriyorum gidonu. Yoldan yedi kilometre içeriye giriyorum. Bayağı da irtifa kaybediyorum göle inene kadar. Yarın sabah işimiz var, anlaşıldı. Köyden göle inmeden önce yukardaki parkta kalmayı deneyebilirdim. Ortam kalabalık görünüyordu ve saate bakılırsa içlerinden birkaçı burada geceleyecekti. Bilemiyorum. Ama yola kafa dinlemek çıkmıştım. Yapayalnız, sessiz ve izole olmalıydım. Gölün kenarında kamp yeri olamayacak kadar denyo bir yere gereksiz bir kira vererek ilk çadır gecemin startını veriyorum. Duşu olmayan kampinge kira verdiğim için, sinirimi piknik tüplerini sömürerek yatıştırıyorum. Tepem ağaçlarla kaplı, gökyüzü görünmüyor, ilerisi hafif meyilden sonra Terkos gölü. İçeriye doğru bağlı kuçularımız var. Çadırı kurduktan sonra gelip üstüne işeyen bir de kedimiz mevcut.

Eşek yüküyle tek başına yol alan, az fotoğraf çeken, sesi soluğu pek çıkmayan genci ilk fark eden alanın çalışanları oluyor. Hafiften muhabbete giriliyor. Makarnamı pişiriyorum bir köşede. Ton balıklı halini kedilere kaptırmadan yiyebildikten sonra çay geliyor. Tek başıma içiyorum. İkinci çaya uzanırken “gel burada otur genç” diye hafif misafirperver, çokça merak içeren bir komut alıyorum. Çöküyorum yanlarına. Arsanın sahibi olduğu anlaşılan bir adam, onun arkadaşı anonim bir adam, yüzbaşı rütbesine yakın bir asker ve benim yaşlarımda bir genç var. Akşamüstü balıktan gelmişler. Ben yemek yerken tuttukları kocaman balıkla resim çektiriyorlardı. Büyük ihtimalle FaceBook’a koyacaklardır.

Çaylara eşlik eden bir sohbet başlıyor ortamda. İlerleyen dakikalarda üç tane jandarma dahil oluyor aramıza. Bir ara telefonla Erzincan civarında vatani görevini yerine getirmekte olan birine telefon açılıyor. Elden ele geziyor telefon. Eleman Balaban Köyü’nden gitmiş askere sanırım. Gereksiz ayrıntılara girmeye gerek yok. Herkes “niye yalnız çıktın yola” diye soruyor. Onlara da diyemiyorum ki, “sevmeyi denedim ama olmadı, kendimi de pek sevemiyorum işin kötüsü, ruh halimden kaçıyorum” diye! “Tesadüfen yalnızım, henüz yolun başındayım” diyorum.

Lafla peynir gemisini yürütüp, memleketi kurtarmaya çok az kalmışken (kürt sorunu, asker, tayyip vs.) yüzbaşı ve genç burada bir çadırda yatmaya karar veriyor. İyi. Tam olarak izolasyon sağlayamayacağım ama en azından biraz güvenli bir geceleme olacak. Yorgunum. Daha ilk günden dayak yemiş gibi olacağımı düşünmüyordum. Yarın sabah hiç iş yokmuş gibi bir de yedi kilometre tırmanışla başlayacağım güne. Hiç istifimi bozmadan geri mi dönsem ne yapsam? Yok. Devam etmeli, şimdi uyumalı, yarın Trakya’nın derinliklerine sürmeli.

Posted 22 Kasım 2010 by hammurabi in 2010

Köseköy-İstanbul turu (3/3)   2 comments

3. gün

25 Nisan Pazar

Şile – Ev

87,89 km

Bisikleti odanın içine soktuğum sikten boktan pansiyonda uyanıyorum. Hava kapalı. Ama raporlara güvenim tam olduğundan şort tshirt fırlıyorum. Fırının birinden poğaçamı alıyorum. Kahveye oturuyorum. Tanımadık cıbıl bir gençle bu pazar sabahı karşılaşan amcaya doğru “Günaydın” diyorum. “Aleykümselam” diyecekken tıkanıp “A…günaydın” diye karşılık veriyor. Bir takım konuşmalar oluyor. Daha fazla üşümeden çıkıyorum yola.

