Köseköy-İstanbul turu (2/3)   Leave a comment

2. gün

24 Nisan Cumartesi

Kerpe – Şile

76,33 km

Alçıpanla yapılmış prefabrik pansiyonumuz mu neden oldu bilinmez, saatin alarmı çalmadan kuş gibi hafif uyanıyoruz. Havada klasik serinlikte bir karadeniz nemi hakim, ama güneşin parlaklığı bir iki saate kalmaz bu serinliği dağıtıverir gibi duruyor. Bu kadar hava durumu yeter. Kahvaltıya geçelim kuzum.

Sabah tekrar atlıyoruz motora. Şu ilerideki koyda ne var merakımızı gidermemiz lazım. Gazlıyoruz, pat o koydayız. Havada asılı serin nem, motorun hızıyla gözümüzden süzülen yaşlara karışıyor. Kerpe’deyiz ve çok şairaneyiz. Tekrar merkeze dönüp, büyükadayı andıran denize nazır camekanlı bir lokantada kahvaltı ediyoruz. Güzel havanın getirdiği geyikle pansiyondan çıkışımız da on biri buluyor. Buğra bu noktada tekrardan gazlayarak, otobandan İstanbul’a dönüyor ama o gönüllerde hep bisikletçi olarak kalacak. Henüz ciddi rampalarla yıpranmamış ben ise en sahildeki hafif bozuk yolu tutarak, kıvrıla, döne, tırmana Ağva’ya doğru yola çıkıyorum. Yalnızım.

Yol güzel, keyifli ve boş. Kuşların sesini müzikçalara yeğliyorum. Bazı köylerden geçiyorum. Arada bir sahile uğruyorum, arada bir içerilerde, orman diplerinden geçiyorum. Yolda dünkü kadar sinek böcek yok, ya da daha yavaş seyrettiğimden üstüme başıma toslamıyorlar. Saatte 40 km/h ile giderken gözlük camına çarpıp geçen at sinekleri olsun tek sorunumuz! Bu yolların üzerinde Kocaeli doğa yürüyüş parkurları girişlerinin bulunduğunu da belirtmek isterim tabii ki. Herkes kendine böyle alengirli yollarda bisikletli eziyet çektirmek istemeyebilir. Neyse ki yol bir süre sonra, tam da bakkalın Buğra’ya söylediği gibi temiz bir asfaltla buluşuyor. Ördek vaklarından müteşekkil dereler geçiyorum. Ağva ile Kerpe’nin tam ortasındaki en büyük köy olan Bağırganlı’ya varıyorum. Kola ve çikolata molası veriyorum. Veletler toplanıyor: “Abi kaç fites?”

Büyük bir sorun var. Melen çayı projesi kadar büyük. Taa iki yüz kilometre öteden su taşıyarak zamanında Bizans’ın Yıldız Dağları’ndan yaptığını şimdiki yoz kafayla tekrar yapmaya çalışıyoruz. Her şey İstanbul için! Elli metre genişliğinde, sonsuz uzunlukta şantiye alanı, traşlanan tepeler, dümdüz olan vadiler, toza toprağa yabancı Karadeniz’e vurulan bir darbe gibi adeta. Evet, hepsi İstanbul için. Üçüncü köprü de yapılınca tam olacak. Buralardaki son ağaç da kesilene kadar yol ve su problemi yaşamayız artık. Harika!

Bağırgan’lıdan sonra geçtiğim köylerden birinde, gelecekte çok sağlam bisikletçisavar olacağı belli, bidik mi bidik bir köpek geliyor yanıma. Koştura koştura geliyor, hem de titrek. Büyüyünce bisikletlileri kovalamaması için seviyorum hayvancığı. Aptal hemsoyları gibi anayollara atlamamasını da öğütlüyorum. Dünkü köpek kazası canımızı sıkmıştı, evet. Duyarlandım falan, bir şeyler oldu…

Yol ara sıra çığrından çıktığı için bazı köyleri es geçtiğim, yolu uzattığımı sandığım noktalar olmuştu. Ağva’ya az kaldığı kilometre saatinden belli olurken, geçtiğim köylerden birinde yine yol soruyorum. Buradan aşağı diyorlar. İki tane aşağı inen yol var oysa ki orada. Sikerler diyip giriyorum bir tanesine. Sonra bayağı yükseldiğim anlaşılıyor. Solda, aşağıda serilen manzaraya baktığımda, başka bir yol görüyorum benim gittiğim batı yönünde. Ben ise vericilerin dibindeyim. Ağva’ya tepelerden uçarak inmek ayrı bir hava katıyor gezintimize.

Sahil tarafına uğruyorum. Derelerden birine şöyle bir bakıyorum. Kalabalığa kıl oluyorum heralde, tıkınıp gideyim diyorum. Pide yiyorum merkeze yakın bir yerde. Zaten saat iki buçuk oldu. Bir saat de yemek faslı ve oyalanmalar sürünce, daha kalan kırk kilometremi de düşünerek hemencecik Şile yönüne doğru ayrılıyorum Ağva’dan. Ayrılmadan önce bir kahvehane önünde çıkış yolunu sorduğum amcalar, “otobüsler 3 liraya götürüyor, kendini yormaya değmez” türünden anti-sporkültürel kahve söylemlerini pekiştiriyorlar. Size ne ulan? “Teke yolunda trafik vardır” diyorum. “Yok trafik” diyorlar. Trafikten ne kastettiğimi anlamayacak derecede uyuşmuşlar belli ki. Aslında kalan kırk kilometre Teke üzerinden giden ana yoldaki mesafe. Ben ise yine manyaklığı devam ettirerek, bu sefer daha uzun yokuş süreçleri olan sahil yolundan devam etmeyi seçiyorum. Amcaların söylediğinin aksine üç beş kilometre tasarruf edeceğim haliyle, ama başka yerlerimden çıkacak o kilometreler.

