Archive for the ‘2011’ Category

LLN-Leuven turu   7 comments

26 Haziran Pazar

Louvain-La-Neuve – Leuven

~80km

Belçika’daki son günlerim. Üzerine ağır misyon yüklediğim bir tur çıkarmaya karar vermiş bulunmaktayım. Ucuz olsun diye toptan aldığım ulusal tren biletlerindeki boş gün satırları da tükenince, bir şekilde gitmek istediğim Leuven şehrine, nasıl bir şekilde gideceğim belli oluyor ve yalnızca bir hafta sonra ıskartaya çıkaracağım Travel Wolf isimli kadirşinas bisikletim bana hizmet ediyor. Atıl kurt!

Peki ben neden Leuven şehrini ziyaret etmek istiyorum? Açıklayayım. Şu anda içinde bulunduğum ve akademik faydalarını gördüğüm kasaba Louvain-La-Neuve. Bu Fransızca’da Yeni-Louvain demek. Fransızca’da “luven”, Flamanca’da “löğfın” diye okunduğunu da belirtmek isterim. Yani neymiş, burası diğer Felemenk kardeşinin Fransızca haliymiş. İkisi de şehir üniversitesi ile üniversite şehri arasında gidip geliyor. Okulların isimleri iki dilde de “Katolik Luven Üniversitesi” olarak geçmekte. Her şey ayan ve beyan.

Aslı Flaman kısmında bulunan ve benim de bugün gidip ziyaret edeceğim üniversitenin kökeni, taa Orta Çağ’a dayanmakta. Binalar felaket eski, Unesco’nun kanat gerdiği yerleri bile var. Hatta kıçıkırık bir değişim programıyla hak ettiği ünden bile fazlasına kavuşan rönesans düşünürü Ali Desiderius Erasmus, akademik hayatının bir kısmını bu şehirde geçirmiş. Hemen heykelini de kondurmuşlar, pek kıymet bilen Flaman kardeşlerimiz.

Bugün start aldığım yer, yani benim üniversitemin hikayesi şöyle: Özgürlükçü ’68 hareketlenmelerini fırsat bilip de, okulun Latino-Frankofon özlerini “hassiktir Van Der Sar” diyerek Valon bölgesine taşıyan cengaverler çıkagelmiş ve kırk yıl önce tam anlamıyla bostan olan bir tarlaya ilk kazmayı vurmuşlar. Diğerine alternatif bir üniversite şehri kurmak varmış kafalarında. Tamamen önceden planlanmış ve çizilmiş, büyük bir çoğunluğu yaya yolu olan (yaya yolu derken, otomobili geçtim, bisiklet sürmek bile rahatsız), yepyeni ve gıpgıcır bir kasaba inşaa etmeye koyulmuşlar. Zamanla –ve elbette plan dahilinde- yeni akademik binalar, yurtlar, evler, marketler, dükkanlar eklenmiş ve muazzam bir üniversite şehri halini almış içinde bulunduğum Louvain-La-Neuve. Leuven’den ayrılmışlar ama arada kız alıp vermeler devam etmiş tabii.

Yani bugünkü turum, iki ayrı dilde hüküm süren aynı adlı üniversitenin yer aldığı iki ayrı şehir arasında gerçekleşecek. Karışık gelmiş olabilir. Ancak çok basit bir bisikletle gideceğim. Öyle ki geçtiğimiz Nisan’da yaptığım Roubaix turundan beri frenleri daha da tutmaz, pedalları pek bir gıcırdar oldu. Bilek gücüyle sabit tuttuğum ön vitesi kolunu da bugün kırarım büyük ihtimalle. Kask, eldiven, gözlük, yedek iç lastik, pompa, far, tamir çakısı gibi şeyler taşımıyorum yanımda. Matara veya onun kafesi dahi yok. Tek aksesuarım kilit. O kadar yalın ki, en ufak sorunda taksiye atlayıp ardımda bırakabileceğim ve gözümün arkada kalmayacağı bir setup. Bu şekilde seksen kilometre sürmek de olayın sadece bisikletle alakalı olmadığının göstergesi. Tıpkı eskiden Peugeot’yla geçirdiğim demir günlerimdeki gibi. Sadece biraz heyecan eksik.

