İstanbul-Altınoluk turu (Off)   Leave a comment

Off günler

26-27 Ağustos Perşembe ve Cuma

Çanakkale

0 km

Of off günler. Deniz ve mehtap soruyorlar beni, ama yine apartman dairelerindeyim. Rakı ve balıkla doğal döngüyü sürdürmeye çalışıyorum bu dört duvar beton kutucuklarda (soyutlama), Çanakkale’deki arkadaşlarla. Cumartesi sabahına kadar tura ara veriyorum. O gün Ozan İstanbul’dan otobüsle gelecek ve beraber güneye doğru devam edeceğiz. Sonraki iki günde de Altınoluk’a varmayı planlıyorum. Hazır Ozan’ı beklerken üzerine tıklanıp zoom yapılabilen haritalara bir göz atalım madem…

Nasıl? Kulağı tersten gösterebilmiş miyiz? Ozan’la Ezine üzerinden değil de Bozcaada’ya bakan batı sahillerinin oradan Altınoluk yoluna çıkma fikrindeyiz. Hem daha tenha olacak hem de manzaralı. Sıcaklar yine canımıza okumaya başlayacak ama artık gidonu kırdığımız yerde denize atlanabilir, brandaların, tentelerin altındaki gölgeliklerde soğuk Efes Pilsen’ler içilebilir. Markayı vermekten kaçınmam. Turu Altınoluk’ta Özgür kardeşimizin yanına vardığımda bitireceğim. Oradan otobüsle dönerim artık. Ama henüz Özgür’ün kamyon, forklift, panelvan ve scooter’ı dışında bir de bisikleti olduğundan haberim yok!

Reklamlar

Posted 24 Şubat 2011 by hammurabi in 2010

İstanbul-Altınoluk turu (5/8)   2 comments

5. gün

25 Ağustos Çarşamba

Gökçetepe-Çanakkale

108,21 km

Çadırda ve sekiz yüz metre bile olsa doğa içinde kaldığım için, uyanma saatimin belirleyicisi kurduğum saatin alarmı değil, birbirlerini kovalayan güneş ve ay oluyor. Nitekim bir uyanıyorum ki manzara geceyle aynı. Tepemde yusyuvarlak bir ay dede, sadece biraz yeri değişmiş. Güneş ortalıkta yok. Evrene karşı koymayarak geri yatıyorum. Bir yarım saat rötarla başlıyorum güne. Sabah sabah doğaya itaat ettim. Bütün gün de etmeye devam edeceğim. Bunu karşılık bekleyerek yapmıyorum.

Güneşe uyup geç kalktığım için, gece benimle birlikte ormanda ikâmet eden yaratıklarla beraber uyanma şerefine nail oluyorum. Sahilden içerlere doğru derin bir uğultu var. Oha, arı vızıltısı bu! Belki de milyonlarca arı. Kabus olmalı. Kıçıma, başıma, toplamakta olduğum eşyalara merak saran arılar beliriyor çevremde. İki üç tanesiyle baş edebilirim ama arkadan bir milyonu “hieee abi orada ne varzZz?” tadında vızıldadığında işin rengi değişiyor. Hızlandırıyorum toplanma işlemini.

Matı dürerken saltolar atıyorum, fotoğraf çekerken makineyi sabitleyip bir tur koşup geliyorum, çadırı bozarken baletim. Yerimde duramıyorum. Sabit geçirdiğim her saniye bir yerimde arılar bitiyor. Kahvaltı mı? Şaka yapıyor olmalısın. Bi’ sıçsaydım? Götünden sokarlar, kelimenin tam manası gerçekleşir. Yardıra yardıra çıkıyorum kamp alanından. Son hız terk ediyorum doğal ortamımı. Tek bir saniye kaybetmeden Gökçetepe köyüne tırmanıyorum gerisin geriye. Yirmibeş kilometrem var anayola. Daha önce denenmemiş, bağlantısı olup olmadığını bilmediğim bir yola gidiyorum. Ne kadar tırmanacağım da belli değil.

Gökçetepe’yi tepesine doğru tırmanırken sabahın köründe bir köpeği uyandırıyorum. Havlıyor. O da bir diğer köpeği uyandırıyor. Sonra bütün köpekler birbirlerini uyandırıyor. Bütün köpek sahipleri uyanıyor sonra. Köy uyanıyor. Bıraktığım kelebek etkisini uzatmadan, hem havlanmaktan, hem de tırmanmaktan yorulmuş bir vaziyette, bisikleti elime alıp yürüyerek çıkıyorum köyden.

Güneş! Artık saat 7 buçuğa doğru geliyor. Dün gece yediğim makarnamdan yakarak ilerliyorum. Bir an önce anayola çıkma derdindeyim. Sıcak basmadan önümdeki yolu belirlemem lazım. Sonra istediğimiz gibi mola veririz. Oh, omzumdan bir arı çıkıyor. Tişörtün içinde sıkışıp kaldığı yeri de sokmuş bir güzel. Bu gibi dertlerle yol soracak fazla kimsenin olmadığı tenha bir güzergâhta ilerlerken yazlık sitesi mahallelerinden geçiyorum. Bazı evler beton cepheleriyle çirkinliklerini sunuyorlar Saros’a doğru. Çeviriyorum pedalları, tempoyu hiç düşürmeden ilerliyorum.

Sabah yürüyüşüne çıkmış ufak bir yazlıkçı grubuna rastlıyorum. Yanlarından geçerken “günaydın” diyorum ama beklediğim tepkiyi alamıyorum. Kabul, burası bu saatte bisikletli görmek için normal bir yer değil. Ücradayız. On beş metre ilerliyorum ki arkamdan sesleniyorlar. “Gel bir çayımızı iç, kahvaltı et” diyorlar. Hazır, adrenalinimi güzel güzel pedal gücüne dönüştürüyorken üzülerek geri çeviyorum tekliflerini. Oysa azıcık interdependence kurmaya çalışıp, salt motivasyondan ziyade biraz da moralle ilerlesem hiç fena olmayacak (bir cümlede üç frenkçe sözcük kulanma sorunsalı). Sırasıyla Sazlıdere, oradan da Adilhan üzerinden devam ediyorum.

Yolun profili şu şekilde gelişiyor; Gökçetepe’den sonra hafif iniş ve pik noktaya çıkış, sonra Sazlıdere’de deniz seviyesine iniş ve Adilhan’a kadar bir iki ufak tırmanış daha. Çok zorlayıcı değil. Yolun bir bölümü gömülü sert taşların olduğu toz topraktan oluşuyor. Sabit maşalı ben biraz çalkalanmıyor değilim. Düzlüğe çıktıktan sonra gittiğim asfalt bile çok bozuk. Ama asıl boku yiyeceğimiz yer biraz daha ilerde, çok medet umduğumuz, üzerinde seyretmeye can attığımız o anayolda. Adilhan’da 35 kuruşa çay içerek, ve bir daha Moda’da çay içmemeye yemin ederek devam ediyorum. Saat dokuzu beş geçiyor ve ben Gelibolu yoluna çıkıyorum.

Daha dün gece takla atan arabaların olduğunu inşaat işçilerinden işittiğim duble yol çalışmalı Çanakkale yolundayım. Yolun eski kısmı o kadar daralmış ki, çizgi üzerinden sürmem gerek. Bu da yanımdan geçen her aracın beni sinek kaydı traş etmesi demek oluyor. Özellikle TIR’lar çok eğlenceli, önce çekip sonra geri bırakıyorlar. Gidon dediğimiz alüminyum çubuğa bir bench press demiri gibi sıkı sıkı sarılıyorum. Bir süre sonra bu sırat köprüsü inceliğinden tedirgin olarak, geniş mi geniş duble yol zeminine geçiyorum. Tozlu da olsa sıkıştırılmış topraktan oluşan hypokeimenon üzerinde ilerliyorum. Antik yunanca terimler vermekten kaçmıyorum. Töz üzerinde ilerlemek biraz toz yapıyor.