Tırmanıyorum tırmanıyorum, karşılaştığım manzara; çukurda kalmış bir köy ve onun devamındaki yolun diğer tepeye kadar çıkması. Daha inmeden moralin sıfırlanması. Bu kadar çok iniş çıkış insanda ne tempo bırakıyor ne de keyif. Bu tip bir güzergâh seçerken yokuş ineceğim beklentisine girmemek lazım kısacası. Ayrıca inerken de yolun abuk subukluğu yüzünden devamlı fren sıkarak, verimsizliğin dibine vuruyorum. Bekle beni memleketim Şile, geliyorum.

Yokuşlar çıkıp iniyorum. Bungalow levhalarını görünce fikrimi değiştirip günü noktalayacak oluyorum, sonra deniz seviyesine inmekten korkup tekrar devam ediyorum. Yol soranlar oluyor. Sakin yolu tercih eden 34 plakalarla beraber Şile’ye doğru gidiyorum. Kerpe-Ağva arasındaki köyümsüler, Ağva-Şile arasında daha çok motel ve yazlıklara bırakıyor yerlerini. Güzel yerlere ulaşmak hep zordur önermesini sıklıkla ve rahatlıkla kullanabiliriz.

Şile’ye Fener tarafından girmeye çalışıyorum. Ağlayan Kayalar’ı ıskalıyorum sanırım. Zaten son rampayı da çıkarken ben de ağlıyordum. Askeriye kısımlarını geçiyorum. Fener’e varıyorum. Sonra Kale’ye iniyorum. Ardından Taş Mektep’e çıkıyorum. Bir pansiyona yerleşiyorum yine. Yüzüm gözüm, her bir yanım çökmüş durumda. Bu yolu düze vursam iki katı mesafeyi çıkarırdım heralde. Gidip tıkınıyorum.

Akşam Şile’nin liman manzarasına bakan mekânlarından birine gidiyorum. Manzaraya direkt dönük olarak yan yana oturulan masaya çöküyorum. Bir bira söylüyorum, geçtiğim yolun şerefine. Bir bira daha söylüyorum, önümdeki manzaranın şerefine. Bir bira daha söylüyorum,  yarın gideceğim yolun şerefine. Bir bira daha söylüyorum sonra. Bu seferki sadece kendi şahsi zevkim için. Rampaları unutmak için içiyorum…

Reklamlar

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2010

Köseköy-İstanbul turu (1/3)   Leave a comment

1. gün

23 Nisan Cuma

Köseköy – Kerpe

63,53 km

“Ulan şuraya gideyim” fikri insanın aklına ne zaman gelip yerleşiyor anlamak mümkün değil. 23 Nisan tatilinde üç günlük bir tur tasarlayıveriyorum hemen. Erdem kardeşimize gideceğiz trenle. Kocaeli’nden start alıp, sırasıyla Kandıra üzerinden Kerpe, sahilden Ağva-Şile ve Beykoz dolaylarından ev yapacağız. Çok enerjiğiz ya, genciz biraz da. Cezamı allah değil rampalar veriyor yine neyse ki.

Sabah Köseköy’den dökülüyoruz yola. Erdem kardeşimiz turun tamamına gelemiyor, kavşağa kadar geçirecek maalesef. Önce Kandıra kavşağına doğru gidiyoruz. Rüzgar arkamızda nasıl olsa. Baktık ense yapa yapa geliyoruz, diğer kavşağa kadar geliyor Erdem de. Sonra hafif rampa başlıyor. Antrenman olsun diye devam ediyor yine. Bir ara ayrılacak gibi oluyor, “15 km’ye tamamla bari lan” baskısıyla sürüklüyorum kendisini, ama yine hedefe varmadan önce çay içmek için duruyoruz. Bu çay molaları sonumuz olacak bir gün.

Evet, çay molası belki bizim değil ama başka bir canlının sonu oluyor. Oturduğumuz kahvenin çevresinde takılan köpek –kısaca oranın köpeği- bir şekilde yola fırlıyor ve hızla gelen arabalardan biri hayvana çarpıp geçiyor. Tam olarak kaza anını ve köpeğin bir köşeye gidip ölmesini izlememiş olsak bile, yoldan kaçarken acıyla fıldır fıldır dönmesini görmek bizi bombok etmeye getiyor.

Olayın etkisiyle buz gibi ayrılıyoruz Erdem’le. O Kocaeli’ne geri dönüyor, ben ise Kandıra tarafına gidiyorum. Bugünkü hedef-i pointim Kerpe olacak. Hatta öğleden sonra gelmesi beklenen bir motorize ekibimiz bile var. Yol çok temiz ve akıcı olduğundan gayet erken varacak gibi olduğumu hissediyorum ve Kandıra’yı geçtikten sonra bir ızgaracıda duruyorum. Tavuk şiş olayına giriyorum. Elbette çay da içiliyor sonrasında.

Bu ızgaracı güzel bir yer, güleryüzlü işletmeciler barındırıyor ama yol boyunca da karşılaşacağım Melen Çayı şantiyesinin hemen üzerinde. Uzaktan gelen daimi bir gürültü ve toz toprak hakim. Benim geldiğim sırada yemek yiyen uzunca bir masa var. Tamamı bir aileye benziyor ama on erkek ve on kadın ayrı masalarda oturuyorlar. Bu kalabalığa rağmen sessizler. Karışık oturmadıkları için sessiz kalmış olabilirler. Hani, kendi kendine “Necmi Dayı’nın bıyığında sarmısaklı yoğurt kalmış lan” iç sesiyle yetinmek yerine, yengenin olaya direk müdahale edip “Necmi’ciğim, gel canım sileyim” demesinin yaratacağı sesten bahsediyorum. Yine de çay gelince biraz çözülen grup, bağnazlığı bırakıp sohbete de yer veriyor. Kulağıma da “Tayyip besliyor Sarıgül’ü” gibisinden spekülatif komplolar geliyor. Garip.

Motorize ekipten telefon geliyor ve Buğra’nın tek başına yola çıktığı haberini alıyorum. Kerpe’de buluşacağız. Hatta evet, açıklamakta sakınca yok; adam motor aldı! Daha önce turladığım arkadaşların girdikleri bu içler acısı şekiller beni üzmüyor değil. Gerçi bu turu bitirdikten sonra bakarsınız fikrimi değiştiririm. Ve şöyle bir blog açarım; anamadababamadasoylemedim.blogspot.com, kaçamak motor gezileri. Kulağa hoş geliyor.