Eksik olan heyecanı yerine koymak için de evden çıkarken cüzdanımı yanıma almayı unutmam yetiyor. Gerisin geriye dönerek üç kilometrelik sabrımı taze taze harcıyorum. Yola çıkış saatim öğleyi geçiyor. Farım yok ama çok kuzeyde olduğum için hava akşam saat 10’a kadar aydınlık kalacak. Acelem de yok haliyle. Elimde basılı bir harita bulunmuyor. Sadece Google’dan baktığım ve kafama kaydettiğim bir şema var. Yanımdaki deftere de “ikinci sola gir, 200 metre düz git” diye karaladığım üç sayfa yazı mevcut. Haydi bakalım aganta!

Çizdiğim rotaya sadık bir şekilde ilerliyorum. Adamların yaptığı bisiklet yolları o kadar belirgin ki uydu haritalarından bile görünüyor oluyor. Yolun hangi tarafında kalmam gerektiği ve kavşakları nasıl kullanacağımı incelemiştim. Çünkü buralarda asıl sorun tereddütte kalıp size ait olmayan bir yere dalınca başlıyor. Arabalar acımadan selektör ve korna ile sizi o yola gireceğinize bin pişman ediyor. Çünkü zaten sizin kendi yolunuz var ve eşeklik etmenize hiç gerek yok. Tek bir istisna var; bugün günlerden pazar ve yol bisikleti dediğimiz alet yoldan gitmek için yapılmıştır, bisiklet yolundan değil.

İzlediğim yol kuzeyde kalan Leuven’a azıcık doğudan gidecek, ormandan geçecek. Dönüşte ise batıda kalan küçük kasabalardan geçerek güneye ineceğim. Dümdüz batıya gidersem de Brüksel’e çıkılabiliyor. Üzerinden geçtiğim otoban da bunun göstergesi. Genelde böyle üst geçitlerde durup arabaların altımdan geçmesini izlerim. Ancak burada bir gariplik var, BMW’ler yolun sağından gidiyor. Neden mi? Soldan Porsche’ler geçiyor da ondan! Canım Kuzey, ne kadar da zenginsin.

Yol çok radikal dönüşler yapmadan beni Leuven’e götürecekti. Valon sınırından çıkıp Flaman bölgesine girince bir orman (Meerdaalbos) karşıladı beni. Daha önce içinden araçla geçtiğim dipsiz orman yoluna girince de bende bir merak uyandı ve sola saparak daha çok kütükle haşır neşir olabileceğimi düşündüm. Bir bisiklet tabelasında da “Leuven” diye görmüştüm belli belirsiz. Tabelaya ve hemen önümden orman yoluna dalan bisikletli Flaman hatunlara güvenerek sola saptım.

Her an asıl rotaya sadık kalma kararsızlığıyla ilerliyordum. Geçtiğim her kilometreye ufak ekmek kırıntıları atıyordum. Sonra baktım ki orman ne güzel, sağa –yani kuzeye- dönerek yine bıraktığım yola, hatta daha ilerisine çıkabileceğimi düşündüm. İlerde bir harita görünce durdum. Tamamı Flamanca olduğu için bön baktım ve oradan ormanın derinlerine doğru ilerlemeye karar verdim. Ancak bu kısımda biraz çamura giriyor ve bisikleti gereğinden çok zorluyordum. Sinekler can sıkmaya başladı. Bazen solumda ağaçlardan arınmış Van Gogh tarlaları beliriyordu. Pazar gününü at binmeye ayırmış insanlara rastladım. Aynı şekilde bisiklete binenler ve yürüyüşe çıkanlar da vardı. Çok uzakta olamazdım. Bir kiliseye geldim, sonra bir gölet ve araç yolunu geride bıraktım. Daha sonra tekrar bir araç yoluyla kesiştim ve doğru yönde olmadığımı hissederek karşıdan gelen bir bisikletliye yol sordum. “Excuse me, do you speak English?”