Yolun öyle bir kısmı geliyor ki, duble yol çalışmasından ilerleyemiyorum. Üstelik emniyet şeridi diye tabir edebileceğim daracık aralıktaki asfalt da düzleştirerek ezen makine tarafından “tırtırlanmış”. Sen misin amortisörsüz sabit maşayla Türkiye yollarında tura çıkan? Üç kilometre boyunca testislerimde kalan son spermlerimi de kafa kafaya çarpıştırıyorum.

Gariptir ki bugün abur cuburdan öteye gitmeyen bir kahvaltı yaptım. Hatta kahvaltı yaptım da denemez. Üstelik sıçmadım daha. Yolumun üzerindeki bir Opet’e giderek bu kutsal görevi de yerine getiriyorum. Hafiflemiş olarak yola devam ediyorum. Normalde Gelibolu civarlarında bir yerlerden saparak, köy yolları üzerinden (Balayır, Güneyli, Ocaklı, Yeniköy, Fındıklı) Kömür limanına doğru gidip orada geceleyecektim. Ertesi gün de bu yarım adanın diğer küçük ve güzel köylerinden geçerek  (Değirmendüzü, Karainebeyli, Anafartalar, Conk Bayırı, Anzak koyu…) Çanakkale’ye ulaşmaya çalışacaktım. Ancak yolun beş gündür deli mesafelerle devam etmesi ve acayip yorulmam, daha saat on ikiyi bulmadan havanın 34 dereceye fırlıyor olması ve tabii ki de yalnız olmam gibi bir düzine neden beni geri çeviriyor o yollardan. Belki daha ilerde denenecek bir rota olarak arşivlerde yerini alıyor. Gitmesek de, pedallamasak da, o yol, bizim yolumuzdur!

Nerede kalmıştık? Evet. Körfezi dönüp Opet’e sıçtıktan sonra istikametimiz Gelibolu-Lapseki feribotu oluyor. Öğlen saat bire çeyrek kala Gelibolu’na ulaşmış ve yüz kadar japon turistle beraber feribota embarke etmiş oluyoruz. Ne kadar renkli bir memleket allahım böyle! Kilometre saatimiz 70’i bulmuş ve daha günün ortasındayız. Tour de Thrace diye buna derler. Beş günde çevireceğim pedal beş yüz kilometreyi geçecek. Bir süre daha böyle gidersem motorun su kaynatması işten bile değil.

Ferahlatan bir feribot yolculuğundan sonra Lapseki’ye geçmiş oluyorum. Trakya defteri kapandı, Troya defteri açılıyor. Burada bir süre çay içip dinlenerek, Çanakkale’deki arkadaşlara tahmini varış saatimi lanse ediyorum. Her zamanki gibi sona ve molaya yaklaşan bacaklarıma acımayarak daha hızlı varacağım gittiğim yere. Bir de, Gelibolu tarafında yolu uzatmadığıma dünya üzerinde sevinecek yegane kişi olan annemi arıyorum. Peki ya babam? Babama yine söylemedim!

Lapseki ile Çanakkale arasındaki yolu sık sık yapmış bisikletli biriyle konuşuyorum. Kırk beş kilometre yol biçiyor bana. Yahu diyorum, harita otuz beş gösteriyor. Laf anlatmayın bana. Yelkenliyle seyreder gibi ince rüzgar hesaplarıyla gelmişim ben buralara kadar, önümde kalan kilometreyi mi sayamayacağım? Peeh. İki ya da üç uzun ve düz tırmanış içeren yol, yavaş yavaş altımda erimeye başlıyor. Hava yine çok sıcak, yol üstü manavlardan birinde mola veriyorum ve sıcak günün en güzel anları, tarla sulama suyunun daima devir ettiği bidonun ağzında yaşanıyor. Akan soğuk suya daldırıp daldırıp çıkarıyorum kafamı. Budur. Kızarmış kollarımı sokuyorum. Tutuyorum dakikalarca altında. İki saniye sonra kuruyacaklarını bildiğim için oyundan öteye gitmiyor bu sulanmalar. Bir poşet erik alıp oracıkta yiyorum.

Yine son yokuşta canıma okunuyor ama hemen aşağıda Çanakkale’nin uzandığı gerçeği beni dinlendiriyor. Arkadaşlara haber verdiğim saatten çok erken geliyorum. Mola verdiğim son benzincide bilindik diyaloglar yaşanıyor. “Üff İstanbul’dan buraya…” Salıyorum bisikleti aşağı, deniz seviyesine vardığımda Çanakkale’deyim. Dalıyorum sokaklarına, nasıl olsa ya sağa ya sola dönüp merkeze varacağım. Seviyorum gözle görülür, elle tuttulur boyuttaki şehirleri. Ege’nin Marmara’nın ve Trakya’nın en güzel özelliklerinin bir arada toplandığı boğaza çıkıyorum. “Dur yolcu!” diyor karşıdaki tepeler. “İki gün soluklan…”

Posted 22 Şubat 2011 by hammurabi in 2010

İstanbul-Altınoluk turu (4/8)   2 comments

4. gün

24 Ağustos Salı

Uzunköprü-Gökçetepe

87,44 km

Neredeyiz? Uzunköprü. Hızlıca bir kahvaltının ardından sabah saat dokuz civarı yola koyuluyorum. Hava yine pırıl, sıcak öğleden önce öldürmüyor. Uzun yollar seriliyor önüme. Tabii bu manzara açıklığı uzun rampaları da çok uzaklardan belli ediyor. Kamyoncu rampası diye tabir edeceğim bu ucu bucağı görünmeyen ve viraj ihtiva etmeyen sıkıcı yollar mental olarak daha tırmanmadan adamı yoruyor. Oysa ki viraj olsa, ağaç olsa, çeşme olsa, başı olsa ne kadar güzel olurdu tırmanmak. Abant turundaki çömez zamanlarımız gelmiyor değil aklıma birden.

Yine böyle geniş geniş yolda giderken, karşı şeritte mola vermiş bir çift turiste denk geliyorum. İlk dakikadan turist yaftası yapıştırmam “ulan bu herif de amma atıyor, nerden anladı 3 şerit öteden yerli mi yabancı mı?” şeklinde şaşırtmasın kimseyi. Recumbent tabir edilen, sırt dayamalı bisikletlerle seyahat etmekteydiler. O yüzden varsayımda başarı sağladım. Çiftimiz yaşlarını almışlar. Elekler asılmış. Yenge turist “into the bushes style” hacetini gideriyor. Ben de enişteyi fazla kıllandırmadan irtibat kuruyorum. “İki kilometre sonra hayat size güzel olacak” diyorum. İnişleri vardı birazdan ama daha ileride çok çıkış vardı. Zaten Gps falan vardır onlarda. Biz devam edelim.

Fazla mola verecek bir yol olmadığı için sabredip ilerliyorum. Keşan’a varmadan sekiz kilometre evvel çorba içecek bir yer buluyorum. Bu çorba molaları iyi oluyor. Aslında spor esnasında düşük hacimli ve yüksek kalorili çözümlere yönelmeliydi ama benim motto’m dolu mide eşittir mutlu insan olduğundan pek de önemsemiyorum spor odaklı beslenmeyi. Mekândan ayrılmak üzereyken orada bulunan bir başka müşteri, garson abiye “Arkadaş turist mi?” şeklinde bir sual yöneltiyor. “Bana sorsana ulan dingil” diyorum içimden, “bana sorsanıza” diye çıkıyor ağzımdan. Aslında hak vermek gerekiyor, bir haftada beş kere yabancı turcularla karşılaşacaktım bu türkçe yollarda.