Erken vardığım Kerpe’de biraz gezip kayalıklara uğruyorum. Sonra dönüp dolaşıp, sahilde bir çay içiyorum. Bugünkü altıncı çayım. Yarım saat sonra Buğra geliyor, yedi oluyor çaylarım. Sonra motora atlayıp pansiyon bakıyoruz kasabada (bkz.motora atlamak). Beğendiğimiz bir tanesine yerleşiyoruz. Ardından günü batırmak için tekrar kayalıklara gidiyoruz. Yarın sabah ilk rampada knock out edileceğim için güzel bir yemek yiyoruz akşam. Karadeniz’de yenmesi muhtemel bir hayvan, denizden babamla beraber çıkan o şeylerden; balık.

Yarın önümdeki rampalar neler gösterecek acaba? Kaç kere “illallah” çekeceğim. Yokuş çıkarken kendisine fenalık gelen bisikletçiden garip bir ses çıkar ya; osurmayla böğürme arası bi’ şey. Bu seneki Tour of Turkey’nin İstanbul etabında duydum işte bu sesi, şimdi kendim de tecrübe etmiş olacağım, çok hoş olacak gerçekten. Yarın yolumuz fazlaca sahilden gidecek. Karadeniz sahili bu, şaka etmeye gelmez!

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2010

Yalova Erikli Şelalesi   Leave a comment

4 Nisan Pazar

Yalova – Kent Ormanı

91,87 km

Henüz “rigid fork” dedikleri şu sabit maşaya terfi edip, bir buçuk genişliğindeki marathon lastikleri de edindikten sonra elli kilometre üzeri bir test turu beni bekliyordu. Hafta içi bunalıp bunalıp tekrar yağış bırakan hava, Cumartesi gününü tertemiz etmişti. Yine aynı hafta boyunca Dağ Filmleri Festivali’nde iki tane uzun soluklu tur filmi izledikten sonra da, tertemiz göğü gören şahsın, Pazar gününün nasıl bir solo turla değerlendirileceği belli olmuştu.

Az uykuya rağmen zort diye uyanıyorum. Bir parça sucukla kaşarı çantama atıyorum. Biraz meyva var. Kuru üzüm var. Kitap falan bile aldım yanıma; o derece bohem bi tur (bkz.kitap falan). Alet edevat, yedek tişört derken, bir de bakmışım Bostancı iskelesindeyim. Yalova deniz otobüsüne binmek üzereyim. Nereye mi gidiyorum? Erikli yaylasına otlamaya. Biraz da şelale görürüz, Nisan aylarının kutsal Yalova ziyaretini gerçekleştirir, bisiklet hacısı oluruz.

Vapurdan inerken bir diğer bisikletliyle karşılaşıyorum. O da Çınarcık yönüne gidiyormuş. Yalova’da indiğim yerden simit alıp kahvaltı için duruyorum. Ama ne mümkün! İnkılâp vapuru civarındaki bütün otopark alanını toz duman etmişler. Kahvaltıyı Çınarcık’ta yaparız artık diyerek yola koyuluyorum. Üç dört rampa sonra diğer bisikletçiyle karşılaşıyorum tekrar. Çınarcık meydana varıp çayla simitleri götürürken de, o bana yetişiyor. Emre Bey de bu güzel Pazar gününü değerlendirenlerdenmiş.

İyice dinlenip, çayları yudumlayıp, ilk yirmibeş kilometrenin bacak gerginliklerini geride bıraktıktan sonra Emre Bey beni Teşvikiye yol ayrımına bırakıyor. Oradan biraz düzcene ilerledikten sonra da tırmanışımız başlıyor. Çantama marketten dahil olanlar ise bir yarım ekmek, soda, limonata, su (böyle şırıl bir ortamda çok gereksiz) ve çikolatalar.

Artık kendimi yormamayı öğrenmişim. Durarak, dinlenerek, normal bir tempoyla çıkıyorum. Rüzgar desteği çok net hissediliyor. Bakalım dönüşte neler olacak? Yol dar, kıvrılıyor, her yerden sular sızıyor. Trafik yok denecek kadar az. Dörtyüz metre kadar yükseldikten sonra yayla solumda uzanmaya başlıyor. Bir süre daha ilerleyince de Kent Ormanı’nın giriş kapısıyla karşılaşıyorum. Çınarcık’tan bir buçuk saat gibi bir sürede tırmanmış oluyorum yukarı, on beş kilometre civarı bir yol söz konusu. Yolu bilgilendiren tabelalar mevcut.

Hemen kent ormanının içindeki şelalelere gitmek gibi bir tezcanlılık göstermeyerek, kapıdan girdikten sonra solda kalan kamp alanlarına doğru yöneliyorum. Birkaç aile büyük sofralar açmış, sessizce piknik halindeler. Gayet huzurlu bir ortam. Dere kenarındaki oturaklar az güneş ve çok su sesi ihtiva ettiğinden çayırın ortasında, güneşin alnında bir masa beğeniyorum kendime. Doğruyorum sucukları, kesiyorum kaşarı, misafirimiz de geliyor hemen; bir kuçu kuçu.

İki buçuk saat orada pinekliyorum. Telefon çekmiyor ama radyo iyi çekiyor. Uçaklar geçiyor yaylanın tepesinden. Jetler uzun gaz çizgilerini bırakıyolar artlarında. Güneş bana bakıyor, ben güneşe. Utanıp kızarıveriyorum bu çırılçıplak Nisan güneşiyle, pek iyi geliyor Kasım’da solup giden tenimize. Kitabım bitiyor, kalkıyorum.