Evet, buralarda Fransızca işlemiyordu. Sorduğum sorunun çok gereksiz olduğunu kanıtlarcasına akıcı bir İngilizce’yle cevap verdi bisikletli kadın. Düz devam edince şehre çıkacakmışım, ancak caddenin devamını bir festival için kapatmışlar, orada elime alıp yürüyebilirmişim. Haritada çizdiğim yola çıktığımı anlamam için birkaç yüz metre ilerlemem yetti. Festivalin ortasına girdim. Bu daha çok garage sale ile pazar arası bir oluşumdu. Aralarda müzik ve yemek sunan çadırlar vardı. Cadde boyunca kalabalık içinde yürüdüm. Sonra ortaçağ şehrini çepeçevre dönen geniş bulvara çıktım. Belçika’nın eski yüzlü şehirlerinde sıklıkla görülen bir hadise bu. Gar şehrin çizdiği çemberi teğet geçer ve içerisi örümcek ağını andıran aptal sokaklarla bağlanmıştır. Bu sokaklardan merkeze dik giden bir tanesini tuttum ve işte Leuven’a hoş gelmiştim.

Yanımda getirdiğim makarnaya arkadaş ton balığı, bira, krik krak gibi şeyler aldım. Gotik mimariye sahip belediye sarayının ön yüzündeki 236 heykel dik dik bana bakarken,  binanın merdivenlerine kurulup öğle yemeğimi yemeğe başladım. Üstelik burası gölgeydi ve hava da yeterince sıcaktı. Bana gölgeden başka bir ihsan etmeyen bu binanın tarihi 1439 yılına kadar dayanıyormuş. Cephesindeki nişler 1850 yılına kadar boş durmuş. Taa ki günün birinde ünlü fransız yazar Victor Hugo bu oyuklara 236 adet heykel koydurmayı önerene kadar! Heykellerden her biri belli suç ve ceza sahnelerini temsil edermiş. Aferin Victor.

Yemeğim bittikten sonra bisikleti bir ağaca bağlıyorum. Demin oturduğum yerin karşısında, çatıda, altın rengiyle gülümseyen, metalden bir başka heykel, her yarım saatte bir kilisenin çanına vuruyordu. Oldukça ilgi çekiciydi. Kilisenin kapısına doğru yaklaşınca, kapı beni fark etti ve kendiliğinden şak diye açıldı. Dışarıya doğru açılması pek güven vermese de içeriden sızan kutsal ışığa doğru hareket ediyorum. Kilisenin içinde İsa’nın kaburgalarını sayıyorum.

Şehirde ufak bir tur atıyorum. Meşhur barlar sokağına, sponsorum Erasmus’un heykeline, şehrin içinden geçen kanala, kütüphaneye, gözüme güzel görünen birkaç üniversite binasına uğruyorum. Okulun binaları dört bir yana yayılmış durumda. Hani bir okul kapısı, çiti, güvenlik gibi şeyler yok ortada. Her binanın ve fakültenin kendine ait bir fonsiyonu var. Adresi ve kapı numarası var. Şehir üniversitesinin tanımı her neyse, buraya bakılarak baştan yazılmalı.

Buradaki bisiklet kullanımının oldukça yaygın olduğunu söyleyebilirim. Zaten Belçika’da Valon ve Flaman şehirlerinin arasındaki temel farklardan biri de bu. Dizayn farklılıkları ve insanların ulaşım alışkanlıkları bu yönde bir ayrım yapmamıza fırsat veriyor. Aslında kafasına koyan adam her türlü şehir ve coğrafyada bisiklete binebilir. Ancak ulaşıma katkı anlamında düşünüldüğünde, bunun toplumsal bir refleks olması şart. Bu refleks de Flaman kardeşlerimizde fazlasıyla mevcut.