Moladan sonra Keşan’a varıyorum. Şehre girmeden BurgerKing’de bir dondurma patlatıyorum, sonra merkezde yemek yiyip, çay bahçesinde çay içiyorum. Bu sıcakta şehir içinde devinmek biraz yorucu oluyor. Keşan’ın Trakya’daki en güzel kız nüfusuna sahip olduğunu söyleyebilirim ilk izlenim olarak. Bu detayı hemen Keşanlı arkadaşım Güner’le paylaşarak komplimanımı yapıyorum. Yola çıkmadan önce onunla da Erikli civarlarında buluşma, hatta Keşan-Erikli arasını bisikletle alma gibi planlarımız vardı. Ancak tekrar buluşmamız, bisikletle hiç alakasız gerçekleşti ve Paris’te mümkün olabildi. Garip.

Keşan’dan sonra takriben kırk dakika kadar daha devam ederek beklenen ayrıma geliyorum. Çamlıca köyü üzerinden tepelere tırmanacağım ve Gökçetepe’ye ulaşacağım. Sonrasında sahile inip kullanılmayan orman kampına gideceğim. Çok kararlı ama bir o kadar da şapşal dönüyor pedallarım. Ulan devam etsene işte, gül gibi Korudağı’ndan geçip, ayranını içsene dağın beri tarafında. Yok efendim, illa alternatif rotalara sapacağız, huyumuz kurusun.

Altmış ikinci kilometrede Çamlıca sapağından dönüyorum. Yol üstü bir sebzeciden domatesim hediye ediliyor. Bir süre sonra köye varıyorum. Köy hafif yamaçla başlıyor ve tırmanarak terk ediyorum orayı. Dik bir yokuşta soluklanırken çocuklar geliyor etrafıma, “ouuvv abinin pedala bak!” Alternatif yazlıkçı aile arabaları geçiyor yanımdan, tek tük. Orta gelirli, temiz koy seven insanlar. Başlıyorum birinci dereceden yanabilen orman yolundan tırmanmaya.

Tepelerde beni çamlar karşılıyor. Hava sıcak. Ara sıra bunaldığım oluyor. Sonra uzaklardan körfez görünmeye başlıyor. İnişe geçtikten sonra daha belirgin oluyor manzara. Tabii buralardan bir Gökova manzarası beklemek enayilik olur. Gökçetepe köyü denizden yukarda kalıyor. Yarın sabah tekrar tırmanacağım yollardan inmeye başlıyorum. Çanakkale yolundan saptıktan yirmi kilometre kadar sonra sahille buluşuyorum. Üç yüz metre gibi bir rakıma çıkıp inmiş olmalıyım.

Sahilde sağa doğru devam edince orman kampına varıyorum. Tamamen abandone bir yer ve araç girişi yok. Kampın üstünden devam eden başka bir yol var, orada da biraz ilerliyorum. Ancak safi orman olduğundan çark edip geri dönüyorum. Muhtemelen Erikli yönüne giden bilinmedik yollardan biri olmalı. Kampın içindeki farklı koylara bakıyorum ve bir tanesine çöreklenmeye karar veriyorum. B tuşuna basıp çadırımı kuruyorum. Sonra geri giderek akşam için gerekecek miktarda su ve ekmek alıyorum. Medeniyete sekiz yüz metre. Yarı vahşi doğa kampı diye buna derler. İş Bankası maksimum kart sponsorluğunda: Onto the Wild!

Settling işlemi bittiğinde, dört yüz kilometrenin yorgunluğunu denize bırakıyorum. Kestaneler bakımından rahatsız bir koy ama denizi güzel. Ardından ocağımı kurup yemeğimi pişiriyorum. Cırcır böcekleri ve karıncalardan başka kimse yok etrafımda. Orada geçirdiğim on iki saat boyunca da tek bir kul görmüyorum, duymuyorum. Tabii yarın sabah güneşle birlikte çıkıp, beni yoklamaya gelecek ziyaretçileri saymazsak. Şimdilik ay ışığıyla idare edelim bakalım. Bir gecede yirmi sekiz tane kitap bitiriyorum can sıkıntısından. Sonra aydınlanıp, oradaki bir ağaca “happiness only real when shared” diye ingilizce kazıyorum. Sıkıştırılmış özgürlük hissiyatı yaşıyorum Turkcell ful çekerken.

Kamp mutfağı için detay vereyim. Daha önce Buğra arkadaşımızla Kütahya’nın köy yollarında makarna pişirmemize vesile olan mavi tüplü ufak kamp ocağını ödünç aldım. Ona da Karaköy’den aldığım yeni kartuşu taktım. Evde bulabildiğim en hafif tencereyi, en küçük tahta kaşığı temin ettim. Zaten çatallı bıçaklı kombinasyonu olan çakım vardı. Bunlara bir de tabak, tuz, termos özellikli kupa gibi şeyler eklenince keyfimizi hiçbir şey kaçıramazdı. Sallama çayımız (yolun taa başında Bahçeköy yolu üzeri Çaykur fabrika satış büfesinden temin edildi) fokurdayan suyun bir kısmıyla demlenir, geriye kalan da makarnayı pişirirdi. Yarım bulaşık süngeri ve birazcık da deterjan getirirseniz, kirli eşyalarla devam etmemiş olursunuz. Malzemelerin ekstra ağırlık yaptığı kesin. Ben bu mutfağı sadece üç kere çalıştırdığım için biraz pişmanım doğrusu.

Yarın gideceğim rota ilk yapılan planlara göre körfezi alengirli yollardan dönerek, beni Kömür Limanı’na bırakacaktı. Oradan da şehitlikleri ziyareten Çanakkale’ye ulaşılacaktı. Hatta yola çıkmadan önce, Üsküdar’da çadırımı tamir ettirdiğim fermuarcıdan güzergâh ve kamp alanları için tavsiye bile almıştım. Tesadüf bu ya, kendisi dalış eğitmeni olduğundan Kömür Limanı’nı ve çevresini iyi biliyordu. Ancak tüm bunlar fazladan bir gün ve çok daha fazladan yorgunluk demekti. Bünye bir an önce Çanakkale’de rakıya ve balığa kavuşmak istiyordu. Gönül ferman dinlemiyordu.

Posted 02 Ocak 2011 by hammurabi in 2010

İstanbul-Altınoluk turu (3/8)   1 comment

3. gün

23 Ağustos Pazartesi

Vize-Uzunköprü

124,20 km

Otel kahvaltısına uyarladığım çıkış saatim sekiz buçuğu buluyor. Bununla da yetinmeyerek bir saate yakın Vize’yi gezerek oyalanmaya karar veriyorum. Dün akşam karşılaştığım ispanyolların bisikletlerini benimkinin yanında buluyorum. Kahvaltıda falan karşılaşmadığımıza göre, tahminen Zıbartodores dünya kupasını almaktadırlar. İstanbul’a iki günleri var, bırakalım enerji toplasınlar. Adamlar her alanda dünya şampiyonu, ileri geri konuşmaya çekiniyorum şimdi nerden baksanız…

Trakya’nın bu güzel şehrini tepelere doğru geziyorum. Antik tiyatrosunu, Küçük Ayasofya kilisesini ve kalesinden kalanları görüyorum. Sonra pazardan iki tane elma alıp yola koyuluyorum. Hasbuğa, Çövenli, Akıncılar, Ahmetbey, Emirali, Sakızköy, Umurca yolunu tutarak Lüleburgaz’a ulaşacağım. Bir salıyorum bisikleti, hem hafiften iniş hem de poyrazı tam olarak arkadan aldığım için pedal çevirmek bir lütuf haline geliyor. Hız ortalamam hayvan gibi yüksek. Geriye bakıyorum, rakım olarak daha yüksek olan Vize beliriyor, el sallıyor bana arkamdan.