Turu ilk planladığımda Sofular-Sahilköy yoluna çıkmak vardı aklımda. Böylece otobanı minimumda kullacaktım. Kuzey’den Kuzey’den dönecektim. Ancak dönüş yolu dediğimiz şey hep sıkıcı ve aceleci gerçekleştirildiği için (dağcıların %80’i inişte kaza yaparmış gibi bir istatistiki yalan da atayım oldu olacak) basıp devam ediyorum İstanbul yönüne. Bir buçuk saat sonra 20’li kilometreleri doldurmuşken, Ömer’li kavşağından önceki yolda, gözlemeci-menemenci mekânında mola veriyorum.

Motosikletli abilerin olduğu menemenciye giriyorum. İki masaya yayılmış ekipmanlarıyla çay içmekteler. Aramızda bir selamlaşma falan olmuyor. Yorgunum, yalnızım ve kendimi kapatmışım yine. Yan masadaki muhabbet tamamen motor ekipmanları, viraj ve yol üzerine. O kadar teknik ve bayık ki içimi sıkıyor. Hangi ekipmanın kaç lira olduğuna, kaza anında nasıl koruduğuna, bilmemne yolunda kaç basıldığına dair geyikler dönüyor. Hiç manzara, hava, güneş, temiz gibi kelimeler yok literatürlerinde. Caddebostan sahilden öteye uğramayan ful ekipmanlı bisikletçileri koyduğum kefeye koyuyorum bu abileri de.

Tepeyi aştıktan sonra Ömerli kavşağına kadar süzülüyorum. Yolun devamındaki trafiğin korkunç olacağını bildiğim için, Beykoz yönüne sapıyorum. Önümde yine ne kadar tırmanış içerdiği meçhul bir yol var. Düz giden her kilometre benim için sevinç kaynağı.

Güzel kır düğünü mekanlarının, villa dış cephe kaplama malzemesi satan dükkanların önünden geçiyorum. İstanbul’un yeşil yüzü burası. Sultanbeyli gibi gecekondu yeşili değil tabii, suburban green. Sırasıyla Sırapınar, Hüseyinli, Öğümce, Mahmutşevketpaşa geçiliyor. Öğümce’den sonra poligonun üzerinde kalan yol çok temiz, yeşil ve tenha. O derece ki köpekler asfaltın ortasında yatıyor. Çok uyuşuklar ve hiç kovalamaca olmuyor. Yolda bir rampayı çıkarken, karşı taraftan trailer’ında ufak çocuğunu taşıyarak gelen başka bir bisikletçiyle karşılaşıyorum, selamlaşıp devam ediyorum. Yakın çevrede oturduklarına dair bir kanaat geliştiriyorum. Şehrin asıl güzelliklerinden tam anlamıyla faydalanan bilinçli sportif baba profili. Ben baba olacak yaşta bunu yapmaya üşenebilirim. Devam…

Mahmutşevketpaşa’yı da inip çıktıktan sonra, rampalardan bayağı bezmiş vaziyette Riva yoluna çıkıyorum. Viyadükle Kavacık’a uçarak gitmek saçma geliyor ve tekrar Batı’ya sapıyorum. Şehir içindeki eski bir turumda bir alt paralel olan Karlıtepe yolunu geçtiğim için, bu sefer Örnekköy, Elmalı, Beykoz yapıyorum. Yol artık deliriyor, hiçbir standartı kalmıyor. Hangi yöne gideceğimi defalarca soruyorum. Rampa canavarı oluyorum, yeşeriyorum, psikopat çizgi karakter Hulk edasıyla Beykoz korusunun oradan inerek Boğaziçi’ne kavuşuyorum. Ne yoldu be!

Boğazı gördüğüm için artık evde hissediyorum. Bir yirmi kilometre daha trafik içinde eriyor. Tenha yollarda yorgun düşüp de, onun üzerine şehir içindeki düzensizliğe tahammül etmek benim açımdan çok zor. Nitekim Beylerbeyi-Nakkaştepe çıkışı sırasında zurna zırt diyor. Koç Holding’in önündeki yolda Kuzguncuk tarafına dönecek araba var mı diye arkamı kesiyorum. Sinyal falan veren yok. Sonra bir anda servis aracının biri o yola dalıyor. Benim de yokuş yukarı panik+acele etmem gerekiyor. Sinirleniyorum duruma. Dönüp, “Sinyal vereceksin, SİNYAL” diyorum. “Vermezsem n’olur?” diyor. Bunu diyecek çapta bir tipi de yok, gayet tırt ve dayak atılmaya müsait. “VERMEK ZORUNDASIN” diye böğürüyorum. “Hadi lan oradan” diyip gidiyor. Ben de alabildiğine küfür ediyorum arkasından. Eğer battery low vermiyor olsaydı arabasından indirip döverdim. Ağız tadıyla. Ama battery low vermedikçe bu kadar asabi bir adam olamıyorum. E peki ben ne zaman taksici-minibüsçü-servisçi üçlüsünden birini döveceğim? Alnında spd kallerimin izini çıkaracağım?