Şehri geldiğim yoldan daha farklı bir yönde terk edeceğim. Periferik bulvarı geçtikten sonra otoban bağlantısı olan bir yolda ilerliyorum. Burada bisiklet yolu yok ve yol dipsiz göründüğünden bir süre tereddüte düşüyorum. Ancak notlarımda yazdığım kavşak muhtemel bir mesafede karşıma çıkınca dönüş için doğru yolda olduğumu anlıyorum. Bu seferki yol belli bir süre kasabalar arasında gideceğinden biraz dar. Asfalt o kadar yeni ve mükemmel ki, insan bisikletinden utanıyor.

Uzun bir süre bisiklet yoluna rastlamıyorum. Arabalar arkamda sıraya giriyorlar, uygun anı kollayıp ikişer üçer geçiyorlar. Korna çalıp rahatsız etmeye meraklı değiller. Kulağımda müzikle rahat rahat ilerliyorum. Tamam, Belçika bir bisiklet ülkesi ve saygı hat safhada filan ama, başıma münferit bir olay geliyor ve sollayan bir araçtan biri sarkıp laf atıyor. “Danimarka’da bisiklete binenlere başbakan çek yazıyormuş” türünden fantezilere kapılmaya gerek yok. Her türden gerzek, her yerde karşınıza çıkabilir.

Dönüş yolum, geliştekine göre daha fazla pazar bisikletçisi ihtiva ediyor. Bunda yolun daha tenha olmasının ve iniş çıkışlı olup tempoyu zorlamasının etkisi olabilir. Solumda kalan kısımda bir %17’lik çıkış tabelası görüyorum ki, devamındaki yol duvar niyetine tırmanılır. Göbekli yol bisikletçileri geliyor karşıdan peşi sıra. Uzun süre yoldan kopmadan ilerliyorum. Kenarda süper şık evler ve ufak kırsal ofisler sıralanıyor. Katologlardan fırlamış gibi duran bu binalar bazen benim de frenlere asılmama neden olmuyor değil. Refah seviyesi göklerde. Bizimkilerin istikbâli aradığı yerde yani.

Birbirine benzer döner kavşakları da geride bırakıp, anımsadığım çevreye yaklaştığımda bir mola veriyorum. Hava aşırı derecede sıcak olduğu için fazlasıyla yorulmuş durumdayım. Sağda solda su bulmak pek kolay olmuyor. Açık yakaladığım bir benzinciden tedarik ediyorum. Tekrar Valon sınırlarına girdiğimde panoya yapıştırılmış ufak bir yazı gözüme ilişiyor, Flamanca olarak şunlar yazılı: “İncelik Flamanca konuşmaktır”. Kavga etmesenize oğlum, zaten Konya kadar ülkeniz var!

Kalan birkaç kilometrelik yokuşlu yolu da eriterek Louvain-La-Neuve’e geri dönmeyi başarıyorum. Bahsettiğim üzere bisikletin sol ön vites değiştiricisi artık sizlere ömür. Daha fazla sürmeyeceğim için pek de önemsemiyorum aslında. Bisikleti, ihtiyacı olan biri çalar umuduyla evimin karşısındaki lisenin otoparkına kilitliyorum. Tabii ki bu otoparkta da diğer hepsinde olduğu gibi bisiklet için ayrılan bir bölüm var. Belçika’da bisiklete her zaman yer var. Ancak, zoru seven insanlar için Türkiye daha eğlenceli bir ülke, özellikle İstanbul vazgeçilmez.