Hayatımda bisiklet sürdüğüm en kolay hava ve yol şartları bunlar olsa gerek. Ahmetbey’e vardığımda kola molası veriyorum. Hava 27 derece ve tam anlamıyla her şey cillop gibi. Bir deli çobanla sohbet etmediğim eksik, onu da yapıyorum. O da Trakya insanının bisiklete karşı takındığı genel tavrı takınarak “daha büyük bisiklet al, bu seni yorar anadın mı?”, “daha büyük bisiklet al”, “bende bi bisiklet vardı kocaman böyle anadın mı”, “bu seni yorar anadın mı?”, “bu ne bunun lastikleri balon!”. Yeter! Schwalbe onlar. Poyraz arkamda devam ediyorum.

Çarprazlama olarak TEM otobanının da altından geçtikten sonra yaklaşık 50 kilometreyi iki buçuk saatte alarak, bulduğum bir kahvehanede mola veriyorum. Çaycı amca ikinci çayı getirirken “Lüleburgaz’a ne yönden gideceğim?” diye soruyorum. Aldığım cevap “Burası Lüleburgaz zaten” oluyor. Tabii pedal çevirmeden gelince olacağı bu. Yata yata bisiklet seyahati diye buna derim. Haydi bakalım merkeze gidelim.

İçgüdülerimi kullanarak bir sağa bir sola sapıyorum. Minibüsleri ve trafiği takip ederek kendimi tam merkezde buluyorum. Tam tamına göbeğine varıyorum kasabanın. Bisikleti park edip “Ne yapsam acaba?” diye çevreme 360 derecelik bir bakış fırlatacakken, sanal ortamdan birkaç turuna ve hafif bisikletlerine tanık olduğum, hatta benimle aynı jantları kullandığını bildiğim turcu Rahman Karataş’la karşılaşıveriyorum. Yani daha önceden kendisine ulaşsam, sözleşsek, bu kadar kesin bir buluşma gerçekleştiremezdik. Memnun oldum Rahman Abi… Kendisi benim japon harikası 16 telli shimano’ları sattığına bin pişman. “Bu jantlar ömürlük” diyor. Dile kolay 60 bin kilometre kat etmiş. Benim daha beş senede 10 bin km dolmadığı için büyük ihtimalle ömür boyu aynı jantları kullanmak zorunda kalacağım. Bırakalım bu eşya muhabbetlerini, daha etten kemikten konulara dönelim, “aç mısın, bi yemek yersin?”

Trakya insanının misafirperverliği, Rahman Karataş’ın bisikletçi mütevaziliğle buluştuğu için bugün de öğle yemeğim ısmarlanıyor.  Onun rehberliğinde kasabadan çıkıp, anayoldaki rampanın sonunda bulunan çay bahçesinde birer soda içmeye gidiyoruz. Ağır ağır ilerlerken ana yoldan sağa dönecek araçlardan biri bize yol veriyor (alışılmadık manzara), sonra dönerken yavaşlıyor ve camdan Rahman Abi’yle sohbet ediyorlar. Eee küçük yer tabii, herkes biribirini tanıyor. İstanbul dışındaki üçüncü günüm, artık metropol denyoluğundan sıyrılmak lazım.

Lüleburgaz’ın merkezini gezmeden, hiç fotoğraf çekmeden, tepelerine çıkıp, adeta fethetmiş edasıyla şehre bakmam da komik tabii. Ben de geziyor olacağım, sözüm ona bisikletli turistim. “Act like a local” mottosunun bokunu çıkardım galiba biraz. Rahman Abi, “şurada gördüğün çarşısı, bu da camisi, bu kadar zaten…” diye açıklama getirince bir şey kaçırmadığımı sanarak rahatlıyorum. Sodalardan sonra vedalaşıyoruz. Artık trafiğin bol olduğu E5 yoluna çıkmış bulunmaktayım. Asıl adı D100. Bu yol Edirne’den başlıyor, İstanbul’da boğaza kadar uzanıyor, sonra Harem’den tekrar start alarak Bolu’nun Gerede civarlarında Ankara yolundan ayrılıyor. Sonrası da Erzincan-Erzurum-Ağrı üzerinden İran’a giden başka bir hikaye. Ama aynı yol.

Bira tabelalarının benzin istasyonlarınkilerden büyük olduğu güzelim memlekette anayol maceram fazla uzun sürmüyor. Babaeski’yi tırıs geçip 4 km sonra Pehlivanköy sapağından dönüyorum. Alıyoruz yine poyrazı arkamıza. Bu sefer bol düzlüklü ve hafif iniş çıkışlı yoldan ilerleyerek Doğanca ve Kuştepe’yi geride bırakarak Pehlivanköy’e varıyorum. Bir bakkalda mola verecek oluyorum. Dolayısıyla bakkalla da sohbete giriyoruz. Meğerse kestirmeden Uzunköprü’ye gitmek istediğim yolun dönüşü buradanmış. Bana biraz ilerde Ergene çayının üzerinden geçeceğimi, ama şimdilerde buranın bok götürdüğünü söylüyor. Çorlu tarafındaki endüstrileşmeden payını aldığını belirtiyor. Çayın rengi simsiyah. Akarca köprüsü, kokarca köprüsü oluvermiş.

Bir demiryolu kasabası olan Pehlivanköy’ü hemzemin geçidinden geçerek geride bıraktıktan sonra (ve de çayı geçtikten sonra), Edirne il sınırına girmeden önce bir tırmanış başlıyor. Bu tırmanışa da 100üncü kilometreler civarında başladığımı ayrıca belirtmek isterim. Bir temiz 80 metre yükselerek devam ediyorum düzlüklere. 59 plakalı bir Hyundai minibüs geçiyor beni. Hemen önümde duruyor. Araçtan almanca koşturarak biri geliyor. “Abi” diyorum, “türküz türkü çağırırız”. “Ben de seni alman sandım kusura bakma…” diyerek beni arabayla Uzunköprü’ye atma teklifinde bulunuyor almancı abi. Teklifini kibarca reddediyorum çünkü hem zamanım var, hem de yakıtım yerinde. Kaldı ki rekorlardan rekor beğenmeye devam ettiğim bir 125 kilometrelik gün sonu mesafesi beni bekliyor. Para talep ettiğini sandığımı sanan almancı abi, genel bir titreme yaylanma hareketiyle olayı yanlış anladığımı söylemeye çalışıyor, Uzunköprü’de arkadaşları olduğunu söylüyor ama belli ki ben ona derdimi anlatamıyorum. Teşekkürler yardımsever 59 plaka! Pedallamaya devam.

Yol üzerinde solda 200 metre içerde bir gölet olduğuna dair tabelayı görünce dalıyorum. Gidip orada biraz dinleniyorum. Sonrasında bir saate kalmadan da Uzunköprü’ye varmış oluyorum. Uzun köprünün uzun köprüsüne dalıyorum zort diye. Köprü daracık ve trafikli ve adı gibi de uzun olduğu için çark edip dönüyorum yine merkeze. Bisikletteyken saçmalamak çok kolay oluyor böyle. Saçmalamamı bastırsın diye karnımı doyuruyorum. Bana buradaki polis karakolunu bulmam söylenmişti, onun bahçesine çadır kurabilirmişim, hem de güvenli olurmuş. Ancak hem karakolu aramadım, hem de bu tip anlarda tek başımayken en konforlu kararı vermek gibi kötü bir huyum olduğundan, birkaç fiyat soruşturması ve oda beğenme faslından sonra, lobisinde internete bağlı beleş bilgisayarları olan otele kapağı atıyorum. Neyse ki bu son otel maceram olacak. Yani ilerleyen günlerde şehirli piç ayaklarından kurtuluyorum denebilir. Akşam merkeze doğru bir çay bahçesine gidiyorum. Tipik bisikletçi yorgunluğu var üzerimde. Yarın bu yorgunluğu Saros körfezinin berrak sularıyla buluşturarak silmeye çalışmaya ne dersiniz?