Ulan, tur başladığında ne kadar da keyifliydik. İstanbul’a geldik, keyfimizi kaçırdı ibneler. 23 Nisan tatilinin verimli bir tura dönüşmesi güzel oldu. Artık bu metropolde bisiklet sürmekten zevk alamayan bünyemiz, bakalım ne gibi değişikliklere gidecek. İki yıl önce benzer mesafedeki tur için hazırlık üstüne hazırlık yaparken, şimdi böyle çatır çatır rampaları yemek ne kadar hoş. Götümüz el verdiğince turlamak lazım galiba. Sele ile kıç birliği. Belçika’nın dediği gibi: “L’union fait la force”. Birlik dirliktir!

Posted 30 Haziran 2010 by hammurabi in 2010

Köseköy-İstanbul turu (2/3)   Leave a comment

2. gün

24 Nisan Cumartesi

Kerpe – Şile

76,33 km

Alçıpanla yapılmış prefabrik pansiyonumuz mu neden oldu bilinmez, saatin alarmı çalmadan kuş gibi hafif uyanıyoruz. Havada klasik serinlikte bir karadeniz nemi hakim, ama güneşin parlaklığı bir iki saate kalmaz bu serinliği dağıtıverir gibi duruyor. Bu kadar hava durumu yeter. Kahvaltıya geçelim kuzum.

Sabah tekrar atlıyoruz motora. Şu ilerideki koyda ne var merakımızı gidermemiz lazım. Gazlıyoruz, pat o koydayız. Havada asılı serin nem, motorun hızıyla gözümüzden süzülen yaşlara karışıyor. Kerpe’deyiz ve çok şairaneyiz. Tekrar merkeze dönüp, büyükadayı andıran denize nazır camekanlı bir lokantada kahvaltı ediyoruz. Güzel havanın getirdiği geyikle pansiyondan çıkışımız da on biri buluyor. Buğra bu noktada tekrardan gazlayarak, otobandan İstanbul’a dönüyor ama o gönüllerde hep bisikletçi olarak kalacak. Henüz ciddi rampalarla yıpranmamış ben ise en sahildeki hafif bozuk yolu tutarak, kıvrıla, döne, tırmana Ağva’ya doğru yola çıkıyorum. Yalnızım.

Yol güzel, keyifli ve boş. Kuşların sesini müzikçalara yeğliyorum. Bazı köylerden geçiyorum. Arada bir sahile uğruyorum, arada bir içerilerde, orman diplerinden geçiyorum. Yolda dünkü kadar sinek böcek yok, ya da daha yavaş seyrettiğimden üstüme başıma toslamıyorlar. Saatte 40 km/h ile giderken gözlük camına çarpıp geçen at sinekleri olsun tek sorunumuz! Bu yolların üzerinde Kocaeli doğa yürüyüş parkurları girişlerinin bulunduğunu da belirtmek isterim tabii ki. Herkes kendine böyle alengirli yollarda bisikletli eziyet çektirmek istemeyebilir. Neyse ki yol bir süre sonra, tam da bakkalın Buğra’ya söylediği gibi temiz bir asfaltla buluşuyor. Ördek vaklarından müteşekkil dereler geçiyorum. Ağva ile Kerpe’nin tam ortasındaki en büyük köy olan Bağırganlı’ya varıyorum. Kola ve çikolata molası veriyorum. Veletler toplanıyor: “Abi kaç fites?”

Büyük bir sorun var. Melen çayı projesi kadar büyük. Taa iki yüz kilometre öteden su taşıyarak zamanında Bizans’ın Yıldız Dağları’ndan yaptığını şimdiki yoz kafayla tekrar yapmaya çalışıyoruz. Her şey İstanbul için! Elli metre genişliğinde, sonsuz uzunlukta şantiye alanı, traşlanan tepeler, dümdüz olan vadiler, toza toprağa yabancı Karadeniz’e vurulan bir darbe gibi adeta. Evet, hepsi İstanbul için. Üçüncü köprü de yapılınca tam olacak. Buralardaki son ağaç da kesilene kadar yol ve su problemi yaşamayız artık. Harika!