Sözlerime üstat Erasmus’un Deliliğe Övgü adlı eserinden uyarladığım bir alıntıyla son vereyim: “Görüyorum ki son bir söz bekliyorsunuz; eğer size burada söylediğim bütün gevezelikleri hatırladığımı sanırsanız, gerçekten pek yanılırsınız. Grekler eskiden: Belleği fazla olan davetliden nefret ederim, derlerdi; ben de size şimdi: Her şeyi hatırlayan bir okuyucudan nefret ederim, diyorum. Elveda, bisikletin yüksek ve aziz dostları; beni alkışlayınız; size sağlık ve güzel eğlenceler dilerim.”

Reklamlar

Posted 30 Temmuz 2011 by hammurabi in 2011

Paris-Roubaix gezisi   5 comments

10 Nisan Pazar

Tournai-Mouscron

~50 km

Bu aralar Belçika’da ikâmet ettiğim için bahar klasikleri diye adlandırılan yol yarışları çok yakın çevrelerde cereyan etmekteydi. Bu yarışlardan Paris-Roubaix de en babalardan biriydi. Uzun süredir de bisikletle yaşadığım kasabadan fazla uzaklaşmamış olmanın verdiği o “dağlar üzerime geliyor” hissi mevcuttu. Gerçi etrafta dağ filan yoktu ama derdime derman olur diye bir yerlere sürme isteğimi, havanın çok güzel olacağı bu pazar gününde hayata geçirdim.

Evden uzakta olmaktan ve yaşayanan yerdeki sürenin kısıtlı olmasından kaynaklanan bir takım eksiklikler oluyor (kısaca tembellik de denebilir). Kısıtlı eşya hacmim nedeniyle kaskım yok, eldiven almadım (niye bilmiyorum), spd ayakkabılarım yok (zaten ona göre pedal da yok), gidon çantam ve kilometre sayacım da yok. Güzelim bisikletimi İstanbul’da bıraktım. Burada da acayip ucuz bir fiyata, Shimano Deore arka vitesten biraz pahalı, peki tamam söylüyorum; 75 liraya bir bisiklet edinmiştim. Birkaç ay içinde de ön vites değiştiricisini kırmıştım, ancak elimle çevirip tutarak büyük viteste gidebiliyordum. Arka fren zaten tutmuyordu. Ön fren idare ediyordu. Selesi garip bir şekilde rahattı ama jantların akordu bozuktu. Kasabada öğrencilerin düzenlediği beleş bir bisiklet tamir gününü yakaladım da biraz akord yaptırma fırsatı buldum. Her şeye rağmen bu 75 liralık bisiklet çok güzel görünüyordu, ziyadesiyle hafifti, ve en önemlisi “ayağımı yerden kesiyordu”. Hem böylesi daha heyecanlı ve sahici oluyordu (Ebay’de kaçırdığım Trek yol bisikletini  alsaydım böyle saçma sapan çıkarımlarda bulunacak mıydım acaba?).

Lafı ve kendimi daha fazla dolandırmayayım diye, adam gibi harita çalıştım yola çıkmadan önce. Kilometreyi de hesaplayamadığımdan bastıracağım haritalar ve yanıma alacağım notlar önem taşıyordu. Gidip son gece rotada değişiklik yapınca, pazar sabahı açık fotokopici bulunmadığından yolun yarısında “camiden sonra sola” türevi notlara baka baka gidecektim. Burada nedense kasabalar ve şehirler ana bir cadde üzerine kurulu olmuyorlar. Dön baba dönelim modeli, hiçbir yol düz gitmiyor. Benim de sinirimi dingildetiyor.

Tur planı ekonomik olması için şöyle gelişti: Belçika’nın güney şehri Tournai’ye trenle gidecektim, oradan Kuzey Fransa’ya pedallayarak yol kenarından yarışı izleyecek, ardından finişin gerçekleştiği Roubaix velodromuna gidecek, sonra da Mouscron adlı diğer bir Belçika şehrine geçerek, trenle evin yolunu tutacaktım. Bakalım aynı yoldan geri dönmeyi sevmeyen bünyeyi nasıl bir pazar günü bekliyordu?