Posted 24 Aralık 2010 by hammurabi in 2010

İstanbul-Altınoluk turu (2/8)   Leave a comment

2. gün

22 Ağustos Pazar

Balabanköy-Vize

110,22 km

Çadırımın üstüne şıp diyerek damlayan yağmurla uyanıyorum. Ama gelip geçici bir bulut. Tekrar dalıyorum uykuya. Sözüm ona çok erken çıkacaktım yola ama pedala basmam yine yediyi buluyor. Üzerine bir de göle inmek için geldiğim yolu gerisin geri çıkarak, güne yüksek bir nabızla merhaba diyorum. Üstelik bugün gitmeyi planladığım yol, mesafe olarak günlük rekorum olacak. Hakikaten umursamıyorum bu detayları artık, hatta akşama rotada birkaç değişiklik dahi yapacağım. Gittiğin yeri bilmiyorsun ulan, ne biçim turcusun sen diye soran olabilir. İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir. Bir de mükemmel seyyah var, o nereden geldiğini de bilmez mesela.

Durusu, yani diğer bilindik adıyla Terkos gölünün manzarası güzel. Balabanburnu diye geçen bu bölgenin fiziksel olarak burun oluşundan mütevellit sakin ve güvenli denebilecek bir ortamı var. Bunu anayoldan (d10) saptıktan sonra benimle birlikte aynı yöne dönerken nereye gittiğimi soran, yüzlerinde bisikletli gören misafirperver kimselere has, şaşkın “hoşgeldiniz” ifadesi olan insanlardan anladım. Aynı şekilde bu sabah anayola çıkarken de “geceyi balabanburun’da geçiren bisikletli” diye baktıklarını hissettim. Ya da tamamen kurmaca üzerine kendimi iyi hissetmeye programlamışım.

Evet, ne yöne gidiyorduk? Bir günde toz toprak içinde kalıp, dandik bir kamp ortamında geceledikten sonra hemencecik kendinden ve düşük motivasyonundan sıkıldığın için tekrar İstanbul’a mı dönmek istiyorsun? Bunu yapamazsın, zaten şu anda hala İstanbul’dasın. İstanbul’a dönmek önermesi, “peki big bang’den önce ne vardı?” diye sırıtarak hatalı soran, tanrıyı bilimsel yöntemlerle kanıtladığını sanan ılımlı şahıstan farklı kılmaz bizi. Henüz afyonum patlamadan ben de bu önermeyi kafamdan geçirmiş oluyorum maalesef. Bang bang! Dosdoğru batıya devam ediyorum.

Rüzgar var. Tamam önden esmiyor ama denge kurmak için fazladan efor sarfettiriyor. Tokat yeme hissiyatına sokuyor biniciyi. Yol da devamlı iniş çıkış olarak gittiği için belli bir tempo tutturmak söz konusu değil sağolsun. Ancak hayvan gibi tırmanmıyoruz. Bu güzergâh daha önceki seyahatlerimle kıyaslandığında çantada keklik niteliğinde. İki saat içinde yirmi kilometreyi eriterek saat dokuz civarında çorba molamı veriyorum. Ondan sonra bir kola molası veriyorum. Sonrasında yolun monotonluğu ve benim az fotoğraf çekmiş olmam ve de yeterince not tutmamam yüzünden verdiğim molaların sıraları birbirine giriyor. Bazen bir benzincide, bazen öylece yol üstünde atıştırmalık, çeşme başlarında sulanmalık mola verebiliyorum her bisikletli gibi.

Tabii 5 derece civarında buz gibi soğuk su akıtan bir çeşme bulduğumda daha uzun bir mola veriyorum. Hop, karşıdan rumen çift bisikletliler geliyor. Yol soruyorlar, ben onlara yol soruyorum. Öyle süper samimi olmaya çalışıp fotoğraf falan çekmiyoruz. Bu yolun turistik rota olması, hem bizi çölde vahayla karşılaşmışız gibi heyecanlandırmıyor, hem de yol kenarındaki 59 plakalı amcaları pek enterese etmiyor. “Romanya’dan gelmiş dayı” diyorum, “bizim amçoğlu Paris’ten bisikletle geldi ne var bea?” diye tersliyorlar. “İki günde mi geldin? Bizim köydeki deli Osman bir günde İstanbul’a gitti burdan…” kısımlarına hiç hiç girmeyeceğim zaten. Buradaki insanlar bisiklet durumunu kanıksamış olsalar da bir şekilde “neyine güveniyorsun sen, tek başına nasıl çıktın” sualine ulaşıyorlar. Sonra aydınlıkta yol aldığımı öğrenip, aslında kendi civarlarında asayişin bir iki ayyaş dışında bozulmadığını bildiklerinden, yörelerine ve insanlarına da güvendiklerinden, “içini ferah tut” demeye getiriyorlar. Ben zaten şehir dışı hiçbir yerin İstanbul’dan daha tehlikeli olamayacağını bildiğimden rahatım.

Ancak, milletin ağız birliği etmiş gibi muhabbetlerde “Sabancı ve Koç üniversiteleri lise öğrencilerine burs veriyormuş biliyo mu?” diye bana sorması biraz garibime gidiyor. Herhalde bu yönde bir dedikodu dolaştı buralarda. Ben de bir bilgim olmadığını söyleyerek geçiştiriyorum. Saray’a on kilometre kadar kala bir su dolum tesisi ve dolayısıyla çeşmesinin başında mola veriyorum. Istıranca suyu oluyor mataramın içi. Orada damacanalarıyla gelen insanlarla konuşuyorum. İlgi odağı bende toplanıyor hemen. Kilitli pedalı ve vitesleri anlatıyorum artık bu bisiklete şaşırmayan adamlara. Hatta birisi çıkıp “yokuş da yormaz ki, takarsın 1. vitese tın tın ne olacak?” diyor, hakikaten o anda güceniyorum. Tamam abi, ben belki alerjik astımıma iyi gelsin diye biniyorum böyle mal gibi, dağılın şimdi lütfen, işinize bakın!

Nihayetinde doksan kilometreye yaklaşmışken Saray ilçesine varıyorum. Hemencecik su dolum tesisinde tanıştığım adamlardan birinin arabayı fark ediyorum. Selamlaşıyoruz tekrardan. Adım İlker. Benim adım da Barış. Ne yapacaksın? Vize’ye kadar devam ederim heralde ama bi’ yemek yerim şimdi. Tamam o zaman gel benle denerek bir lokantaya götürülüyorum. “Bisikleti dükkanın önüne öylece bıraktık ama…” modunyadım hala ama İlker’den “Rahat ol, bütün saray bizim” tadında bir cevap alıyorum. Sonra kelimelerinin yüzde ellisini çözümleyemediğim bir konuşma geçiyor aramızda yemek yerken. Hop telefonlar alınıyor veriliyor. Aslında Kastro’ya gitmem gerektiğini söylüyor İlker. Ama sanırım ben kaba olarak daha fazla yol alıp, schedule’ı sarsmadan Çanakkale’ye ulaşmayı hedeflediğim için Karadeniz kıyılarını baştan elemişim. Artık oralar başka güzel bir turun manzaralarına dahil olacaklar. Bir saniye, güzel tur dedik de, henüz bir güzellikle karşılaştık mı? Evet. Öğle yemeğim ısmarlanıyor şak diye. Ne olup ne bitiyor anlamadan… Teşekkürler İlker ve tüm Saray, istikâmet Vize.