Bağırgan’lıdan sonra geçtiğim köylerden birinde, gelecekte çok sağlam bisikletçisavar olacağı belli, bidik mi bidik bir köpek geliyor yanıma. Koştura koştura geliyor, hem de titrek. Büyüyünce bisikletlileri kovalamaması için seviyorum hayvancığı. Aptal hemsoyları gibi anayollara atlamamasını da öğütlüyorum. Dünkü köpek kazası canımızı sıkmıştı, evet. Duyarlandım falan, bir şeyler oldu…

Yol ara sıra çığrından çıktığı için bazı köyleri es geçtiğim, yolu uzattığımı sandığım noktalar olmuştu. Ağva’ya az kaldığı kilometre saatinden belli olurken, geçtiğim köylerden birinde yine yol soruyorum. Buradan aşağı diyorlar. İki tane aşağı inen yol var oysa ki orada. Sikerler diyip giriyorum bir tanesine. Sonra bayağı yükseldiğim anlaşılıyor. Solda, aşağıda serilen manzaraya baktığımda, başka bir yol görüyorum benim gittiğim batı yönünde. Ben ise vericilerin dibindeyim. Ağva’ya tepelerden uçarak inmek ayrı bir hava katıyor gezintimize.

Sahil tarafına uğruyorum. Derelerden birine şöyle bir bakıyorum. Kalabalığa kıl oluyorum heralde, tıkınıp gideyim diyorum. Pide yiyorum merkeze yakın bir yerde. Zaten saat iki buçuk oldu. Bir saat de yemek faslı ve oyalanmalar sürünce, daha kalan kırk kilometremi de düşünerek hemencecik Şile yönüne doğru ayrılıyorum Ağva’dan. Ayrılmadan önce bir kahvehane önünde çıkış yolunu sorduğum amcalar, “otobüsler 3 liraya götürüyor, kendini yormaya değmez” türünden anti-sporkültürel kahve söylemlerini pekiştiriyorlar. Size ne ulan? “Teke yolunda trafik vardır” diyorum. “Yok trafik” diyorlar. Trafikten ne kastettiğimi anlamayacak derecede uyuşmuşlar belli ki. Aslında kalan kırk kilometre Teke üzerinden giden ana yoldaki mesafe. Ben ise yine manyaklığı devam ettirerek, bu sefer daha uzun yokuş süreçleri olan sahil yolundan devam etmeyi seçiyorum. Amcaların söylediğinin aksine üç beş kilometre tasarruf edeceğim haliyle, ama başka yerlerimden çıkacak o kilometreler.

Tırmanıyorum tırmanıyorum, karşılaştığım manzara; çukurda kalmış bir köy ve onun devamındaki yolun diğer tepeye kadar çıkması. Daha inmeden moralin sıfırlanması. Bu kadar çok iniş çıkış insanda ne tempo bırakıyor ne de keyif. Bu tip bir güzergâh seçerken yokuş ineceğim beklentisine girmemek lazım kısacası. Ayrıca inerken de yolun abuk subukluğu yüzünden devamlı fren sıkarak, verimsizliğin dibine vuruyorum. Bekle beni memleketim Şile, geliyorum.

Yokuşlar çıkıp iniyorum. Bungalow levhalarını görünce fikrimi değiştirip günü noktalayacak oluyorum, sonra deniz seviyesine inmekten korkup tekrar devam ediyorum. Yol soranlar oluyor. Sakin yolu tercih eden 34 plakalarla beraber Şile’ye doğru gidiyorum. Kerpe-Ağva arasındaki köyümsüler, Ağva-Şile arasında daha çok motel ve yazlıklara bırakıyor yerlerini. Güzel yerlere ulaşmak hep zordur önermesini sıklıkla ve rahatlıkla kullanabiliriz.

Şile’ye Fener tarafından girmeye çalışıyorum. Ağlayan Kayalar’ı ıskalıyorum sanırım. Zaten son rampayı da çıkarken ben de ağlıyordum. Askeriye kısımlarını geçiyorum. Fener’e varıyorum. Sonra Kale’ye iniyorum. Ardından Taş Mektep’e çıkıyorum. Bir pansiyona yerleşiyorum yine. Yüzüm gözüm, her bir yanım çökmüş durumda. Bu yolu düze vursam iki katı mesafeyi çıkarırdım heralde. Gidip tıkınıyorum.