Türkiye’ye gelemeyen bahara nispet edercesine şeker gibi bir havada garın yolunu tutuyorum. Direkt dört beş kilometre ötedeki aktarma istasyonuna pedallıyorum ki, bisikleti trene indirip bindirmekle uğraşmayayım. Yollar boş. Zaten bisiklet yolları da var. Civarda üstü açık klasik arabalarıyla peş peşe turlayan insanlar var. Bütün Belçikalılar bu pazar kendi hobilerini icra ediyorlar demek ki.

Gara vardıktan sonra trene atlıyorum. Tek günlük bisiklet taşıma bileti de almıştım, ama bilet kontrolörleri oralı olmuyor. Ceza yemekten iyidir diyerek bir tren daha değiştiriyorum ve toplam iki saatlik yolculuğun sonunda Tournai kasabasına varıyorum. Belirlediğim izleme noktasına varmak üzere üç saat kadar vaktim var. Geze geze çıkıyorum kasabadan. Barın birinden amcanın teki fırlayıp “Roubaix’ye mi gidiyorsun evlat?” diyor, “Evet amcacığım” diyorum. Fransa sınırına doğru yöneliyorum.  Pasaportum yanımda ama kontrol eden olmayacak. Fiziksel olarak sınır diye bir şey söz konusu değil. Tournai kasabasını Lille yolunu takip ederek geride bırakıyorum. Buralardaki tarlalarda hayvancılık yapılıyor. Tezek kokusuna karışmış Porsche egzosu: işte size Avrupa kırsalı özeti. Yolun iki kenarında da tek şeritlik bisiklet yolu var. Hayatımın en rahat sürüşlerinden birini gerçekleştirmekteyim. Derken küt diye Fransa’ya giriyorum. Burada bisiklet yolunu ana yoldan ayırmışlar, iki şerit karşılıklı gidiş ve geliş yapmışlar. Yolu sağlı sollu ağaçlandırmışlar, aferin lan Fransa!

Sınırın orada bir şey beceriyormuşçasına fotoğraf çekerken yol bisikletli bir grup beni geçiyor. Ancak on beş dakika sonra Cysoing’e dönen kavşakta yakalıyorum yavşakları. Naber lan spor giyim mağazası reyonu kılıklılar? Kendimi vaktiyle İznik gölünün orada bizim dağ bisikletli grubumuzu gömlek-atlet-kumaş pantolon kombinasyonuyla geride bırakan bisikletli dayı  gibi hissetmekteyim. Yine aynı kavşakta İngiltere’den gelmiş bir bisikletliyle sohbet ediyoruz. Sağa dönüp devam ederse Roubaix’ye doğru gideceğini, ama asıl kıyametin sol tarafta pave tabir edilen yolda kopacağını belirtiyorum kendisine. Fransızca’sı “pave”, İngilizce’si “cobble stone” olan bu kafam büyüklüğündeki taş kesmeleri bu bölgedeki (Nord Pas de Calais)  köy yollarının döşeme şekline deniyor. Bizim bildiğimiz arnavut kaldırımından farkları ise yokuş amacı gütmemeleri. Su tahliyesinin doğal oluşu. Kağnıların tekerleklerinin rahat dönüşü falan filan. Ayrıca bizim “tuğla gibi kalın kitap” tabirimiz fransızlarda “pave gibi kalın kitap” olarak geçiyor. Gereksiz bilgilerden sıyrılacak olur isek, bu yollar bölgenin kendi taşlarından yapılmakta ve Paris-Roubaix turunun efsaneleşen karakteristiğini temsil etmektedirler. Yarış boyunca düşmeler kalkmalar sıkça yaşandığı için tahmin edilemez sonuç ve sadece güçlü olmanın kazanmaya yetmemesi, kaldırım taşı şeklinde tasarlanmış birincilik ödülünün değerini artırır. O yüzden yarışı yol kenarından izlemek istediğim yer, finişten önceki yedinci pave kısım olacaktı.