Doksan kilometreyi devirmişim ama hala istikâmet belirtiyorum. Evolüsyonel anlamda bakınca hiç fena değil kondüsyonum. Ama tüm mesafeler, kilometreler ve yokuşlar kafada çıkılıp iniliyor. Bunu hiçbir zaman unutmamak lazım. Ya da bütünüyle unutup kafaya takmamak lazım. Herneyse… Bülent Ecevit parkının yanından devam ediyorum. “Atatürk geldi ve Saray’da kahve içti” temalı güzel bir heykelin de önünden geçiyorum ve Saray’ı terk ediyorum. Rüzgar sert esmekte ısrarcı. Bu sefer iyice kuzeye doğru seyir ettiğimden tokatların şiddeti artmış durumda. Yolum düz ama trafik bünyeyi gererek beni yorduğunda, bir çeşme başında daha mola veresim geliyor. Yine muhabbete giriliyor. Bugün heralde 28. kez söylediğim şeyi tekrarlıyorum; “Çanakkale’ye gidiyorum.”

Saat altı buçuk civarlarında Vize’ye varıyorum. Artık Kırklareli’ndeyim. Oha kiometre saatim neler gösteriyor öyle! Yedi saat pedal çevirmişim. Teorik olarak dört buçuk saat mola vermişim. Tek başıma olmama rağmen kayışı koparmadan mola vere vere ilerlemiş olmam iyi. Bütün Vize’yi lineer olarak geçip bir iki oteli gözüme kestirip, çay içmek için duruyorum. Bu sırada, geçen seneki İzmir-Kaş turunu organize eden, güney ve mavi azgınlığımı kamçılayan ve sonraki bütün tatillerime bisikletimi dahil etmeme sebep olan arkadaşım, Ozan’la haberleşiyoruz. Çanakkale’den İzmir’e kadar temiz bir tur yapmak niyetinde. Çanakkale’den çıkış tarihlerimizi birbiriyle örtüştürmeliyiz. Ben de böylece Altınoluk’a kadar yalnız gitmemiş olabilirim. Evet, Altınoluk’a giderim, işte ne güzel.

Fiyatı çok hesaplı olmasa da gözüme kestirdiğim otele yerleşiyorum. Bisikleti de arkalardaki çamaşır odasına koyduruyorum ki, kafamız rahat olsun. Odada kamp ocağı yakacak değilim, bir pilav-çorba için dışarıya yollanıyorum. Bu sırada henüz Vize’yi gezemedim. O işi sabaha ve gündüz gözüne bırakıyorum. Böyle yerlerdeki lokantalarda daha önceden benzerini tecrübe ettiğim biçimde müşteriler fazla dağınık oturtulmuyor, hatta özellikle yalnız gelenler karşılıklı oturuyorlar, muhtemel sohbetlere gebe kalıyorlar. Yine böyle bir ortamda çorbamı höpürdetirken, bir de bakıyorum ki pilav kalmamış. Haydaa, ben yarınki yolda lazım olacak karbonhidrat depolarımı nerede dolduracağım? Var mı böyle damardan karbonhidrat dayayan bir dolum tesisi? Sabah otelin kahvaltısına yükleneceğiz haliyle.

Lokantadan çıkıp hava ve bira almak için yürüyorum. Masaları kaldırıma taşmış bir köftecinin önünde iki tane bisiklet görüyorum. Markaları Orbea. Aha, kesin Bask bunlar. Köftelerini yerken durduyorum onları. Nereye geldiniz, nerden? Oğlan susuyor, kız çat pat bir ingilizce konuşuyor benimle. İstanbul’a gidiyorlar haliyle. İki gün içinde bu rotada gördüğüm üçüncü grup bisikletli bu İspanyollar. Bana kalacak yer soruyorlar. Kaldığım otelden bahsedip ayrılıyorum yanlarından. Fırt biramı alıp, kutsal siyah poşetim elimde, yatmaya gidiyorum. Yine haritaları kurcalayıp bir takım planlar yaptım. Hayrabolu’nu iptal edip, iki gündür beni çağıran poyrazı dinleyerek Lüleburgaz üzerinden Uzunköprü’ye geçecek olan çoğu SouthWest ve bol ara yollu bir rota uydurdum kendime. Çalışacak mı göreceğiz. Başta söylediğim gibi bugünkü yol günlük kilometre olarak rekorumdu, plan tutarsa yarın daha bi’ rekor!

Posted 13 Aralık 2010 by hammurabi in 2010

İstanbul-Altınoluk turu (1/8)   2 comments

Bu turu 2010 yılı Ekim ayında hayatını kaybeden bisikletçi büyüğüm           Süleyman Şatır’a armağan ederim.

1. gün

21 Ağustos Cumartesi

Ev-Balabanköy

82,5 km

Tamam gitmeliyim artık. Bir süre yalnız başıma kendimi dinlemeliyim. Üstelik bir iki ay sonra ülke değiştireceğim. Resmen İstanbul’dan ve bisikletimden ayrı kalacağım. Vizem yakında çıkar heralde. Turu atar gelirsin, sonra bavulunu toplar, basar gidersin. Deal. Peki nereye sürmeli? Daha önce gitmediğin bir yerlere. Zaman dar. Zaman dar olduğu için yolda uyarlamalar yapabileceğin bir rota olsun. Arkadaşlarına da uğra. Arkadaşlara uğramak mı? Yalnız kalmak için yola çıkmıyor muydun? Hayır tabii ki. Yine kaçıyordum; beton gibi gerçeklikten, yemyeşil, masmavi, tertemiz hakikate kaçıyordum. Artık bisikletmiş, yol zormuş, kilometreymiş gibi eski hesaplarım yok. Pedalı basınca her şey yerine oturuyor zaten. Yol üzerine değil yol üstünde düşünmek gerek. Vuhuuu, ne ağdalı başladık tura!

Cumartesi günü çıkıyorum tura. Beş ila altı gün içinde Çanakkale’deki arkadaşlara kapağı atmayı düşünmekteyim. Hani yorgunluk durumuna göre turu orada da bitirebilirim. Altınoluk’a da sarkmamız olası. Tam bir belirsizlik içinde Cumartesi günü uyanıyorum. İlk gün terkos gölünün kenarındaki Durusu’ya kadar gideceğim. Yol 60-70 kilometrecik zaten diye sallana sallana öğlene doğru çıkıyorum evden. Normalde bu çapta başladığım bütün turlarda sabahın köründe, serin havada, boş caddede annemle vedalaşmaya alışmışken, güpegündüz konu komşuyla geyik yaparak, vedalaşıp, cebimde iyi dileklerle ayrılıyorum evimden.

Daha ilk dakikadan kilometre saatinin zırtapozluğuyla uğraşıyorum. Hiç uzun tura çıkmış gibi hissetmiyorum kendimi. Arkadaki yük de olmasa küfrederek Kadıköy’e giden herhangi bir bisikletçiden farksızım. Trafik aynı, manzara aynı. Kadıköy’den Karaköy’e geçiş yapıyorum. Kamp ocağıma yedek tüp almalıyım. Evvet efendim çantamda artık kamp ocağı, makarna, tencere, kaşık, tabak, azıcık bulaşık deterjanı bulunmakta. Daha da ucuza gezmeye çalışılıyor, belli.