Akşam Şile’nin liman manzarasına bakan mekânlarından birine gidiyorum. Manzaraya direkt dönük olarak yan yana oturulan masaya çöküyorum. Bir bira söylüyorum, geçtiğim yolun şerefine. Bir bira daha söylüyorum, önümdeki manzaranın şerefine. Bir bira daha söylüyorum,  yarın gideceğim yolun şerefine. Bir bira daha söylüyorum sonra. Bu seferki sadece kendi şahsi zevkim için. Rampaları unutmak için içiyorum…

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2010

Köseköy-İstanbul turu (1/3)   Leave a comment

1. gün

23 Nisan Cuma

Köseköy – Kerpe

63,53 km

“Ulan şuraya gideyim” fikri insanın aklına ne zaman gelip yerleşiyor anlamak mümkün değil. 23 Nisan tatilinde üç günlük bir tur tasarlayıveriyorum hemen. Erdem kardeşimize gideceğiz trenle. Kocaeli’nden start alıp, sırasıyla Kandıra üzerinden Kerpe, sahilden Ağva-Şile ve Beykoz dolaylarından ev yapacağız. Çok enerjiğiz ya, genciz biraz da. Cezamı allah değil rampalar veriyor yine neyse ki.

Sabah Köseköy’den dökülüyoruz yola. Erdem kardeşimiz turun tamamına gelemiyor, kavşağa kadar geçirecek maalesef. Önce Kandıra kavşağına doğru gidiyoruz. Rüzgar arkamızda nasıl olsa. Baktık ense yapa yapa geliyoruz, diğer kavşağa kadar geliyor Erdem de. Sonra hafif rampa başlıyor. Antrenman olsun diye devam ediyor yine. Bir ara ayrılacak gibi oluyor, “15 km’ye tamamla bari lan” baskısıyla sürüklüyorum kendisini, ama yine hedefe varmadan önce çay içmek için duruyoruz. Bu çay molaları sonumuz olacak bir gün.

Evet, çay molası belki bizim değil ama başka bir canlının sonu oluyor. Oturduğumuz kahvenin çevresinde takılan köpek –kısaca oranın köpeği- bir şekilde yola fırlıyor ve hızla gelen arabalardan biri hayvana çarpıp geçiyor. Tam olarak kaza anını ve köpeğin bir köşeye gidip ölmesini izlememiş olsak bile, yoldan kaçarken acıyla fıldır fıldır dönmesini görmek bizi bombok etmeye getiyor.

Olayın etkisiyle buz gibi ayrılıyoruz Erdem’le. O Kocaeli’ne geri dönüyor, ben ise Kandıra tarafına gidiyorum. Bugünkü hedef-i pointim Kerpe olacak. Hatta öğleden sonra gelmesi beklenen bir motorize ekibimiz bile var. Yol çok temiz ve akıcı olduğundan gayet erken varacak gibi olduğumu hissediyorum ve Kandıra’yı geçtikten sonra bir ızgaracıda duruyorum. Tavuk şiş olayına giriyorum. Elbette çay da içiliyor sonrasında.

Bu ızgaracı güzel bir yer, güleryüzlü işletmeciler barındırıyor ama yol boyunca da karşılaşacağım Melen Çayı şantiyesinin hemen üzerinde. Uzaktan gelen daimi bir gürültü ve toz toprak hakim. Benim geldiğim sırada yemek yiyen uzunca bir masa var. Tamamı bir aileye benziyor ama on erkek ve on kadın ayrı masalarda oturuyorlar. Bu kalabalığa rağmen sessizler. Karışık oturmadıkları için sessiz kalmış olabilirler. Hani, kendi kendine “Necmi Dayı’nın bıyığında sarmısaklı yoğurt kalmış lan” iç sesiyle yetinmek yerine, yengenin olaya direk müdahale edip “Necmi’ciğim, gel canım sileyim” demesinin yaratacağı sesten bahsediyorum. Yine de çay gelince biraz çözülen grup, bağnazlığı bırakıp sohbete de yer veriyor. Kulağıma da “Tayyip besliyor Sarıgül’ü” gibisinden spekülatif komplolar geliyor. Garip.