Şelalelere uğruyorum, sonra da dönüşe geçiyorum. İnişte biraz daha fazla trafik oluyor. Aşağı uçma tehlikesi olsa da virajı doğru çizgide almak gerekiyor (evet, inerken uçurum sağımızda kalıyor). Pat, iniyorum Çınarcık’a, bir çay eşliğinde yanımdaki son simidi de yedikten sonra hızla dönüşe koyuluyorum. Emre Bey’den mesaj geliyor; direk Kadıköy’e Turyol teknesi varmış (15 Nisan’dan itibaren de her gün olacakmış). Ama altmış kilometre az gelmiş olacak ki, sırf antrenman olsun diye devam ediyorum Yalova’ya. Rüzgar beklenen işkenceyi çektirmiyor.

“Bende de Sedona var” diyor bisiklete meraklı benzin istasyonu kasiyeri arkadaş. Bir tur atıyor istasyonun içinde. “Kaç kilo bu alet” diye soracak oluyor İdo iskelesinin güvenliği, ciddi para harcadığı bisikletinin yol masrafını çıkarttığını belirtiyor. Viva lan Yalova.

Dönüş yolunda başka bir bisikletliye daha rastlıyorum. Kadir Bey, Körfez’i dolanıp gelmiş. Her zamanki gibi iki tekerli sohbetler ediliyor dönüş vapurunda. Fenerbahçe maçının kalabalığından sıyrılmayı başararak eve varıyorum. Aç parantez. Elbette o akşam maça gitmediğim için stat etrafından geçmekte olan bir bisikletçi gözünden söylüyorum bu lafı. Yoksa maça gitsem ve Kayseri’yi yensek, maç çıkışında herhangi bir bisikletli umrumda olmaz. O gerizekalı da o saatte oradan geçmeyiversin! Aziz Başkan gidene kadar maça gitmeyeceğimi ve bu sezon Fenerbahçe şampiyon olmasın da kim olursa olsun mantığında olduğumu belirtmek isterim. Fatih Altaylı ajitasyon amacıyla kısaca cevaplamamı isteseydi şöyle derdim; Daum’u sevmiyorum, Zico’yu seviyorum. Alex’i sevmiyorum, Van Hooijdonk’u seviyorum. Kapa parantez. Doksan küsur kilometre yapmışım. Artık “x km yapabilir miyim acaba?”dan ziyade, “nasıl yapsam?” diye sorduğum için daha zevkli olmaya başladı turlar. Hay Allah! Higher calling’lerin artması dileğiyle…

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2010

İznik turu (2/2)   Leave a comment

2. gün

25 Ekim Pazar

106,44 km

Bugün Fenerbahçe-Galatasaray derbisinin günü. Bu bilginin zühur ettiği sırada Bokludere’nin oradaki ara sokakların gürültülü kalabalığında, rampalı bombili 100 (yazıyla yüz) kilometre devirmiş bir zat bisiklete binmekteydi. Açtı. Duvara vuracak gibi oluyor (bkz.duvara vurmak) ama son saniyelerde çantasından çıkardığı bir adet crunch ve metroyla buralara kadar mucizevi bir şekilde geliyordu. Kesinlikle crunch’ın içindeki pirinç patlakları sayesinde ayakta duruyordu. Yanındaki diğer iki zatın böyle dertleri yoktu. Neden insan gibi onların döndüğü rotadan dönüp, Orhangazi’de köfte yememişti?

Neyse efendim. Sabah otelde kahvaltı yaptıktan sonra… Bir saniye. Sabah otelde kahvaltı da ne oluyor göt hoşafı? Hani sen çadırcıydın, sandaletli, kamp ortamında ateş yakıp marihuana içen bir hippiydin! Nerde kaldı tüketime ve petrole karşı verdiğin savaş? Hani bize güneş ve rüzgar yeterdi? Yetmiyor işte dostlar. Pembe popomun, temiz tırnaklarımın, beyaz dişlerimin bir bedeli olmalı.

Müzeyi ve birkaç tarihi yapıyı daha geziyoruz. Saatler bir saat geri alındı. O yüzden, hem uyku için, hem de buradaki dolanmalar için zaman kazanmış durumdayız. Ancak güneş yine aynı sürede battığı için, karanlığa kalmama derdi ağır basıyor. Gezdiğimiz yerler arasında en dikkat çeken, spiral burma kubbleli ruined İsmail Bey Hamamı oluyor benim için. İznik hoş bir kasaba. Şehrin ortasından artı şeklinde geçen iki ana cadde var. Tam merkezde Ayasofya Müzesi bulunuyor. Dört kapısı var, altıgen surları var. İsa’nın tanrının oğlu olduğu dogmasına AD.325’te İznik’te yapılan I. Konsil’de karar verilmiş. Hristiyanlık için gayet önemli bir karar merkezi. Böyle bir şehir İtalya’da olsaydı, kartpostal manyağı olurduk. İtalya gibi olmamız için on fırın ekmek muhabbeti yapmıyorum farkındaysanız. Sorun on fırın ekmeği eşit olarak paylaştıramamaktan kaynaklanıyor. Akıl yok (bkz.akıl). Yenişehir Kapı’sıyla girdiğimiz İznik’ten, İstanbul Kapı’yı geçerekten çıkıyoruz.

İznik’ten çıktıktan bir süre sonra, bir amca bizim peşimize takılıyor. Normal atlet gömlekle ve ortalama bir bisikletle geliyor. Kaskı, gözlüğü, kulağında kulaklığı, elinde eldivenleri yok. Aynı hızda gidiyoruz, aynı yerdeyiz, aynı şeyi görüyoruz, aynı rüzgarı hissediyoruz. İhtiyaç fazlası bir şeyler taşıyor olmalıyız, keza amcanın bir eksiği olsaydı biz mola verdiğimizde basıp geçmezdi. Bütün o fotoğraf kareleri, livestrong denilen sarı bileklik, kafadaki iki yüz elli gramlık köpükten kütle, kilitlenen ayakkabılarım, su geçirmez fermuarlı deuters ön çantam ve diğer gereksiz bir sürü şey geliyor aklıma o an. Neyse ki şehir içinde bu saydıklarımdan arındırarak biniyorum şu alete. Bisiklet hiyerarşisi yaratan ful ekipman caddebostan bisikletçilerini kim uyandıracak peki?