Kavşak noktasından Cysoing’e dönen yol jandarma tarafından araç trafiğine kapatıldığı için son kilometrelerin keyfine diyecek yok. Biraz ilerledikten sonra da yarışı önden koşan genç klasmanı ve onların toz dumanını görerek heyecan kat sayımı artırıyorum. Yarış güzergâhına geldiğimde, geleceğin büyük bisikletçileri önümden geçiveriyorlar. Ayrıca o takım arabaları nasıl da basıyor, gözümle görmesem bu kadar hızlı gittiklerine inanmazdım. Düz yolda abartısız seksene filan çıkıyorlar, çünkü virajlara bisiklet kadar hızlı dalamıyor bu dört tekerler. Gereksiz bir gürültü de cabası.

Asıl grubun gelmesine iki saat kadar var. Yol kenarı tam bir piknik-karnaval havasında. Mangal yapan Valonlar, portatif televizyon sistemi kurmuş Flamanlar, bira içen Fransızlar mı ararsınız? İngilizce ve İspanyolca da sıklıkla telaffuz ediliyor çevremde. Atlı ve yayan polisler dolaşıyor güvenlik amacıyla. Ancak öyle ciddi bir tehdit unsuru yok. İzlemeye gelenlerin yarış bilinci hat safhada. Ben de sözde dağ bisikletimle birkaç yüz metre sürüyorum bu pave yollarda. Yüzeyleri yuvarlanan koca koca taşlarda hakimiyeti sağlamak ve ilerlemek gerçekten ayrı bir iş. Bunun bisiklete binmekle, yarışmakla falan alakası yok, tam anlamıyla işkence. Bir de hava bugün yağmurlu olsaydı, kim bilir ne eğlenirdik!

Türkiye’ye, Erdem kardeşimize telefon açarak, finişe 15,2 kilometre kala, pavenin en boktan yerinde konuşlandığımı ve elimde A4 sayfa boyutunda bir Türk bayrağı bulunduğunu bildiriyorum. Gerekli mercilere durumu bildirmesini rica ediyorum. Reklam arabaları geçiyor peşi sıra. Asıl bekleyiş başlıyor. Önce Fransız Chavanel’in düştüğü haberi geliyor. Sonra uzaktan helikopterler görünüyor. İlerdeki tarlada bir toz bulutu. Beş dakika sonra tam önümden bi’ ikili geçiyor, Van Summeren’le Tjallingi olması lazım. Motosiklet kamerasıyla Van Summeren arasına Türk bayrağını uzatıyorum. Tam geçerlerken geri çekiyorum. Hep televizyonlarda izlediğim gibi, çarpıcakmışçasına korkutan deli seyirciyim. Ancak o sırada kameralar başka bir motosiklet tarafından atağı kesilmiş olan Spartaküs’e çevrili. Akşam televizyonda kendimi görüyorum ama geçmiş ola. O anın heyacanıyla artık bağırıyor muyum, deliriyor muyum, çığlık mı atıyorum farkında değilim. Bayrağı havaya filan da tutuyorum helikopterler  görüntüsünü alır diye, ama nafile. Şöyle beş metrekarelik Valon bayrağı gibi olsaydı, çubuğuyla sallayıp dalgalandırsaydık keşke.

Onbeş dakikalık geçit merasiminden sonra toz içinde kalıyorum. Elim ayağım titriyor heyecandan. Herifler bu yolda nasıl oluyor da o hızda gidiyorlar? Sarsıntıyı önlemek için uçmaya karar vermişler sanırım. Takım arabalarından artık takada tukada sesler gelmeye başlamış. Makinenin dayanamadığı şeye insan vücudu direniyor. Vay be, klişe sıçıyorum! Geride kalanları izleyip alkışlama idealistliğine kapılmadan toparlanıp Roubaix’ye doğru basıyorum. İlk hedef  Roubaix belediyesi spor merkezi, yani velodrom.