Motorize ekipten telefon geliyor ve Buğra’nın tek başına yola çıktığı haberini alıyorum. Kerpe’de buluşacağız. Hatta evet, açıklamakta sakınca yok; adam motor aldı! Daha önce turladığım arkadaşların girdikleri bu içler acısı şekiller beni üzmüyor değil. Gerçi bu turu bitirdikten sonra bakarsınız fikrimi değiştiririm. Ve şöyle bir blog açarım; anamadababamadasoylemedim.blogspot.com, kaçamak motor gezileri. Kulağa hoş geliyor.

Erken vardığım Kerpe’de biraz gezip kayalıklara uğruyorum. Sonra dönüp dolaşıp, sahilde bir çay içiyorum. Bugünkü altıncı çayım. Yarım saat sonra Buğra geliyor, yedi oluyor çaylarım. Sonra motora atlayıp pansiyon bakıyoruz kasabada (bkz.motora atlamak). Beğendiğimiz bir tanesine yerleşiyoruz. Ardından günü batırmak için tekrar kayalıklara gidiyoruz. Yarın sabah ilk rampada knock out edileceğim için güzel bir yemek yiyoruz akşam. Karadeniz’de yenmesi muhtemel bir hayvan, denizden babamla beraber çıkan o şeylerden; balık.

Yarın önümdeki rampalar neler gösterecek acaba? Kaç kere “illallah” çekeceğim. Yokuş çıkarken kendisine fenalık gelen bisikletçiden garip bir ses çıkar ya; osurmayla böğürme arası bi’ şey. Bu seneki Tour of Turkey’nin İstanbul etabında duydum işte bu sesi, şimdi kendim de tecrübe etmiş olacağım, çok hoş olacak gerçekten. Yarın yolumuz fazlaca sahilden gidecek. Karadeniz sahili bu, şaka etmeye gelmez!

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2010

Yalova Erikli Şelalesi   Leave a comment

4 Nisan Pazar

Yalova – Kent Ormanı

91,87 km

Henüz “rigid fork” dedikleri şu sabit maşaya terfi edip, bir buçuk genişliğindeki marathon lastikleri de edindikten sonra elli kilometre üzeri bir test turu beni bekliyordu. Hafta içi bunalıp bunalıp tekrar yağış bırakan hava, Cumartesi gününü tertemiz etmişti. Yine aynı hafta boyunca Dağ Filmleri Festivali’nde iki tane uzun soluklu tur filmi izledikten sonra da, tertemiz göğü gören şahsın, Pazar gününün nasıl bir solo turla değerlendirileceği belli olmuştu.

Az uykuya rağmen zort diye uyanıyorum. Bir parça sucukla kaşarı çantama atıyorum. Biraz meyva var. Kuru üzüm var. Kitap falan bile aldım yanıma; o derece bohem bi tur (bkz.kitap falan). Alet edevat, yedek tişört derken, bir de bakmışım Bostancı iskelesindeyim. Yalova deniz otobüsüne binmek üzereyim. Nereye mi gidiyorum? Erikli yaylasına otlamaya. Biraz da şelale görürüz, Nisan aylarının kutsal Yalova ziyaretini gerçekleştirir, bisiklet hacısı oluruz.

Vapurdan inerken bir diğer bisikletliyle karşılaşıyorum. O da Çınarcık yönüne gidiyormuş. Yalova’da indiğim yerden simit alıp kahvaltı için duruyorum. Ama ne mümkün! İnkılâp vapuru civarındaki bütün otopark alanını toz duman etmişler. Kahvaltıyı Çınarcık’ta yaparız artık diyerek yola koyuluyorum. Üç dört rampa sonra diğer bisikletçiyle karşılaşıyorum tekrar. Çınarcık meydana varıp çayla simitleri götürürken de, o bana yetişiyor. Emre Bey de bu güzel Pazar gününü değerlendirenlerdenmiş.

İyice dinlenip, çayları yudumlayıp, ilk yirmibeş kilometrenin bacak gerginliklerini geride bıraktıktan sonra Emre Bey beni Teşvikiye yol ayrımına bırakıyor. Oradan biraz düzcene ilerledikten sonra da tırmanışımız başlıyor. Çantama marketten dahil olanlar ise bir yarım ekmek, soda, limonata, su (böyle şırıl bir ortamda çok gereksiz) ve çikolatalar.