Karaköy’den inanılmaz bir poyraza karşı pedal basarak ilerliyorum. Sahil şeridinden Çayırbaşı’na kadar gidiyorum. Ama ne rüzgar! Denize atsam kendimi iki güne kalmaz Çanakkale’ye çıkarım zaten, bisiklete gerek yok. Öyle akıl almaz bir akıntı var. Bu arada yaz sıcakları yerini hafif esintiye ve ufak bulutlara bıraktığı günlerde yola çıkmanın da ayrı bir keyfini yaşıyorum. Ama bu keyfin bedelini kafadan esen rüzgarla ödemeyelim? Fazla soru sorma ulan anlatmaya devam et.

İstanbul’a ve İstanbul’dan çıkış yapabileceğiniz pek farklı rotalar yok. Daha önce Şile üzerinden Beykoz girişini denemiştik. Daha da önceleri E5’ten bastırıp giderek İzmit’te bulmuştuk kendimizi. Nedense Avcılar-Beylikdüzü tarafını hiç denemedim. Zaten hayatımda bisikletli ya da bisikletsiz hiç gitmediğim yerler buralar. Üç milyon İstanbul’lunun hayatlarında boğazı hiç görmemesinden kötü değil durum. Bu seferki çıkışımı kuzeybatı kolundan yapıyorum. Sarıyer üzerinden Belgrat ormanına dönüp, Zekeriyaköy, Göktürk yönünde d10 adlı yolu kullanarak Terkos gölü civarlarına kamp atmayı planlıyorum. Sonra da turistlerin bol bol kullandığı eski İstanbul-Kırklareli yolundan Vize’ye kadar gidip, güneye dönmek var kafamda. Kabul ediyorum, kulağı tersten gösteriyoruz. Ama siz Vize’den sonra arkamdan esmesi muhtemel rüzgarı hesaba katmıyorsunuz. Gereksiz trafikten de kaçmış oluyorum böylece. Ama yolda kimle karşılaştıysam “Oo sen yolu uzatmışsın, burdan Çorlu’ya git bea” türevi tavsiyeler veriyorlar. Çoğu mavi gözlü, temiz yüzlü, tatlı sohbetli insanlar. Aman durun ne Trakya’sı Tekirdağ’ı… Hele bir İstanbuldan çıkalım!

Oha. D10 denen bu yolda sadece kamyonlar cirit atıyor. Ayrıca yolun bazı kesimleri tadilat halinde. Bir yan yol vermişler ki evlere şenlik. Arkadan önden kamyonlar gelip geçiyor. Toz duman oluyor. Herkesin farları açık, benim de. Kamyonlara ayak uydurup basa basa yolu bitirmeye çalışıyorum. Kollarım bacaklarım toprağa bulanıyor. N’oluyor ulan! Bir yol daha kötü olamaz. Durun. Aslında olabilir. Ca’nım İstanbul’un çöplük köpekleri. Yolun sağında gördüğüm ilk on köpeği direktman göz kontağı kurarak ve “sıs lan” cinsinden vücut dili sergileyerek, hiç hav duymadan geçiyorum. Ancak köpekler git git bitmiyor. Abartısız 30 tane varlar. İçlerinden biri benim gayet cool geçişime kayıtsız kalamıyor ve havlıyor. Sonra konser başlıyor. Ben de solomu atıyorum: Haleluya! Arapça meali: Allahuekber!

Daha önce bu kadar fazla köpekten bu kadar tehditkar bir kovalama yememiştim. Bir şekilde basıp kaçtım ama tırmandığım yerde 3-4 dakika soluklanmam gerekti. Önce kamyon tecavüzü, şimdi de bu salak hayvanlar. Evet, hala İstanbul’dayız. Üstelik kamyoncular garip bir şekilde boş yolda da sıkıştırmaya devam ediyor. Son hızda kullanıyorlar, tamam tercih meselesi olabilir saygı duyarım, ama özellikle yüklerini boşaltmış olanlar bayağı sıkıntı yaratıyor. Öyle bir dönüyorlar ki, her virajda son duamı ediyorum. Adamlar yolun apexlerini kullanmaya niyet etmişler. Niyet dedim de, ramazandayız evet.

Bir şekilde bu tehlikeleri atlattıktan sonra bir bakıyorum ki 70’li kilometrelerdeyiz ve hala daha terkos gölüne varamamışım. İyi halt ettik öğlene doğru yola çıkmakla. Acayip motivasyon kaybı söz konusu. Daha önümde yüzlerce kilometre var ve ben toz içindeyim, salabildiğim kadar adrenalini köpekler kovalarken salmışım, yarın geri bile dönsem yeri. Havamı tekrar bulmam için karşıdan üç tane İsviçre’li bisikletçinin çıkıp gelmesi gerekiyor. Hop! Üç tane İsviçre’li turcu geliyor. İsviçre’den beri yoldalarmış. Sabah Kıyıköy’den çıkmışlar yola. Sahilden yol vardır diye zorlamışlar ama yine bu yola girmek zorunda kalmışlar. “Big trucks, big big trucks…” diyerek ilerdeki berbat yolu özetliyorum. Gittiğim yöndeki yolu soruyorum. Onlar Kilyos civarında sahillerde kamp yapmayı düşünüyorlar. Allah kabul etsin!

Hedefim Durusu’ya gitmekti. Ancak internette son dakikalarda kamp yapılabildiğine rastladığım Balaban Köyü’ne çeviriyorum gidonu. Yoldan yedi kilometre içeriye giriyorum. Bayağı da irtifa kaybediyorum göle inene kadar. Yarın sabah işimiz var, anlaşıldı. Köyden göle inmeden önce yukardaki parkta kalmayı deneyebilirdim. Ortam kalabalık görünüyordu ve saate bakılırsa içlerinden birkaçı burada geceleyecekti. Bilemiyorum. Ama yola kafa dinlemek çıkmıştım. Yapayalnız, sessiz ve izole olmalıydım. Gölün kenarında kamp yeri olamayacak kadar denyo bir yere gereksiz bir kira vererek ilk çadır gecemin startını veriyorum. Duşu olmayan kampinge kira verdiğim için, sinirimi piknik tüplerini sömürerek yatıştırıyorum. Tepem ağaçlarla kaplı, gökyüzü görünmüyor, ilerisi hafif meyilden sonra Terkos gölü. İçeriye doğru bağlı kuçularımız var. Çadırı kurduktan sonra gelip üstüne işeyen bir de kedimiz mevcut.

Eşek yüküyle tek başına yol alan, az fotoğraf çeken, sesi soluğu pek çıkmayan genci ilk fark eden alanın çalışanları oluyor. Hafiften muhabbete giriliyor. Makarnamı pişiriyorum bir köşede. Ton balıklı halini kedilere kaptırmadan yiyebildikten sonra çay geliyor. Tek başıma içiyorum. İkinci çaya uzanırken “gel burada otur genç” diye hafif misafirperver, çokça merak içeren bir komut alıyorum. Çöküyorum yanlarına. Arsanın sahibi olduğu anlaşılan bir adam, onun arkadaşı anonim bir adam, yüzbaşı rütbesine yakın bir asker ve benim yaşlarımda bir genç var. Akşamüstü balıktan gelmişler. Ben yemek yerken tuttukları kocaman balıkla resim çektiriyorlardı. Büyük ihtimalle FaceBook’a koyacaklardır.