Düz yolda yirmi kilometre kadar beraber seyrettiğim gruptan, Boyalıca’da ayrılıyorum. Karamürsel yoluna saparak tepelere çıkacağım. Yalova’da buluşuruz heralde diyorum ama, Yalova’ya kadar kim öle kim kala? Yolda ağaçlardan temin ettiğimiz iki elma, evden beri taşıdığım yarım ekmek salam ve muz, marketten aldığım benimo ve iki tane metro var. Suyum da yeterli sayılır. Yirmi kilometredir de ısınmaktayım. Haydi tırmanalım dostum.

Boyalıca’dan Bayındır’a çıkıyorum. Yaklaşık iki yüz elli metre yükseliyorum. Ardından Kocaeli il sınırını geçerken beş altı kadar köpek tarafından kovalanıyorum. Önüme ve yanıma gelmedikleri için tedirgin olmuyorum. Gayet serin bir şekilde kulağımdaki “Wherever I may roam” şarkısını çıkartıp, ilerde koyunlarını otlatan çobana “Isırırlar mı? Bir sorun olur mu?” anlamında el kol hareketi yapıyorum. “Bir şey olmaz devam et” diyor. Şimdilik bir şey yok.

Genelde hafif hafif inerek, Kızılderbent’i geçiyorum. Semetler yoluna devam etmeden önce, kavşakta oturup veletlerle muhabbete giriyorum. Bugün pazar olduğundan yol boyunca neredeyse beş grup motosikletli görüyorum. Hatta bunlardan biri sadece chopperların olduğu hayvani bir gruptu. Demek ki buralar haftasonu motorcularının mekanı. Hatta yol kenarında mola veren bir motorcuya yanaşıp, gps’inden yol bakıyorum. Kavşakta verdiğim molada hafiften atıştırmalar yapıyorum. Çocuklara yol soruyorum. “Böyle rampa abi (bkz.böyle rampa), bak tepedeki köy zaten” şeklinde bilgiler alıyorum.

Yolum artık kuzeye doğru süzülmekten ziyade, batıya doğru tepeleri kese kese gitmeye başlıyor. Haliyle sadece %10 tırmanıp, %10 iniyorum. Büyük bir enerji israfı. Semetler’den Fevziye’ye, Fevziye’den İlyasköy’e (bu arada yanlış tarif aldığımı düşünüp deniz kıyısına iniyorum diye üzülmüştüm), İlyasköy’den Çukurköy’e ve son olarak da Çukurköy’den Dereköy’e inip inip çıkıyorum. Son inip çıkma seansında yol çok güzel bir hal alıyor. Asfaltın rengi kırmızıya çalıyor, trafik yok. Sadece ben, rampalar ve bisiklet.

Çukurköy’ün çıkışı o kadar yoruyor ki, batıdan batıdan Yalova’ya inme fikrinden vazgeçiyorum. Hatta Gacık Köyü’nün yoluna girdiğimde önüme serilen rampa sonrası “Çok dik bir inişle Yalova’ya varacaksın” sözü kulaklarımda yankılanıyor ve duruyorum. Çark ederek sahil yoluna inen yoldan devam ediyorum. Kendimi hiç bu kadar ezik hissetmemiştim.

Sahildeki otobana inmeden birkaç kilometre önce iki kez köpek kovalamasına maruz kalıyorum. Yolun eğimli ve hızımın yüksek olması sayesinde atlatıyorum bunları. İlkinde yolun ortasında pinekleyen bir köpek görüyorum. Saatte kırk kilometreyle yolu ortalayarak gidiyorum. Ancak köpeğin havlayacağı dünden belli. Tam yanından geçerken havlayarak üzerime hamle yapıyor ama o hızdaki bisiklete burnunu sokup burunsuz kalmak istemezdi heralde hayvanat! İkinci kovalamamız bir takım çalışması. Yanından serice geçtiğim bir köpeğin beni kovaladığını fark ediyorum. Bir süre geçiyor, arkama bir bakıyorum hala kovalıyor gerizekalı. Bu sırada kulaklıkla müzik dinlediğim için, arkamdan havlayarak gelen hayvanın, önümdeki yolun görmediğim kesiminden çağırdığı iki tane daha dallama olduğunu geç fark ediyorum. Bu sefer cepheden karşıladığım köpeklerden birinin boyu abartısız bisiklet kadar. Yolu ortalamayı geçtim, sola yanaşıyorum, tam yanından geçerken gürüldüyor yaratık. Oh! Sinirlerim boşandı. Yavaş olsaydım, kaçmak yerine inip dövmeyi tercih ederdim.

Hava serin serin esmeye başlıyor. Güneş kendini tepelerin ardından puslu parıltılarla gösteriyor. Bir iki kısa ve dik çıkıştan sonra anayola iniyorum. Çiftlikköy’e yakın bir yerdeyim. Yalova’ya yedi kilometre basacağım. Otobana çıkınca tempom yükseliyor. Yapacak başka bir şey olmadığı için basıyorum artık. Son kilometreler de eriyor ve Yalova’dayım.

Bisikletli bir velet görüyor beni, peşime takılıyor. “Abi sizinkiler orda” diyor. Kim ulan bizimkiler demeye kalmadan ilerde yanıp sönen ufak ışıkları görüyorum. Yalova’ya aynı anda teşrif etmişiz. İskeleye vardığımızda yakalıyorum grubu. Onlar bir saat köfte yiyerek mola verdiği için benim rampalar dahil yirmi kilometre gibi bir fazlamın olması normal. Tabii gruptakiler önümüzdeki hafta içinde kalkıp işlerine güçlerine rahat bir şekilde gideceklerdir. Ben ise salı günü okula gitmek için evden çıktığımda, karşıdan karşıya geçmekte zorlandığımı, minibüs mü geliyor diye yola baktığımda odaklama yapamadığımı acıyla farkedecek, eve geri dönecek ve bir pizza söyleyecektim. Her anlamda tükenmenin özeti.