Yolun devamı için elimde harita yok. Yol notları ve görsel google maps hafızam var. Nitekim bu bileşim meyvesini veriyor ve sorunsuzca velodromu bulabiliyorum. Lider çoktan geçmiş bitirmiş. Belçika’lı Van Summeren kazanmış. Bir Belçika rezidanı olarak gurur duyabilirim. Bir süre geride kalanların finişi geçmelerini seyrediyorum. Sonra o meşhur, eski şampiyonların adlarının soyunma kabinlerine plakalarla çakıldığı, yarışın bittiğini beton gerçekliğiyle bisikletçilere anlatan duşların olduğu tarafa gidiyorum. Takım otobüslerinde hummalı bir temizlik çalışması sürüyor.

Benim gibi bireysel olarak orada bulunan bir sürü insan var. “Kimse nereye gidiyorsun kardeşim?” demiyor. Açıkta bir bisikletçi görünce imza ve fotoğraf için koşuşturuyor millet. İlk önce yarışın galibi Johan Van Summeren’i görüyorum! Kendisine gösterilen ilgi yoğun. Ben de bir fotoğrafını çekiyorum. Sonra bir koşuşturma daha oluyor. Herkesin ağzında tek bir isim dönüyor. Bugün ikinci gelen Cancellara! Spartaküs’ü canlı göreceğiz demektir. Ben de takılıyorum milletin peşine. Trek Leopard takım otobüsünün önündeyiz, Fabien çıkıyor meydana. Mekaniklerle bi’şey konuşuyor tırın arkasında. Millet kümeleniyor. Kadınlar aralarında “Hmm yakışıklı çocukmuş” diye geyik yapıyorlar. Gülüşmeler oluyor. Dönüp otobüsüne yöneldiğinde herkes “Hop Fabien” diye sesleniyor. Ben de sesleniyorum. Dünya gözüyle göreyim derken fotoğraf çekmeyi de beceremiyorum tabii.

Bu güzel organizasyonu geride bırakarak Roubaix şehir merkezine doğru ilerliyorum. Artık kaçırmamam gereken bir 20:24 son trenim var. Bu kısımlarda bisiklet yolu olmamasına rağmen hiçbir sorun yaşamadan, sıkışıklık veya korna sesi ile karşılaşmadan Roubaix’ye varıyorum. Pita Bodrum adlı Türk dönercide hızlı bir atıştırmadan sonra Mouscron, yani Belçika’a sınırına devam ediyorum. Roubaix ve etrafı, endüstri devriminden kalma ama şimdilerde önemini yitirmiş olan koca koca fabrikaları ve onların arazilerini çevreye kazandırma telaşı içinde. Ayrıca burası göçmenleriyle sürtüşme içindeki Fransa’nın sonu olduğundan, birçoğunun yığıldığı bir sınır bölgesi olarak göze çarpıyor. Ancak İstanbul Fikirtepe’de karşılaşabileceğiniz türden tipler ve gereksiz hızlara çıkan modifiye spor arabaları buralarda görmek mümkün. Geliş yolundaki nezih Avrupa’nın dönüş yolundaki dandik yüzü. Bu sefer sınırı geçerken tabela bile yok. Bir dört yol ağzında değişiveriyor memleketin ismi. Belçika’ya girdiğimi bira tabelalarından anlıyorum.

Hesaplarımı uzun süredir çok kilometreli bisiklet turu yapmadığımdan bol tutmuştum ama sondan bir saat önceki trene yetişebildiğimi fark ediyorum. Bugün yarışı yerinde izlemeye gelen herkes gibi güneşten ensem, yüzüm ve kollarım kızarmış vaziyette. Ter, tuz ve toz birbirine karışmış, derimin üzerinde parlamakta. Elli kilometrelik tura bunca güzel olayın sığdırılabilmesinin getirdiği tatlı yorgunlukla, raylar üzerinde evin yolunu tutuyorum.

Posted 18 Nisan 2011 by hammurabi in 2011