Çaylara eşlik eden bir sohbet başlıyor ortamda. İlerleyen dakikalarda üç tane jandarma dahil oluyor aramıza. Bir ara telefonla Erzincan civarında vatani görevini yerine getirmekte olan birine telefon açılıyor. Elden ele geziyor telefon. Eleman Balaban Köyü’nden gitmiş askere sanırım. Gereksiz ayrıntılara girmeye gerek yok. Herkes “niye yalnız çıktın yola” diye soruyor. Onlara da diyemiyorum ki, “sevmeyi denedim ama olmadı, kendimi de pek sevemiyorum işin kötüsü, ruh halimden kaçıyorum” diye! “Tesadüfen yalnızım, henüz yolun başındayım” diyorum.

Lafla peynir gemisini yürütüp, memleketi kurtarmaya çok az kalmışken (kürt sorunu, asker, tayyip vs.) yüzbaşı ve genç burada bir çadırda yatmaya karar veriyor. İyi. Tam olarak izolasyon sağlayamayacağım ama en azından biraz güvenli bir geceleme olacak. Yorgunum. Daha ilk günden dayak yemiş gibi olacağımı düşünmüyordum. Yarın sabah hiç iş yokmuş gibi bir de yedi kilometre tırmanışla başlayacağım güne. Hiç istifimi bozmadan geri mi dönsem ne yapsam? Yok. Devam etmeli, şimdi uyumalı, yarın Trakya’nın derinliklerine sürmeli.

Posted 22 Kasım 2010 by hammurabi in 2010

Köseköy-İstanbul turu (3/3)   2 comments

3. gün

25 Nisan Pazar

Şile – Ev

87,89 km

Bisikleti odanın içine soktuğum sikten boktan pansiyonda uyanıyorum. Hava kapalı. Ama raporlara güvenim tam olduğundan şort tshirt fırlıyorum. Fırının birinden poğaçamı alıyorum. Kahveye oturuyorum. Tanımadık cıbıl bir gençle bu pazar sabahı karşılaşan amcaya doğru “Günaydın” diyorum. “Aleykümselam” diyecekken tıkanıp “A…günaydın” diye karşılık veriyor. Bir takım konuşmalar oluyor. Daha fazla üşümeden çıkıyorum yola.

Turu ilk planladığımda Sofular-Sahilköy yoluna çıkmak vardı aklımda. Böylece otobanı minimumda kullacaktım. Kuzey’den Kuzey’den dönecektim. Ancak dönüş yolu dediğimiz şey hep sıkıcı ve aceleci gerçekleştirildiği için (dağcıların %80’i inişte kaza yaparmış gibi bir istatistiki yalan da atayım oldu olacak) basıp devam ediyorum İstanbul yönüne. Bir buçuk saat sonra 20’li kilometreleri doldurmuşken, Ömer’li kavşağından önceki yolda, gözlemeci-menemenci mekânında mola veriyorum.

Motosikletli abilerin olduğu menemenciye giriyorum. İki masaya yayılmış ekipmanlarıyla çay içmekteler. Aramızda bir selamlaşma falan olmuyor. Yorgunum, yalnızım ve kendimi kapatmışım yine. Yan masadaki muhabbet tamamen motor ekipmanları, viraj ve yol üzerine. O kadar teknik ve bayık ki içimi sıkıyor. Hangi ekipmanın kaç lira olduğuna, kaza anında nasıl koruduğuna, bilmemne yolunda kaç basıldığına dair geyikler dönüyor. Hiç manzara, hava, güneş, temiz gibi kelimeler yok literatürlerinde. Caddebostan sahilden öteye uğramayan ful ekipmanlı bisikletçileri koyduğum kefeye koyuyorum bu abileri de.

Tepeyi aştıktan sonra Ömerli kavşağına kadar süzülüyorum. Yolun devamındaki trafiğin korkunç olacağını bildiğim için, Beykoz yönüne sapıyorum. Önümde yine ne kadar tırmanış içerdiği meçhul bir yol var. Düz giden her kilometre benim için sevinç kaynağı.

Güzel kır düğünü mekanlarının, villa dış cephe kaplama malzemesi satan dükkanların önünden geçiyorum. İstanbul’un yeşil yüzü burası. Sultanbeyli gibi gecekondu yeşili değil tabii, suburban green. Sırasıyla Sırapınar, Hüseyinli, Öğümce, Mahmutşevketpaşa geçiliyor. Öğümce’den sonra poligonun üzerinde kalan yol çok temiz, yeşil ve tenha. O derece ki köpekler asfaltın ortasında yatıyor. Çok uyuşuklar ve hiç kovalamaca olmuyor. Yolda bir rampayı çıkarken, karşı taraftan trailer’ında ufak çocuğunu taşıyarak gelen başka bir bisikletçiyle karşılaşıyorum, selamlaşıp devam ediyorum. Yakın çevrede oturduklarına dair bir kanaat geliştiriyorum. Şehrin asıl güzelliklerinden tam anlamıyla faydalanan bilinçli sportif baba profili. Ben baba olacak yaşta bunu yapmaya üşenebilirim. Devam…

Mahmutşevketpaşa’yı da inip çıktıktan sonra, rampalardan bayağı bezmiş vaziyette Riva yoluna çıkıyorum. Viyadükle Kavacık’a uçarak gitmek saçma geliyor ve tekrar Batı’ya sapıyorum. Şehir içindeki eski bir turumda bir alt paralel olan Karlıtepe yolunu geçtiğim için, bu sefer Örnekköy, Elmalı, Beykoz yapıyorum. Yol artık deliriyor, hiçbir standartı kalmıyor. Hangi yöne gideceğimi defalarca soruyorum. Rampa canavarı oluyorum, yeşeriyorum, psikopat çizgi karakter Hulk edasıyla Beykoz korusunun oradan inerek Boğaziçi’ne kavuşuyorum. Ne yoldu be!

Boğazı gördüğüm için artık evde hissediyorum. Bir yirmi kilometre daha trafik içinde eriyor. Tenha yollarda yorgun düşüp de, onun üzerine şehir içindeki düzensizliğe tahammül etmek benim açımdan çok zor. Nitekim Beylerbeyi-Nakkaştepe çıkışı sırasında zurna zırt diyor. Koç Holding’in önündeki yolda Kuzguncuk tarafına dönecek araba var mı diye arkamı kesiyorum. Sinyal falan veren yok. Sonra bir anda servis aracının biri o yola dalıyor. Benim de yokuş yukarı panik+acele etmem gerekiyor. Sinirleniyorum duruma. Dönüp, “Sinyal vereceksin, SİNYAL” diyorum. “Vermezsem n’olur?” diyor. Bunu diyecek çapta bir tipi de yok, gayet tırt ve dayak atılmaya müsait. “VERMEK ZORUNDASIN” diye böğürüyorum. “Hadi lan oradan” diyip gidiyor. Ben de alabildiğine küfür ediyorum arkasından. Eğer battery low vermiyor olsaydı arabasından indirip döverdim. Ağız tadıyla. Ama battery low vermedikçe bu kadar asabi bir adam olamıyorum. E peki ben ne zaman taksici-minibüsçü-servisçi üçlüsünden birini döveceğim? Alnında spd kallerimin izini çıkaracağım?

Ulan, tur başladığında ne kadar da keyifliydik. İstanbul’a geldik, keyfimizi kaçırdı ibneler. 23 Nisan tatilinin verimli bir tura dönüşmesi güzel oldu. Artık bu metropolde bisiklet sürmekten zevk alamayan bünyemiz, bakalım ne gibi değişikliklere gidecek. İki yıl önce benzer mesafedeki tur için hazırlık üstüne hazırlık yaparken, şimdi böyle çatır çatır rampaları yemek ne kadar hoş. Götümüz el verdiğince turlamak lazım galiba. Sele ile kıç birliği. Belçika’nın dediği gibi: “L’union fait la force”. Birlik dirliktir!

Posted 30 Haziran 2010 by hammurabi in 2010