Bir tas balık çorbasını şapır şupur içtikten sonra Bostancı vapurunu beklemeden, Kartal’a giden tayfa ile Yalova’dan ayrılıyorum. Zaten vakit geçtikçe hava soğuyacak, ben de laktik asit manyağı olacaktım. Herneyse. Bu turumuzu da bitirdik. Balık çorbası: 4 lira. Kartal’a akbil: 2,5 lira. Devrilen seksen kilometreden sonra, bir de Kartal’dan eve kadar pedal basmanın hissettirdikleri: Paha biçilemez!

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2009

İznik turu (1/2)   Leave a comment

1. gün

24 Ekim Cumartesi

Yalova – İznik

99,96 km

Ekim bitiyor ama yaz bitmek bilmiyor. Pırıldak güneş, beni de o haftasonu İznik’e gidecekler arasına davet ediyor. Kalkıp Sarıyer-Beykoz civarlarında dolaşmaya her daim üşendiğim için, bu tip haftasonu kaçamakları güzel oluyor. Topluyoruz pılı ve pırtıyı, akşamdan çantamızı hazır ediyoruz. Çantanın içindekiler mi? Anlatayım.

Çok iddialı konuşmak gibi olmasın ama, insan bisikletin mekanik uzuvlarına da kendi kolu bacağı gibi iyi davranırsa mekanik arıza yaşama olasılığı düşüyor. Aynı şekilde, eğer bir turdan bacaklarımda yağ lekesi veya morluk olmadan ayrılmışsam kendimi iyi hissederim. Dikkat etseniz de engelleyemeyeceğiniz şey lastik patlağıdır. Onun için bir yedek iç lastik, yama, lastik çıkarma aleti ve pompa alınır. Ufak tefek alyan ve vida sıkmaları için başlığı değişebilen bir tornavida taşıyorum. Bir tane de ekstra vida bulunduruyorum. Turlardan birinde SPD’sinin vidası düşen arkadaşımıza takmıştık, çok başarılı olmuştu.

Bu pöti deklarasyondan sonra yollara geri dönebiliriz. Sabah, geçtiğimiz gezilerde İzmit’e yardırdığım tempoya yakın bir tempoyla, hep anayolları kullanarak Bostancı deniz otobüsü iskelesine ulaşıyorum. O kadar dalgınım ki, Kızıltoprak’a gideceğim yol yerine Kadıköy’e sapıyorum. Büyük rezillik. Uykusuzluk var yine her zamanki gibi.

Deniz otobüsünde buluşuyoruz. Yaklaşık bir saatte, önce Kartal’a uğranıyor, sonra Yalova’ya ulaşılıyor. Yalova’da eklemlenenler var. Mevcut Pendik feribotuyla gelenlerle birlikte sekiz kişiye ulaşıyoruz. Yalova’nın ince simitleri, güneşli 25 Ekim sabahında, çay eşliğinde tüketiliyor.

Bursa yolu üzerinden Orhangazi’yi geçip, İznik yoluna bağlanıyoruz. Orhangazi’ye gelmeden önce bir tırmanış mevcut. Yol biraz dar. Ertesi gün gruptan koparak garip rakım denemeleri yapacağım için pek önemsiz bir ayrıntı olarak kalıyor bu rampa. Orhangazi’ye geniş emniyet şeridinden ivedilikle iniyoruz. Aslında Orhangazi içinden direk İznik Gölü’nün batı ucuna çıkan bir yol var, ama biz ana yolu kullanarak ilerden dönüyoruz. Kestirmek lazım.

Gölün güney kıyısını izleyerek, bazen inip, bazen çıkarak İznik’e kadar önemli bir mola vermeden gidiyoruz. Sölöz adlı kasabadan geçerken tarihi bir Rum evi gözüme çarpıyor. Televizyonlardan tanıdık. Onun önünde biraz vakit geçiriyorum fotoğraf makinesiyle. Karşıdan bir amca geliyor; “Bana bu binayı anlatabilir misiniz?”

Binayı televizyonda gördüğümü, o yüzden önünden geçerken tanıdık birini görmüş gibi frenlere bastığımı belirtince bayağı şaşırıyor Celeuse’lü amca. Bunun çok sağlam bir ahşap yapı olduğunu, meşe ağacının kullanıldığını, kurtuluş savaşı sırasında Rum karargahı işlevinde olduğunu ve halen içinde insanların oturduğunu söylüyor. Hatta, içinde insanların oturduğu camlara asılı perdelerden anlaşılabiliyor. Büyükada’daki gibi ahşabı bol, görkemli ve sağlam bir işçilik. Otuz metre ilerde de cephanelik olarak kullanılmış başka bir bina mevcut. Aslında İznik içinde, üzerine konuşulabilecek milyon tane yapı olduğuna eminim, ama ilk görüşte aşk dedikleri bu olsa gerek.

Akşamüstünü bulmadan İznik’e varıyoruz. Köfteciye çöküyoruz. Köfte yiyoruz, tatlı yiyoruz. Üzerine gelen kaymağı kemalpaşanın kendisinden büyük olunca gazım yerine geliyor ve fırlayıp turizm bürosuna gidiyorum. Can sıkıntısından önündeki boş kağıda kalpler çizmekte olan office girl başını kaldırıyor ve gördüğü şey gergin taytın içinde sağa bakan bir kabarıklık. Yok böyle değildi… Turizm bürosuna gidiyorum, önündeki ağaca bisikletimi dayıyorum. Beni fark eden office girl kapının önüne çıkıyor. Broşür için sorduğumda, “Ne güzel dayadın öyle, turist misin?” diyor. Yok, böyle de değildi… Turizm bürosuna gidiyorum. Kapının orada anlamsız bakışlarla beni izleyen office girl, ona doğru yöneldiğimi görünce şaşırıyor. Heralde İznik’e bisikletle gelen çok fazla turist olmuyor. Elime bir iki broşür aldıktan sonra, sandalyelerden birine oturup, office girl’den bana İznik’te gezilmesi güzel olabilecek yerleri anlatmasını istiyorum. Birkaç tariften sonra aslında beni gezdirebileceğini imâ ediyor. Ben de kaçta çıktığını soruyorum. Akşam altı gibi müzenin bahçesine arkadaki trabzanlardan atlayarak girmemi, orada en büyük lahtin yakınlarında buluşabileceğimizi söylüyor. Büroşürleri alıp hızla çıkıyorum bürodan. Akşam altıda söylediği yere gidiyorum. Etraf ıssız. Müze kapanmış. Penisi düşmüş Büyük İskender heykelinin arkasından bir ses “Buraya gel” diyor. Kendisi de bana yaklaşırken Bithynia Krallığından kalma bir mezar taşına takılarak sendeliyor. Bir hamle yapıyorum ve kendini kollarımda buluyor. Sonra Roma lahtinin içine girip sevişiyoruz. İşte bu!