Artık kendimi yormamayı öğrenmişim. Durarak, dinlenerek, normal bir tempoyla çıkıyorum. Rüzgar desteği çok net hissediliyor. Bakalım dönüşte neler olacak? Yol dar, kıvrılıyor, her yerden sular sızıyor. Trafik yok denecek kadar az. Dörtyüz metre kadar yükseldikten sonra yayla solumda uzanmaya başlıyor. Bir süre daha ilerleyince de Kent Ormanı’nın giriş kapısıyla karşılaşıyorum. Çınarcık’tan bir buçuk saat gibi bir sürede tırmanmış oluyorum yukarı, on beş kilometre civarı bir yol söz konusu. Yolu bilgilendiren tabelalar mevcut.

Hemen kent ormanının içindeki şelalelere gitmek gibi bir tezcanlılık göstermeyerek, kapıdan girdikten sonra solda kalan kamp alanlarına doğru yöneliyorum. Birkaç aile büyük sofralar açmış, sessizce piknik halindeler. Gayet huzurlu bir ortam. Dere kenarındaki oturaklar az güneş ve çok su sesi ihtiva ettiğinden çayırın ortasında, güneşin alnında bir masa beğeniyorum kendime. Doğruyorum sucukları, kesiyorum kaşarı, misafirimiz de geliyor hemen; bir kuçu kuçu.

İki buçuk saat orada pinekliyorum. Telefon çekmiyor ama radyo iyi çekiyor. Uçaklar geçiyor yaylanın tepesinden. Jetler uzun gaz çizgilerini bırakıyolar artlarında. Güneş bana bakıyor, ben güneşe. Utanıp kızarıveriyorum bu çırılçıplak Nisan güneşiyle, pek iyi geliyor Kasım’da solup giden tenimize. Kitabım bitiyor, kalkıyorum.

Şelalelere uğruyorum, sonra da dönüşe geçiyorum. İnişte biraz daha fazla trafik oluyor. Aşağı uçma tehlikesi olsa da virajı doğru çizgide almak gerekiyor (evet, inerken uçurum sağımızda kalıyor). Pat, iniyorum Çınarcık’a, bir çay eşliğinde yanımdaki son simidi de yedikten sonra hızla dönüşe koyuluyorum. Emre Bey’den mesaj geliyor; direk Kadıköy’e Turyol teknesi varmış (15 Nisan’dan itibaren de her gün olacakmış). Ama altmış kilometre az gelmiş olacak ki, sırf antrenman olsun diye devam ediyorum Yalova’ya. Rüzgar beklenen işkenceyi çektirmiyor.

“Bende de Sedona var” diyor bisiklete meraklı benzin istasyonu kasiyeri arkadaş. Bir tur atıyor istasyonun içinde. “Kaç kilo bu alet” diye soracak oluyor İdo iskelesinin güvenliği, ciddi para harcadığı bisikletinin yol masrafını çıkarttığını belirtiyor. Viva lan Yalova.

Dönüş yolunda başka bir bisikletliye daha rastlıyorum. Kadir Bey, Körfez’i dolanıp gelmiş. Her zamanki gibi iki tekerli sohbetler ediliyor dönüş vapurunda. Fenerbahçe maçının kalabalığından sıyrılmayı başararak eve varıyorum. Aç parantez. Elbette o akşam maça gitmediğim için stat etrafından geçmekte olan bir bisikletçi gözünden söylüyorum bu lafı. Yoksa maça gitsem ve Kayseri’yi yensek, maç çıkışında herhangi bir bisikletli umrumda olmaz. O gerizekalı da o saatte oradan geçmeyiversin! Aziz Başkan gidene kadar maça gitmeyeceğimi ve bu sezon Fenerbahçe şampiyon olmasın da kim olursa olsun mantığında olduğumu belirtmek isterim. Fatih Altaylı ajitasyon amacıyla kısaca cevaplamamı isteseydi şöyle derdim; Daum’u sevmiyorum, Zico’yu seviyorum. Alex’i sevmiyorum, Van Hooijdonk’u seviyorum. Kapa parantez. Doksan küsur kilometre yapmışım. Artık “x km yapabilir miyim acaba?”dan ziyade, “nasıl yapsam?” diye sorduğum için daha zevkli olmaya başladı turlar. Hay Allah! Higher calling’lerin artması dileğiyle…

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2010