İznik’te bize eşlik eden bisikletsever tarih hocamızla beraber şehrin doğusundaki Lefke kapıya gidiyoruz. Halen bugünkü toprak seviyesinde bulunan diğer iki kapıdan farklı olarak, Lefke kapının, eski özverili kaymakam Hüseyin Avcı’nın girişimleri sayesinde araç trafiğinden arındırılıp, sıfır kotunun altına bir seviyede kazılarak tam anlamıyla gün ışığına çıkarıldığını öğreniyoruz. Ardından Yeşil Cami ve İznik Müzesi’ni geçerek tarihi Topkapı Çınarı’na gidiyoruz. Daha sonra batı yakasındaki Roma tiyatrosunu görüyoruz. Kalacağımız yeri ayarlama olayımız kesinleşince, batıdaki Göl Kapı çevresinde, yani göl kıyısında pinekliyoruz. Bira zamanı. Doksan kilometrenin serin ödülü.

Aşkamki bira ve cips kombinasyonunun, ertesi günün rampaları için yetmeyeceğini bildiğimden, öğlen köfte yediğimiz yeri, bu sefer sucuk ekmek yemek üzere ziyaret ediyorum. Neden mi bu kadar gırtlak derdi? Yarın testere tabir edilen bir rota izleyeceğim. Bi’ nevi tortür!

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2009

Kapıdağ turu (2/2)   Leave a comment

11 Ekim Pazar

Erdek – Bandırma

73,43 km

Hafif puslu bir Erdek sabahına uyanıyoruz. Otelde sağlam bir kahvaltı yapıyoruz. Akşama kadar oturup yemek yiyeceğimiz bir yer olmayacaktı. Gerçi sabah bundan haberdar değildim ama yine de kahvaltıya abandım. Doğum günümde, dağlarda ve patikalarda kendime tur attıracağım. Turkcell eşe dosta yazarım diye elli mesaj bedava vermiş. İyi de, telefon çekmiyor ki!

Zart dadanak tırmanışla başlıyoruz. Deniz seviyesinden 500 metrelere kadar tırmanıyoruz. Bol bol mola veriyoruz. Hava mevsim itibariyle biraz serinliyor. Yolumuz toprak. Bu sefer fiziksel şartlar nedeniyle kopup gidilecek, rampaya sarılıp basılacak bir yol söz konusu değil. İnsan gibi sürüyorum.

Bugün aramıza bir Erdekli daha katıldı. Yani rehberlerimiz var. Muhteşem rotanın mimarları onlar olacak. En sevdiğim şey “kaç kilometre bıdı bıdı var” bilgisinin bana dışardan gelmesi ve benim ukalalık taslamaya gerek duymamam. Troy’un kulakları çınlasın. Kilometre bilgisi vererek delirttiğim insanlara buradan selam gönderiyorum.

Çıkış bittikten sonra bir yaylaya varıyoruz. Seç beğen al tarzında yolumuz üçe dörde ayrılıyor. Bir tanesinde karar kılınıyor. Başlıyoruz taşlı topraklı yollardan ilerlemeye. Ara ara ciddi inişler oluyor. Takır tukur taş fırlatmaları oluyor. “Mınızikim düşücem!” krizleri yaşanıyor. Dere geçişlerinde bisiklet tepesinde olmama rağmen ayaklarım ıslanıyor. Durduğumuz yerde narlara saldırıyoruz. Yaklaşık bir ay önce İstanbul’da insanları boğarak öldüren ve adına sel dedikleri yağmur yağışı, burada gerçek bir sel etkisi bırakarak, toprak yolları dere yatağına dönüştürmüş. Yol üzerinde yarıklar, kaymalar, yığılmış taşlar mevcut. O kadar beklenmedik bir yoldan gidiyoruz ki, herkes bu zıngırdak zemine rağmen dört köşe ikscii raydır.

Bütün potansiyel enerjimizi arazi yolunda düşmeden inmeye çalışarak harcadıktan sonra deniz seviyesine geliyoruz. Rahat bir toprak yoldayız. Mantarkaya denilen yerden geçerek sahil yoluna kavuşuyoruz. Bu rahat toprak yol birkaç kilometre çıkış ve inişten sonra Ballıpınar’a ulaştırıyor bizleri. Yani bu da cami, kahve ve bakkal demek. Üçüncüsünü yoğun bir şekilde kullanıyorum.

Ballıpınar’dan yol tekrar içeri giriyor. Haydaa. Yine arazi koşullarına giriyoruz. Ancak bu sefer ufak bir farklılık var. Tırmanıyoruz! Önce 180 metre rakımda bulunan Kirazlı Manastır’a gideceğiz. Sonrasında ise tırmanış bizi 400 metrelere yaklaştıracak ve asfalta kavuşacağız. Müthiş bir inişle anayola girilecek ve devamında Bandırma’ya en önce varan en çok çiğböreği yiyecek.

Sel yolun üzerine o kadar fazla taş serpiştirmiş ki, dört metre genişliğindeki yolda tek bir çizgi izlemek durumunda kalıyoruz. Sonraları iyice çamurlanıyor yol. Ancak bir önceki inişlerimiz kadar dik ve zor görünmüyor. Manastırın oradaki çeşmede sulanıp, az kalan zamanı değerlendirmeye karar veren iki bisikletçi olarak, elli sene önce yağmalanarak Bizans kalıntısı görüntüsüne kavuşturulan yapının bulunduğu yere doğru ekstra beş yüz metrelik yolu tutuyoruz. Sonra tempomuzu yükselterek gruba yetişiyoruz. Kalan yedi kilometrelik tırmanış sırasında ciddi ağaç devrilmeleri, en fazla yarım metrelik ve yan tarafı şarampol olan heyecanlı geçişler, yolu değişik yerlerinden kesen çamur deryaları ve son olarak arabaların geçmesine engel bir heyelanla karşılaşıyoruz. Arazi sürüşünün ve bisikletlerimizin hakkını vermiş durumdayız. Artık asfalta bağlanabiliriz.

Geride kalan grupta talihsiz (o kadar arazide patlamadı, şimdi mi patladı türünden) lastik hasarları oluyor. Erdek’teki ekip imdatlarına yetişerek araçla yardım ediyor. Herkes bir şekilde Bandırma’ya varıyor. Bandırma’ya varış hayli rüzgarlı geçtiğinden böğürlerde bir hırıltı bırakıyor. Hatta benim çiğbörek yerken kulaklarım çınlıyordu.

Süper maceralı turun sonuna geliyoruz. Feribotun alt katına bisikletlerimizi bağladıktan sonra, yüzlerde müthiş bir haftasonunu geride bırakmış olmanın tatlı ve yorgun ifadesiyle, bir köşede kümeleniyoruz. Yolda başımızdan geçenler paylaşılıyor. Herkes mutlu olmalı.

Ertesi gün (aftermath) vücudumun her santimindeki sızlamalardan anlaşılıyor ki, daha önce bu denli yoğun bir tur yapmamışım. Bisiklet denen bu aletin tadı, hem kendisi hem de üzerindeki şahıs zorlanınca daha çok çıkıyormuş. Bunu biliyordum ama, boku yemeyeyim diye denemiyordum. Ne yaptık biz yahu? Her haftasonu Kapıdağ’a kim gidecek şimdi?

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2009

Kapıdağ turu (1/2)   1 comment

10 Ekim Cumartesi

Bandırma – Erdek

75,5 km

Hava güzeldi. Evet çok güzeldi. Ekim’in ebesine kadar gelmiştik, ama her gün bir öncekinden sıcak geçiyordu. Forumlarda bir duyuru dolaşıyordu. 10-11 Ekim Kapıdağ yarımadası turu diye. Uzun bir süre hava raporlarına baktım ve doğum günü hediyesi olarak kendime bir tur attırmaya karar verdim. Antrenman olsun diye bir önceki akşam orada bira, burada bira içerayak bisikletle dolaştım. Aslında böyle gereksiz bir antrenmana ihtiyaç olmadığını rampalara gösterdiğim üstün ihtimamla anlayacaktım. Nitekim gece eve dönüşüm hafif çakırkeyf ve ikiteker olarak saat on ikiyi buldu. Sabah beşte kalkıp feribota koşturmak gerekiyordu.

Gezi o kadar güzel olacaktı ki, uyanma sıkıntısı çekmedim. Yandan yemiş bir halde toplandım. Yardıra yardıra Kadıköy’e gittim. Bu garip memlekette hobilerini gerçekleştirebilen şanslı ve mutlu azınlık da henüz toplanmıştı. Birkaç merhabalaşma sonrası bizi büyük gemiye götürecek küçük gemiye binildi. Ufaktan sohbetler edildi.

Kırk bin beygirlik büyük gemiye bindiğimizde, Bandırma’ya ulaşmak için iki saatimiz vardı. On kişi kadardık. Vardığımız yerde iki kişi daha eklemlenecekti, sonra Erdek’te bir üçüncü kişi daha. Sanırım bu mesafedeki turlar için on beş kişi civarı çok uygun bir rakam. Daha uzun mesafeli turlar için beş kişi civarını denedim ve oldu. Turun güzel olmasında bu rakamların estetik katkısı da mevcut.

Bir bisiklet turunda en büyük kaygım olan beslenme olayını daha Bandırma’dayken, efor sarf edecek bünyeye inat, şapır yağlı iki adet çiğbörekle hallediyoruz. Erdek’e nispeten düz bir yolda ilerliyoruz. Oradan Ocaklar’a doğru uzanıp, yarımadanın içlerine ilerleyerek, Turanköy yolunu tutuyoruz. Rampalar başlıyor. O da nesi? Yaz tatilinde yüklü tur yapmanın avantajları. Kendi çapımda üç beygir güç üretmekteyim. Contador gibi tırmanıyorum vesselam. Ama temizim.

Turanköy’e vardığımızda köy kahvesinde acayip lezzetli bir zeytin, domates ve adını anlamadığım, elma gibi sulu ama yeşil zeytin boyutlarında bir meyvegil yiyoruz. Kırmızı soğanlarımız var. Aslında balık ve rakıyla şenlenmeleri gerekli bunların, ama oracıkta götürüyoruz. Köy ekmeklerini zeytinyağına bana bana karnımızı doyuruyoruz. Daimi tıkınma.

Sonrasında devam eden yol, bir çıkış, bir iniş, bir köy, bir çıkış, bir iniş, bir köy sıralamasıyla devam ediyor. Manzara bir süre sonra desktop kıvamını alıyor. Kapıdağ’ın gerçek güzelliği yarın ortaya çıkacak. Bu kısımları sadece ısınma turları olarak algılamakta fayda var. Doğanlar, İlhan ve Narlı köylerinden geçip, çemberimizi kapatarak Ocaklar üzerinden tekrar Erdek’e dönüyoruz. Otelimize yerleşiyoruz grupçana. 10 Ekim’de denize girdim demek için denize giriyorum. Gün batıyor. Akşam iskendercinin yolunu tutuyoruz. Halimizden memnunuz. Bisikletin hakkını verdiğimizi sanıyoruz şimdilik.

Posted 29 Haziran 2010 by hammurabi in 2009